Arşiv

Posts Tagged ‘özgürlük’

Doğal olmayan özgür olamaz

Haziran 9, 2017 Yorum bırakın

Bir kez daha dolunayın gece karanlığını yırtarak yeryüzünü tüm gücüyle aydınlattığı gecelerdeyiz. İnsanlık gece-gündüz, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde. Bu göz alan ışıklar cehennem ateşinden başkası değil, “gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Yuva yoksa birey de toplum da yoktur.  Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Doğayla inatlaşma ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti. Bir yuvanın eteğinde, doğanın kucağında hem ateşle ışıklanıp hem de yeryüzünün bereketinden ve gökyüzünün aydınlığından kopmamak mümkün.

Her yeryüzü canlısı gibi insanın kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten kaçarak betona, yüksek yapılara ve en önemlisi ışık ve ateş sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Ve köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz en fazla yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendi kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri de umarsızca tüketir zira özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır.  İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır, bir bütün evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir.  İşte bu yüzden her kesiminden beyaz uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Dolayısıyla öz benliklerine de…

Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçü insan da doğada yaşasa bile özgür ve doğal olamaz. Özgürlükçülük özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bilmiş bireyler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıttıdır. Doğasında, yani doğada, yani yuvasında yaşamayan yapay insan köle olmaya mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve ürettiğini sandığı düşünce, eylem, söylem vs doğal olamaz. Doğal olmayan da özgür olamaz.

Dünyada çöp üreten tek canlı insan. Çöp israfın yani tüketim ve tükenişin temelidir. Doğa dışı yaşama iterek çöp üreten her yaşam tarzı, üretim, tüketim, fikir, düşünce, devlet, din, ideoloji, parti, örgüt, cemaat, kurum vd. batıldır, haramdır, necistir, sapmadır, pistir. Çöp üretmeyi ve “doğa dışı” bir alanda, geceleri bile ışıklar(!) içerisinde hayatı var ederek yaşamayı akıl etmiş(!) tek canlı türü de elbette insandır.

Yarın barış yurdunda buluşmak üzere.

Özgür İnsan Günlüğü – 6-7 Eylül

Mart 29, 2012 Yorum bırakın

Bitmek bilmeyecek olan ama acıları, ahları ve ızdıraplarıyla eninde sonunda bitecek olan bir gün daha başlıyor.

***

Günler sonra mektubumu ve dilekçelerimi verebileceğim nihayet, birkaç saat kaldı. Ben henüz koca bir günün nasıl geçeceğini/geçireceğimi değil, bu birkaç saatin nasıl geçeceğini dert ediniyorum.

Uykum var, gece uykusuz kalma pahasına normal bir uyku çekmek istiyorum, ihtiyacım var. Başım ağrıyor.

***

Dilekçelerimi verdim, sıra mektupta.

***

Bugün 9’dan 12’ye kadar sıcak su var. Sabun ve şampuan da var. Havlu da var. Çamaşırlarım da var. Sonunda yıkanacağım adam akıllı sonra da yeni elbiselerimi giyineceğim : ) Bir de cımbız olsaydı tam olurdu.

Bugün yine kahvaltı yok, dün akşam yemeğinde verdiler kahvaltımızı, birer lokma bal ve peynir. Ama dolapta yiyecek şeyler var, aç kalmayız bundan sonra inşallah.

***

Yıkandım, yenilendim, ayna karşısında kendime çeki düzen verdim, ilk günlere nazaran toparlamışım kendimi, maşallah bana.

***

Dilekçelerim ve sorunların üstüne gitmem işe yaradı tahmin ettiğim gibi, müdürle görüştüm. 15 dk kadar süren görüşmemizde genellikle ben konuştum ve not aldığım soruları sordum Metris müdürüne. Sorularıma doğru düzgün cevaplar aldım sonunda ve görüşmenin etkisini hissettim su ana kadar. ‘Şu an’ın gece olduğunu belirtmeliyim öncelikle. Sorduğum soruları, cevapları, Metris’le ilgili öğrendiğim şeyleri paylaşmama gerek yok sanırım. Ama şunu belirtmeliyim Cuma günü açık görüş hakkımız var, tabi Cuma’ya kadar sevke gitmezsek ki her an gidebiliriz.

