Arşiv

Posts Tagged ‘toplum’

Doğal olmayan özgür olamaz

Haziran 9, 2017 Yorum bırakın

Bir kez daha dolunayın gece karanlığını yırtarak yeryüzünü tüm gücüyle aydınlattığı gecelerdeyiz. İnsanlık gece-gündüz, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde. Bu göz alan ışıklar cehennem ateşinden başkası değil, “gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Yuva yoksa birey de toplum da yoktur.  Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Doğayla inatlaşma ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti. Bir yuvanın eteğinde, doğanın kucağında hem ateşle ışıklanıp hem de yeryüzünün bereketinden ve gökyüzünün aydınlığından kopmamak mümkün.

Her yeryüzü canlısı gibi insanın kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten kaçarak betona, yüksek yapılara ve en önemlisi ışık ve ateş sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Ve köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz en fazla yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendi kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri de umarsızca tüketir zira özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır.  İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır, bir bütün evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir.  İşte bu yüzden her kesiminden beyaz uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Dolayısıyla öz benliklerine de…

Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçü insan da doğada yaşasa bile özgür ve doğal olamaz. Özgürlükçülük özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bilmiş bireyler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıttıdır. Doğasında, yani doğada, yani yuvasında yaşamayan yapay insan köle olmaya mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve ürettiğini sandığı düşünce, eylem, söylem vs doğal olamaz. Doğal olmayan da özgür olamaz.

Dünyada çöp üreten tek canlı insan. Çöp israfın yani tüketim ve tükenişin temelidir. Doğa dışı yaşama iterek çöp üreten her yaşam tarzı, üretim, tüketim, fikir, düşünce, devlet, din, ideoloji, parti, örgüt, cemaat, kurum vd. batıldır, haramdır, necistir, sapmadır, pistir. Çöp üretmeyi ve “doğa dışı” bir alanda, geceleri bile ışıklar(!) içerisinde hayatı var ederek yaşamayı akıl etmiş(!) tek canlı türü de elbette insandır.

Yarın barış yurdunda buluşmak üzere.

Çevrecilikten doğaya hayır gelmez

Haziran 5, 2016 Yorum bırakın
hosy_enerjiDünya Çevre Günü olarak anılan bugün, doğadan yana değil doğaya karşı bir anlam ifade ediyor. Çünkü çevrecilikten doğaya bir hayır gelmez, gelemez.
 
– Çevre ben/biz dışındakilerdir. Doğa benim, biziz, hepimiziz. Çevrecilik doğadan değil, doğa dışından bir yaklaşımdır.
 
– Sistem, devlet, iktidar, bankalar, büyük holdingler, HES’ler, RES’ler, ilericiler, kalkınmacılar, aydınlanmacılar, bilimciler, dinciler, sanayiciler, gerekeni değil büyük işleri yapanlar çevrecilerdir. ‘Muhalif’ kent ve cadde çocuklarından oluşan ve “çevreciler” olarak tanımlanan kesimlerin farkı küçük ve erksiz çevreci olmalarıdır. Doğa hakkı, ekoloji mücadelesi alanlarında da maalesef gizli ya da açık çevreci algı hala baskındır.
 
– Çevrecilik doğayı toprak-su, bitki ve hayvanlar olarak görür ve sadece ‘çevre’ ile ilgilenir. Oysa doğa ve ekoloji ekonomidir, toplumsaldır, siyasidir, yaşama dair her şeydir. Haksızlıklara karşı hak mücadelesini bir bütün olarak görür.
 
– Çevrecilik doğal değildir. Yapaydır, makyajdır, muhafazakardır.
 
– Çevrecilik manzaracılıktır, hayvanseverliktir, kentçidir. Çevrecilikte insan doğanın/evrenin bir parçası değildir. Çevrecilik insan merkezlidir.
 
– Çevre insanın yurdu ve yuvası değildir, insanın yurdu ve yuvası doğadır.
 
– Çevreci algı toprak üstü yaşamdan kopuk algıdır. Toprakla ilişkisi olmayanın gök yüzüyle de ilişkisi sönümlenir . Çevreciliğin insan-mekan algısı günümüzdeki hakim algı gibi dört yönlüdür.
 
– Çevreci insan bireyci ve canlıcı, doğal insan toplumsal ve yuvacıdır.
 