***

Avluda Abdullah’la gazete okuduk, harfleri ve heceleri birleştirmede hala ufak tefek hatalar var ama okuya okuya bir problem kalmaz. Artık biraz kendi elinde yani.

***

Süleyman ağlıyor yine… Ağlamasın ne yapsın, hayat hiç gülmemiş yüzüne. Annesi ve kardeşiyle yoksullukla, yoklukla mücadele ile geçmiş hayatları, çalışmaktan okuyamamışlar. Zaten İstanbul’a gelme nedenleri Kürt sorununun ta içinden bir hikaye. Şimdi Süleyman burada 19 yaşında, çalışamıyor ve hiçbir suçu yok, suç derken bize göre değil yani T.C. hukukuna ve anlayışına göre ‘suç’u yok, tabi ‘Kürt’ olması dışında. Ve şuan Süleyman’ı ağlatan asıl sorun annesinin ne halde olduğu. 8 gündür burada ve annesiyle görüştürülmüyor çünkü kimliği yok annesinin. İki kere kapıdan dönmüş annesi. Müdürle bunu da konuştuk, avukatlara haber verildi, yardımcı olacaklar kimlik için. Bu Cuma görüşür inşallah…

***

Bir de kötü bir haber aldık bugün. Yeni arkadaşlar bekliyorduk ya, geldiler, daha doğrusu gelmişler. Tam 38 kişi gelmiş Metris’e ama kalabalık oldukları için odalara (yeni hücrelere) değil koğuşa alınmışlar. Onlarınki ne şans, bizimki de ne bahtsızlıktır be can. Ama hala umudumuz var, belki yarın belki daha sonra gelirler. Yalnızım, yalnızız…

***

Yeni tutsaklar sesimizi duysun, bizden haberdar olsunlar diye inlettik Metris’i şarkılarımızla,sloganlarımızla. Ama bir karşılık almadık : )

***

Seni çok özledim Zeynep…

7 Eylül Çarşamba

Bu gece tahminice saat 1 gibi yatağıma uzandım ve 1-2 saat süren uyuyamama işkencesi olmadan, hatta yüzüm gülerek  uyudum, mükemmeldi. Nasıl başardım bilmiyorum ama keşke her gece böyle olsa artık. Gün doğacak birazdan. Ekmek kırıntılarını avluya döktüm, belki gelir güvercinler, serçeler…

***

Hapis hayatıma en çok sevinen dişlerim olmalı. Günde iki kere itina ile fırçalıyorum., hiç üşenmiyorum artık : )

***

Üşüyorum artık, gelecek eşyalarımın içinde uzun kollu, kalın bir şeyler vardır inşallah. Ve umarım eşyalarım sevkten önce gelir. Sayım başlayacak birazdan, güneş uzun duvarın tellerininden duvara doğru uzanıyor.

***

Türkiye’de yaşanan bu zulmün, vahşetin, akan kanların sorumlusu sadece Ak Parti ve yandaşları değil. Kürtler nasıl ‘Türk düşmanı’ olmuyor şaşılacak bir şey. İktidarı, muhalefeti, partileri, stkları, sanatçıları, medyası, yazarları, esnafı, işçisi, dindarı, dinsizi… tam bir toplumsal suç. Halka layık hükümet, hükümete layık halk. Pisliğe batmışlar aldatanı ve aldananıyla.
Medya; kana susamış vampir gibiler. Yalan olur, iftira olur, çarpıtma olur, dezenformasyon olur da bu kadar mı olur arkadaş! Türkiye’de özellikle Kürt meselesi ve –bugünlerde ciddi ve profesyonel bir şekilde- Suriye üzerine çok iyi çalışıyorlar.
‘Allah aklını kullanmayanlara pislik yağdırıyor!’

***

Velhasıl anlayacağın üzere gazetelerle öğleni ettim. Öğle yemeğini bekliyorum.

***

En azından bir mektubun gelmesi gerekiyordu. İstanbul içinden mektup kaç günde geliyor arkadaş ya!

***

Kitap için de konuşmuştum müdürle, dilekçe yazdım, kitap listesi gelecek. İçinde okunabilecek bir kitap vardır inşallah.

Normalde birkaç sene sonra başlayacaktım kitap okumaya, bu vesileyle erken başlamış olacağım. İki kitabı not aldım, özel olarak isteyeceğim görüşte.