– Çevrecilik ilerici veya gerici, doğa döngücüdür.
 
– Çevrecilik devrimci değil orta yolcudur, elitisttir. Çevrecilik alttan ve aşağıdan değil üsttendir, yukarıdandır. Çevreciliğin ve çevrecilerin korkuları ve kaybedecek şeyleri çoktur.
 
– Çevre ve çevrecilik sektördür, piyasadır. Çevrecilik yeşil sömürüdür, yeşil kapitalizmdir.
 
– Çevrecilik vatanlı, devletli, sınırlı, sınıflıdır. Doğa vatansız, devletsiz, sınıfsız, sınırsızdır.
– Doğadan koparan her şey sapmadır, batıldır, yapaydır, puttur. Çevrecilik doğada yaşamı yani doğal yaşamı savunmaz, karşısındadır.
 
– Çevrecilik teknik ve teknoloji değişimleri ve dönüşümleriyle, farklı teknik-ekonomik projelerle alternatifler sunar ve araççı duyarlılık bekler. Doğa ‘önce kendini değiştir, dönüştür’ der.
 
– Doğadan yana olanların barış hareketinin öncüleridir. Çevreciler barış mücadelelerinde her zaman sisteme entegredir.
Doğayla savaşan insanla, insanla savaşan doğayla barışamaz.
 
Doğayı çevrecilerden de koruyalım.

Tehcir soykırımdır

Nisan 17, 2015 Yorum bırakın

Mustafa İslamoğlu; “Soykırım yaptığınız bir kitleyi tehcire tabi tutamazsınız. Soykırım demek haksızlıktır. Soyunu kırıyorsanız kimi tehcir ediyorsunuz, hangi nüfusu sürüyorsunuz?” ve “Osmanlı kimseyi sömürmedi” gibi bir tanıdık yorumda ve iddiada bulunmuş. Bunları ifade ederken de Ermenistan’ın ve Diaspora’nın Türkiye’den çok Ermenilere zarar verdiğini savunmuş -ki bu hususta ben de öyle düşünüyorum- ancak bu yukarıdaki inkarcı söylemlerinin de aynı şekilde Diaspora’ya yarar, Türkiye’ye, halklarına ve Ermenilere zarar verdiğinin farkına varamamış.

Bu yorum ve iddia üzerine çok şey söylenir, tartışılır, ki senelerdir tartışılıyor. Tarihe ve tarihçilere gitmeye gerek yok. Osmanlının fetihçi olduğunu, fetihlerini ve Ermeni tehcirini inkar edeni duymadım bugüne kadar. Dolayısıyla uzmanlaşmaya gerek olmadan Osmanlı’nın sömürücü bir güç olduğu ve Ermeni soykırımının da bir gerçek olduğu ispat edilebilir. Birincisi, fetihçi olan sömürücüdür, fetihçilik sömürücülüktür. İkincisi tehcir soykırımdır. Soykırım soy kurutma değildir. Soykırıma uğramış toplulukların soyu tükenmez, böyle bir soykırım tanımı ve anlayışı yok. Soykırıma uğramışlar demek o toplumun ya da kitlenin tek bir ferdi dahi kalmayacak şekilde soylarını kurutmuşlar demek değildir. Soykırıma uğramış topluluklar vardır, soyları tükenmemiştir, kurumamıştır, kırıma uğramıştır. “Madem hala yaşayan Ermeniler var, madem sürülen Ermeniler var demekki soykırım yok” demek hüsnü zanla cehalet olarak görülür.

“Grup üyelerini öldürmek, grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek, grup üyelerini bilerek tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak gibi davranışlar soykırımdır.” şeklinde bir genel tanım var. Yine TC’nin bağlı olduğu BM sözleşmesine göre; belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla tümünün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle yapılan davranışlar soykırım olarak nitelendirilir.

“Bir canlının çoğalmasını engellemek istiyorsan onun dallarını kırarsın. Eğer onun büyümesini durdurmak istersen onun gövdesini kesersin. Ve fakat onu tümüyle yok etmek istersen, köklerini kurutursun.” Güven Eken

Laf cambazlığına, gerek yok, tehcir en güçlü soykırım delilidir. Ermeniler Anadolu’nun yerlileri ve asli unsurlarıdır. Devletini milletini seven de, halkları ve inançları seven de, vatanseverler de yurtseverler de, dindarlar da dinsizler de çekinmeden korkmadan Ermeni soykırımını kabul etmeli, yüzleşmelidir. Ermeni soykırımı tanınmalı ve gereği neyse yapılmalıdır.

Toplumlar ağaçlar gibi anayurtlarına, topraklarına kök salarlar. Ağaçlar gibi hayvanların, toplumların, kültürlerin de kökü vardır. Velevki toplu katliamlar olmamış olsun, velevki toplu infazlar, idamlar, tecavüzler, gasplar, fetvalar dahi olmamış olsun, velevki devletin tüm bu yaptıklarının sebebi, tetikleyicisi de Ermeni örgütlerin yaptığı katliamlar olsun; bir toplumu anayurdundan, toprağından sürmek (ki o sürgün nasıl kıran, tüketen bir acı sürgün olduğunu ‘benim de Ermeni arkadaşlarım var’ diyenler bilemez) o toplumu yok etmektir, kökünden koparıp atmaktır, soykırımdır, insanlığa ve doğaya karşı işlenmiş bir büyük suçtur. Ağacı kesip “ağaç duruyor bak yok etmedik” demekle “Ermeniler varlar işte, zaten sürülmüşler yok edilmemişler” demek aynı şeydir.

Toprak köktür, anayurt köktür, anadil köktür, kültür köktür, köy köktür. Köklerden koparmak insana, topluma, doğaya ve yaşama karşı işlenebilecek en yok edici saldırı ve en büyük suçtur, soykırımdır.

Dicle Nehri “Dere” Oldu, Peki Ya Biz?

Şubat 18, 2015 Yorum bırakın

Dicle Nehri ‘dere’ statüsüne alındı. Bu gerçekten doğanın nasıl küresel bir saldırı altında olduğunu gösteren küçük bir emare. İnsanlar için küçük ama insanlığın geleceği için büyük bir kötü sonuç. Dicle Nehri üzerindeki HES ve baraj projelerinden dolayı debisi düştüğü için dere statüsüne alındı. Düşen debi aslında bizim düşürülmüşlüğümüz. Vadi artık daha rahat imara, yapılaşmaya açılacak. Dicle’yi sömürerek üretilen elektrik Türkiye’nin yarısına yetiyorken Dicle şehirleri, köyleri ‘kaçak elektrik kullanılıyor’ diye elektriksiz bırakılıyor. Toprağı katledilen, tarımı hayvancılığı yok edilen bereketli toprakların insanları da aynen talan edilen Dicle’nin elektriği gibi ırgat olarak uzaklara sürülüyor, sömürgecinin hizmetine alınıyor en düşürülmüş bir şekilde. Yani doğası sömürülen insan da sömürülüyor, metalaşıyor, düşürülüyor. Oysa bu havzalar, vadiler doğası ve insanı sömürülmese de on milyonlarca insana yetecek, doyuracak kadar bereketliydi.

Bir zamanlar “Türkiye kendi kendine yeten bir tarım ülkesi” idi (yalandan da olsa), artık “Türkiye tarımı ve hayvanları ithal eden bir ülke” oldu. Ve bu iki cümle arasında koca bir tarih yok. Sadece ilericilik var, kalkınma var, endüstriyalizm var, medeniyet var, kapitalizm var. Yani Türkiye sömürgeciliği bile beceremiyor. Bu saldırılar (IŞ)İD’den daha az tehlikeli, daha az tehdit, daha az işgalci değil.