Kitap okumak güzeldir, hoştur, gereklidir ancak kullanmasını bilene. Akıl, duyuların ve bilincin desteğiyle başlı başına üreticidir. Ve bu üretkenliğin en saf ve virüssüz haliyle temelinin atılması gerekir.

Sahip oldukları eşsiz kaynağın üstüne beton dökerek başka kaynaklardan geçinmeye çalışmak hatta arıtılmışlarla vakti ziyan etmek suçtur. Tüketici olmadan önce ya da en azından tüketirken aynı zamanda üretmek çok daha faydalı ve ahlaki olanıdır. Kaynağını keşfedip kullanmadıktan sonra çok okusan da çok gezsen de kitap yüklü eşek olmaktan kurtulamazsın. Evet bu ‘eşek’ler el üstünde tutuluyor doğru, o da bilgi yüklü akılsız, çok bilmiş, egoistleri el üstünde tutanların eşşoğlueşşekliğidir. Velhasılı kelam önce hayatı okumalıyız, aklederek.

***

Vakit öldürmek istemiyorum. Ama mecburum.

***

Dört ay önce, bugün, hayatımın en mutlu günüydü. Zeynep’le evlendiğim gün… Ne güzel bir gündü, ne güzel bir başlangıç, ve hala ne güzel bir beraberlik… Kutlu olsun Zeynep, kutlu olsun Cihad.

***

Ahh toprak!

***

Son on yılda dünya genelinde toplam 35.117 kişi ‘terör suçlusu’ olarak hüküm giymiş. Terörist avında ilk sırada Türkiye olduğunu söylesem şaşırmazsın herhalde. Evet, Türkiye tam 12.089 kişiyle (yarısına yakın) ilk sırada. İkinci olan Çin ise 7 bin. Tabii Çin nüfusunu hesaba katar ve yüzdeliğe vurursak Türkiye’nin dünya ikincisi olan Çin’i bile kaça katladığını kestirebiliyorsun.

Durmak yok, yola devam Türkiye!

***

‘Anamı özledim’ diye ağlıyor yine Süleyman.

***

Saatler geçmiyor can…

***

Kitap hakkımı kullanabileceğim nihayet. Hapishanedeki kitapların listesi geldi akşam sayımdan sonra. Üç tane hakkım varmış, onbeş günlük, üçünü de kullandım. İhtimali yüksek değil ama yarın gelir kitaplar inşallah.

Çok sıkılıyorum çok…

***

Yarın berber günümmüş aynı zamanda, gidecektim ama ücreti ne kadar bilmiyorum. Zaten maddi olarak destek olmam gerekirken köstek oluyorum aileme. Olabildiğince az harcama yapmam lazım. Zaten ufak tefek düzeltmeler yaptıracaktım, yanaklarımı aldıracaktım, o da olmasa da olur. Kimsenin beni gördüğü yok zaten. Ama yarım saatte olsa vaktimi götürecekti, farklı bir şey olurdu. Bilmiyorum ya gidebilirim de.
Yarın mektup gelir mi ki?

***

Ne mutlu barış yoluna, yolcularına…

***

Dua et  uyuyabileyim…

Özgür İnsan Günlüğü – 5 Eylül

Mart 26, 2012 1 yorum

5 Eylül’ün ilk saatlerinde olmalıyız. Uyuyabileceğimi sanmıyorum bu gece.

Sonbahar hemen hissettirdi kendini, üşüyorum.

Zeynep’ten geçen seneki unutulmaz maceramız olan ‘Karadeniz’ fotoğraflarımızı isteyeceğim. Etkisi olumlu mu olur olumsuz mu olur bilmiyorum ama çok özledim oraları, o günleri. En azından bakarak anmak, görmek yeniden değer bilmek istiyorum.

Belki bir gün yine gideriz, belki daha güzel yerlere, özgürce…

***

Artık karanlık hücremde tefekkür vakti.

***

Aydınlık karanlığı galebe çalıyor emin adımlarla.

***

Ve sabah…

Bugünden çok beklentilerim var.

Eşyalarım gelecek mi?

Gazete gelmeye başlayacak mı?

Mektupları ve dilekçeleri gönderebilecek ve alabilecek miyim artık?

Ve sevk durumum başta olmak üzere kafamdaki pek çok soruya cevap bulabilecek miyim?