En derin tarihsel krizler bu topraklarda yaşanıyor olsa da, kadını, toplumu, insanı en çok düşürülmüş bir bölge olsa da, doğaya en sert müdahalelerin yaşandığı bir coğrafya olsa da (çevre ve doğa dostlarının en kör kaldığı bir bölge aynı zamanda), günümüzde büyük bölümü (IŞ)İD’in hakimiyetinde olsa da Dicle ve Fırat’ı hafife almamak, önemsemek gerek. İnsanlığın tarihi gibi geleceği de bu topraklarda. Yeterki bizler doğanın arada bir gezilecek görülecek manzara seyretmelik yerler olmadığını, evimizin, yuvamızın ta kendisi olduğunu bilelim ve böyle bir yaşamı inşa etme derdinde olalım. Zira doğasında, yuvasında yaşamayan her canlı gibi insan da yapaylaşmaya, köleleşmeye, düşürülmeye mahkum. Doğasıyla barışık olmayan insanlarla da barışık olamıyor. Tüm toplumsal krizlerin kodları kadın-erkek ilişkisinde saklı deniyor ya, o kodlar aslında insan-doğa ilişkilerindeki barış dışı sapmalardan sonra erkek-kadın ilişkilerine olduğu gibi aktarılıyor. Doğayla savaşan, saldıran, doğayı sahiplenen, kendine emanet gören, kendisinin toprağa değil toprağın kendisine ait olduğunu düşünen kendisiyle de, insanla da barışamıyor. Şiddet, taciz, tecavüz, katliam ve cinayetlere bir de buradan bakmak gerekir.

Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Ortadoğu’nun, yeryüzünün krizleri, krizlerimiz gerçekten çok derin. Hukukun, devletlerin, sistemlerin, devrimlerin, darbelerin, öz savunmanın, seçimlerin, oyların, kurşunların, bombaların, mevcut izmlerin ve dinlerin alt edemeyeceği kadar derin. Acil, güncel ve taktiksel ve stratejik karşı duruşlarımızla, mücadeleciliğimizle birlikte, bu derinlikte bir ahlaki öze dönüşle bireysel ve toplumsal inşamızı gerçekleştirmek dışında başka nihai çözüm yolu yok gibi.

Bu gece yılın en yüksek enerjili doğa olaylarından biriyle karşı karşıyayız; Yeni Ay bizimle ve Ay’ın dünyaya en yakın olduğu anlardan birini yaşayacağız. Doğal insan ve doğal toplum karanlıklarda ay ışığıyla(nur) aydınlanır. Sevgili Ay; modern kentlerin, endüstriyalizmin bizi ayıramadığı, koparamadığı en değerli yoldaşımız, o hep bizimle en güçlü etkileşimler içinde, özellikle de kadınlarla.

Ay kadın veya erkek tüm insanların kadınsı yönüyle doğrudan etkileşimdedir. Özellikle yeni ay ve özellikle Koç ve Balık enerjisi yansıtacak bu geceki yeni ayla başlayan devinim erkeklikleriyle yüzleşmek isteyen erkekler için yardımcı olacaktır. Ay evrende kadınla birlikte toplumu ve doğumu da temsil eder. Özellikle de yeni ay ve dolunay. Örneğin doğal doğumlar tüm canlılarda en çok yeni ay ve dolunayda gerçekleşir. Ay’ın temsil ettiği doğum hem biyolojik hem ruhsal hem toplumsal doğumlardır. Dolunay dışsal doğumlarda ya da dışa doğru yönelimlerde, etkilerde belirgindir ama yeni ay iç doğuşları, içe yönelişleri tetikler. Uzun lafın kısası; yeni bir başlangıç için evrenin yardımını alabileceğimiz uygun bir dönemdeyiz. 2 gün sonra ilk cemre düşecek ve üçüncü cemreye kadar yani Nevruz’a yani bahara kadar sürecek. Yazıya ne niyetle başladım konu nerelere geldi ben de anlamadım : ) Ez cümle; her açıdan önemli yeni bir döngüye giriyoruz, yeni bir tavafa başlıyoruz tüm canlar olarak. Şimdiden hayırlı olsun, iç ve dış barışa vesile olsun.

Barış nedir?

Eylül 1, 2014 Yorum bırakın

Barış silahların susması, savaşların olmaması değildir.
Barış; ekolojik, ekonomik, psikolojik, sosyolojik, ahlaki boyutlarıyla, farklılıkların ve hatta zıtlıkların, mikrodan makroya -ilerici ya da doğrusal değil, dolayısıyla merkezci değil ademi merkeziyetçi- döngüsel bir uyum halidir.
Barış salt savaş karşıtlığı değil, yeryüzünü barış yurduna dönüştürebilecek yegane yaşam biçimi, ilahi bir hayat tarzıdır.
Barış bir sonuç değil bir yoldur.
Barışın yoldaşlarına, öncülerine, önderlerine, elçilerine selam olsun.

Barışı yaşamak ve barışla yaşatmak için…

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır

Mart 12, 2013 Yorum bırakın

ebrari_doga_kadin

Doğa ile kadın benzer değil en başından beri aynı saldırılara maruz kalmışlardır. Bu tesadüf değildir, ilahi metinlerde kadınlara doğa üzerinden ve örnekliğinden odaklanması da tesadüfen değildir. İstenilen doğayı ana bilmek, kadını doğa bilmek ve her ikisini (ki özünde birlerdir) tüm maddi ve manevi gerçekliğiyle öncüleyerek doğal, -dolasıyla da- ana-kadın odaklı toplum inşasıdır. Tamamıyla ters yüz edilmiş ilahi mesajların insanlığa teklif ettiği esasen kadın odaklı, -hoş bir örnek olmasa da- kadının bir nevi patron, erkeğin de işçisi olduğu bir toplumsal işleyiştir. Bu yüzden ‘cennet’ denilen -bir bölümü değil- tamamı doğa olan, sınırsız, sınıfsız, özgür barış yurdu anaların ayakları altındadır. Ana-kadın odaklı toplumla yani toplumsallaşan doğa diyebileceğimiz kadının öncü rolüyle ‘cennet’ yani başka bir dünya mümkündür. Doğal toplum ancak ana-kadın odaklı toplumla mümkündür. Ana odaklı toplum da ancak doğal toplumla mümkündür. Özgür yaşam da ancak ve ancak doğasında/yuvasında yaşayan doğal toplumla mümkündür. Bu birbirine -burada sayamadığımız- nice kopmaz bağlarla bağlı olan gerçeklikler göz ardı edildiğinde ifsat/bozgunculuk meydana gelmektedir. Bunlar göz ardı edildiği müddetçe de bozgunculuk devam edecektir. Zira sömürünün, hiyerarşinin, kula kulluğun, şiddetin, yozlaşmanın, sahipliğin, sınırlanmanın, sınıflanmanın yola çıktığı, yol verildiği yer tam da burasıdır. İnsanlığın krizlerinin temel çıkışı sınıfa ya da cinsiyete değil zihniyete dayalı insan-doğa çatışmasıdır. Doğaya aitlik üzerinden kurulan ilişkinin doğaya sahipliğe sapması cennetten kopuşun, kovuluşun başlangıcı olmuş, çatışmalı insan-doğa ilişkileri olduğu gibi erkek-kadın ilişkilerine taşınmıştır. İktidarcılığın yol açtığı ikinci sapma da kadına ait değil sahip olmaya yönelen erk zihniyetle yaşanmıştır.

Kısaca değinmek gerekir ki ruh, anlam, can, mana körü olmak da kadın ve doğa gerçekliğine kör olmayı getirir, getirmiştir. ‘İleri, ileri’ diyen bilimcilik bugün dönüp dolaşıp, geriye giderek (ki bugün ilerlemek isteyen geriye koşmaktadır, koşmalıdır) doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı muhatap almak, görmek zorunda kalmış/kalmakta ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana  ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür. Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki ikililiğin ‘bir’lik düzenidir. Varlık beden ve ruhla varlıktır. Doğayı meta olarak görmek, maddeden ibaret sanmak, doğanın canlı ve bilinçli olduğunu, doğal döngünün bilinçli ve amaçlı ve anlamlı bir işleyişle devri daim ettiğini inkar etmek, hele hele bilim adına inkar etmek insanlığa çok şey kaybettirdi ve kaybettirmeye devam ediyor. Ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Ruhsuz, anlamsız, varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Tükeniş bugün yok  oluşu getirmektedir. Yok oluşlar (helakler) insanlık uyusa bile doğa için kıyameti(başkaldırı, diriliş) yani kıyam etmeyi kaçınılmaz hale getirecektir.  Ve önemli  olan; kabul edilmesi gerekir ki maddeci, metacı, ruhu, manayı, canı tanımayan egemenlik hem tarihte hem de çağımızda özellikle ve özellikle en  çok doğayı ve kadını ezmiştir. Bu bağlamda tüm ön ve arka ekleriyle materyalizm eleştirisi yapılmaması da kaçınılmazdır.