Sayımı bekliyorum, sayımdan sonra var gücümle bastıracağım ‘beklentilerim’ için…

Sorgulamalar ve düşüncelerin ardından edindiğim bulguları teyit etmek ve sağlamasını yapmak için bilgisayarıma ve daha çok internete başvururdum. Burada not alıyorum ve bir gün çıktığımda -nasip olursa- teyit etmem gereken pek çok şey olacak.

***

Bu gece de hiç uyumadım, uyuyamadım. Şu an hiçbir şey yapmadan öylece uzanmaktayım, uzaklardayım. Bir haber gelse, bir ilk mektubu gelse, içim rahatlasa…

Beş gün var görüşe, tabii sevke gitmezsem beş gün içinde.

***

Önce yanlış gördüğümü sandım ama değilmiş. Gardiyanlar geldi, mazgalı açtı, sıcak bir çay, bir ekmek ve yumurta verdiler. ‘Eyvallah’ dedim, tehlikenin farkına vardılar, anlaşıldı; bağırana kadar eziyorlar, biraz ses çıkarmak gürültü yapmak gerekiyor. Çok şükür.

***

Karnım tok, penceremin parmaklıklarından tutarak gökyüzünü görmeye çalıştım ve gördüm ve şükrettim. Fark ettim ki aynı şeyi karnım açken yaptığımda ettiğim şükür daha lezzetliydi. Fark ettim ki penceresi dahi olmayan, hatta ne penceresi insanlıktan eser olmayan ‘emniyet’teki hücrelerde ettiğim şükür daha anlamlıydı. Yanlış anlaşılmasın, mazoşistlik falan yok  : ) Elbette tüm haklarımızı direne direne alacağız ve kazanacağız yine şükredeceğiz. Hakkı müdafaa ettiğin için mahrum bırakıldığın haklar vicdana huzur dolduruyor. Ve huzuru mutluluğa asla değişmem.

***

Doğruluğun yolunda, barışın yolunda, gerçeğin yolunda bedel ödememe ‘şansı’ yoktur. Barış devrimcisi güçlülerin, egemen kitlelerin, karnı tok sırtı peklerin alkışlamasını değil, mahrum, mazlum ve ‘öteki’lerle barış yolunun eza ve cefasını gözler. Bu eza ve cefa sadece somut olarak zindanlarda, çarmıhlarda, kurşunlarda karşılık bulmaz. Öyle bir sarsılırsın ki bazen çarmıh çivilerinden farksızdır etkisi, yaşarken binlerce kere ölürsün, ölüm senin için kaçmak olur ama yaşamayı tercih edersin, evini, öz yurdunu zindan ederler.

***

Tepem attı ve bu sefer bağırdım gardiyanlara. Neymiş dilekçeleri sayım memuruna vermek gerekiyormuş. Yani yarına kalmış o iş. Neymiş mektupları gazete getiren görevliye pullarla verilmesi gerekiyormuş. 10 gündür her gün sordum, bana kimse mektupları gazete dağıtan görevliye vereceğimi söylemedi. Kimse mektup göndermek için kantinden pul alınması gerektiğini söylemedi. Ne vicdansız, ne utanmaz bunlar ya! Bu iş müdüre gidecek, başka yolu yok!

Gazeteyi sayımdan sonra aldım bu arada, buna da şükür. Artık her sabah gazete alacağım. Ufak olsa da standart koşullara geçiş için önemli bir adım. Bari eşyalarım gelse artık…

Kantinden istediklerim oldu, konserve yemek istedim, pul istedim, radyo istedim, bisküvi ve soğan istedim. Gün içerisinde gelecek inşallah.

***

Bir gazeteye sabahtan öğleye kadar vakit ayıracağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

***

Süleyman avluda şu an, Abdullah penceresinden ödevlerini gösteriyor ona.

***

Öğle yemeği ve kantin geldi sonunda. Pilav, cacık ve soğanı afiyetle yedim daha ne olsun…

Artık verilen yemekle doymasam bile soğan, konserve ve bisküviler var. Pullar da geldi, yarın mektuplarımı vereceğim inşallah başka bir sorun çıkarmazlarsa.