Tüm yönleriyle öze dönüşçü (hanif) olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumunun inşasıyla mümkündür. Yeryüzünün, insanın, kadının, erkeğin öze dönüşü, ‘çatışmasızlık’ anlamı verilerek sığlaştırılan değil, bütüncül, kuşatıcı, derinlikli hayatın her alanında inşa edilen barışla mümkündür. İnsan ve özellikle kadın toprak ve su özlü olduğunu, öze dönüşünde su ve toprağa da dönmesi gerektiğini unutmamalıdır. Zira yeryüzü özünü, yani tümüyle bir bütün olarak doğa olduğunu/olması gerektiğini, bir zamanlar tüm yeryüzünün doğa olduğunu hiçbir zaman unutmaz. Gereğini yapar, yapacaktır da.

İnsan için, kadın için, toplum için doğa için; sahip olma değil ait olma bilinci

Doğaya binlerce senedir boş yere ‘doğa ana’ denilmemiştir. Doğayı sahip olacağımız, kullanacağımız bir madde, bir nesne, bir meta olarak görürsek kadını da öyle görürüz. Doğaya ait olduğumuzu, doğayla bir bütün olduğumuzu, birbirimizden olduğumuzu, özümüzde doğa olduğunu, doğadan olduğumuzu ve yegane yaşam alanımızın, yuvamızın doğa olduğunu bilirsek doğaya tecavüzün anamıza tecavüz olduğunu rahatlıkla, tüm gerçekliğiyle ve en çarpıcı haliyle görürüz. Doğa ve kadın için en acı olan da budur; kendilerine ihanetlerin en büyüğünü kendi canından, bedeninden, özünden kopanlar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedirler.

Yine tarih ve doğa gerçekliğinde güçlünün güçsüze karşı masum olduğu çok nadirdir. Bu bağlamda genelleme yapacak olursak; mana ve sezginin güç sayılmadığı, döngüsel aklın değil doğrusal aklın hüküm sürdüğü ilericiliğin şiar edindiği, yaşamın ve üretmenin değil ölümün ve tüketmenin sıradanlaştırıldığı ve dolayısıyla erkeğin gücünün güç sayıldığı bu dünyada kadına karşı masum ve suçsuz erkek yoktur. Kadın ruhsal, duygusal, döngüsel, üretken, doğal özellikleriyle manen aşkın bir güce sahiptir. Savaşlar, pozitif bilim, endüstriyalizmle manadan, ruhtan, anlamdan kopmuş olan erkek öncülüğündeki insanlık kadının gücünü tamamen görünmez/bilinmez kılmış ve kadını da maddi sahaya çekerek özlük ve özgürlük mücadelesini bile bu alanda vermeye yöneltmiştir. Oysa kadın donanımlı olduğu, döngüsel toplumsal doğa alanında yani yaşamın merkezinde doğa gibi şefkatle ve kudretle donanmış en büyük güce sahiptir. (Tanrıça denilen kadın bu kadındır. Ve elbette doğada yaşanmayan yaşamda ‘tanrıçalaşma’ mümkün değildir, köleleşme kaçınılmazdır.) Sadece yeryüzü değil mikrodan makroya tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su döner, gezegenler ve galaksiler döner. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığı bu döngüyle (tavaf) küresel barışa uyum sağlamayı hedef edinen bir eylemdir)  Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır,  merkezcidir, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akıla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akıla yani doğanın, evrenin aklına yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Oysa ilerlemenin formülü ne ilericilikte ne gericiliktedir. Barış; uyum ve döngücülük (tavaf) halidir, bu ise yine erkeği ‘ileri’,  ‘rekabet’ yarışından dizginleyecek ana-kadın döngüsel aklıyla mümkündür.

Erkek, tarihsel, evrimsel ve biyolojik varoluşunun kadından-dişiden başladığını bilmeli, kadından olduğunu bilmeli, doğumunda canlıların en zayıfının insan olduğunu bilmeli, bilgisiz, tecrübesiz, zayıf bir haldeyken kadının onu koruyup kolladığını, şefkatle kucak açtığını, yedirip içirdiğini, kadınla-erkeğin birbirinden olduğunu, biri diğerini sahip bilerek değil birbiriyle bir bütün olduğunu, birbirleriyle aynı değil birbirlerine eş(it) olduğunu kabul etmelidir. Toprak insana ait değil, insan toprağa aittir ve toprak insandan değil insan topraktandır. Ekin(doğa) ve nesil(ana) bir bütündür. Ki bunların da her biri ilahi mesajlarda tek tek işlenir. Yine ‘Tek Tanrı’ya ait olmak’ şiarı özünde hiçbir şeye ait ve sahip olmama iddiasıdır. Ne bir şeyi sahip bilmeli ne de bir şeye sahip olmalı demektir. Aslına bakarsanız burası da tarihin ve evrenin kilit noktasıdır. Ne mutlu sahip olmayı değil ait olmayı seçenlere.

“Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden

Melekler bu bedenin duyuları hep birden

Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv:

Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.

 

Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;

Öyle bir inci ki bu büyük sır, delen yok;

Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,

İşin kaynağına giden yolu bulan yok.

 

Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;

Ağaçlara Musa’nın eli değecek,

Kuru tohumlara İsa’nın nefesi;

Gözler açıp buluta çevrilecek.

 

Gerçek eren içinde kir tutmayandır;

Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;

Bu topraklar üstünde en temiz kişi

Sağlığında toprak kesilmiş olandır.”

Ömer Hayyam

İki yol sunuyorlar; ya ilerlemek için doğayı sadece tüketilecek, kullanılacak, sömürülecek, cansız bir meta görmek ya da doğayı çevre bilerek (yine insan için yine insan merkezli) doğayı doğasından, doğallığından, ruhundan, analığından, kutsallığından koparmak, çevrecilik yapmak. Çevrecilik, doğaya tecavüzün, anaya tecavüzün gerekçeli, masumlaştırılmış, meşrulaştırılmış halidir. Kadınların durumu saksıdaki çiçekler gibidir. Doğalarından koparılmış, hücre saksılara hapsedilmiş (saksılar da bir kafestir), ebter tohumlarla analığı, doğurganlığı çalınmış, elinden alınmış kısacası özünü yitirmiştir. Özüne kör kalarak, kafesini görmeyerek, doğasında, doğallığıyla, doğurganlığıyla var etme derdinde olmayarak hatta bunlara omuz vererek saksıları sulamanın, güneşe çıkarmanın, yapay müdahalelerle yaşatmanın adı kadın mücadelesi, kadın özgürlüğü olmuştur.

Ne örflere, dinlere, törelere, erkekliğe, erkekçiliğe, sahip olunmaya hapsedilmiş kadın ‘özgür kadın’dır, ne de kadınlığı değil bedeni ve dişiliği kimlikleştirilen, bedeni üzerinden kamulaştırılan ya da kamusal alana ancak fahri erkek olarak girebilen,  tüketilen, modernizmin  kadını ‘özgür kadın’dır. Kadın sadece kadın olduğunda, bedenini ya da dişiliğini değil kadınlığını kimlik bildiğinde, mahareti erkek olmakta ya da erkek gibi olmakta değil kadın olmakta bildiğinde, bedenine, kadının doğasına ve kendini göreceği/bulacağı doğaya ihanet etmediğinde özgür kadındır, kutsal kadındır. Kadını analığa hapseden gelenekçilik kadar, kadını analıktan ve doğadan ayrıştıran, koparan modern zihniyet de kadının düşürülmesinde öncü rol oynamaktadır.

Kadın söz konusu olduğunda kadını doğadan ayrı/kopuk ele almak, kadın-doğa ilişkisini göz ardı etmek, kadını doğasız konuşmak, kadın özgürlüğünü doğa özgürlüğünden ayrı bilmek, görmek; toplumu, doğayı tanımayarak, doğaya kör olarak, doğadan kopararak/ayırarak ele alan, işleyen, analiz eden sosyolojinin sosyoloji olmadığı gerçekliğinden çok daha vahimdir, abestir.

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır.

Ana kadınların, emekçi kadınların, çocuk olamayan kadınların, tecavüze uğrayan kadınların, okuyamayan/okutulmayan kadınların, dövülen/öldürülen kadınların, taşlanan/yakılan kadınların, yataklara zincirli kadınların, tutsak kadınların, gerilla kadınların, direnen onurlu kadınların, erkekçe olmayan, maddeci, ilerici ve rekabetçi, gerici ve teslimiyetçi olmayan döngüsel özlerinin, özverilerinin yerel ve küresel sahici barışa sunacakları öncülük eşsiz ve benzersiz olacaktır.

Muhammed Cihad Ebrari