***

Yabancı bir gardiyan geldi, elinde benle ilgili birkaç doküman vardı ve ‘Sen misin Muhammed Cihad?’ dedi. ‘Evet, buyur’ dedim, ‘Yok bir şey idareden sordular’ dedi ve gitti. Hayırdır inşallah…

***

Güzelim mektuba pul hiç yakışmadı, çünkü üzerinde Mustafa Kemal var.

***

Ne oldu biliyor musun? Zeynep’im geldi. Ne olduğunu anlamadım, gardiyanlar geldi ve çağırdı. ‘Eşyalarım geldi her halde’ dedim, yoldayken ‘Savcılık izni, ziyaretçin var’ dedi. Ondan sonrası yine rüya gibi…

Savcılıktan izin almış Zeynep, eşyalarımı daha getirememiş, hazırladıkları çanta annemdeymiş, annemde evde yokmuş, apar topar aceleyle birkaç şey almış ve çıkmış sevdiceğim. Daha bakmadım getirdiklerine. Öyle heyecanlı ve mutluyum ki….

Zeynep baya anlattı, vaktimiz kısıtlıydı o yüzden konudan konuya geçerek hızlı hızlı konuştuk. Zaten cam arkasından telefonla görüştük, sarılamadım… Benle ilgili iftira-itham kampanyası başlatmış yandaş/polis medya. Klasik tek parti diktatörlüğü işte…

Tahminimden fazla ve beklemediğim kesimlerden destek gelmiş, güzel bir dayanışma olmuş. Polis savcılığa verdiği ‘gizli dosya’da olduğu gibi yine baya bir saçmalamış medyaya servis ettikleriyle, zavallılar. Benim üzerimden belli bir kesimi ezmeye, sindirmeye çalışıyorlar.

Hukuki süreç Ergenekoncu Türkiye döneminden farksız hatta daha vahim bir trajikomediyle ilerliyor.

Birkaç güne kadar dışarıda olup bitenleri, yazılıp çizilenleri bana yollayacak Zeynep, sonra yeniden bu konu üzerinde duracağız inşallah. Zeynep’imle görüşmemin mutluluğu yansısın bugün buraya, geri kalanını her zaman konuşuruz.

***

Sadece eşyalarım gelseydi bugün, sevgilim buralara kadar geldiği, yakınlarımda olduğu için sevinecek, gönlüm rahatlayacaktı, ki zaten eşyalarımın gelmesini en çok bunun için istiyordum. Ama görüştüm, gördüm Zeynep’i. Teşekkürler Tanrım, çok teşekkürler…

***

Zeynep’in getirdiği poşete baktım, sağ olsun acil olanları alıvermiş alelacele evden çıkarken. Artık havlum var, iç çamaşırlarım var ve eşofmanım var. Yavaş yavaş normale dönüyorum.

***

Aslında bugüne dair paylaşacağım başka şeyler de vardı, unuttum Zeynep gelince. Bir tanesini hatırlıyorum o da spor. Evet bugün bereketli bir gün, yemek de güzeldi, her zamanki gibi ufak tefek sorunlar çıkıyor, çıkartıyorlar elbette, olsun bugün güzel bir gün olarak kalacak inşallah.

Öğle yemeğinden sonra çatıdan haber geldi, arkadaşlar diyordu ki, ‘bugün spor var, gardiyanlara gitmek istediğinizi söyleyin’ biz de hemen sorduk, önce ‘yok’ dediler, sonra ‘alacağız sizi’ dediler.

Ve yarım saat sonra Metris’in spor salonuna götürüldük. Haberi gönderen arkadaşlardan da sekiz kişi geldi, tanıştık (açık görüşte görmediklerimiz de vardı), biraz sohbet ettik sonra futbol oynamaya karar verdik. Kapalı salonda basketbol ve voleybol sahası, açık bölümde de  halı saha vardı. Hiç mi hiç anlamam futboldan ve sevmem de ama bu oyunu çok sevdim. İnsanlarla beraber olmak, oynamak, koşmak, düşmek, yorulmak ve takımımızın kazanması güzeldi. Üstüne bir de Zeynep geldi. : ) Öyle bir gündü işte bugün.

Oyundan sonra vedalaştım arkadaşlarla ve buz gibi suyun altına girdim, sinüzitim baş gösterir diye korktum ama –ki burada hiç çekilmez- Allah göstermesin şu ana kadar bir sorun yok. Haftaya pazartesi burada olursam yine çıkacağız inşallah. Hem artık eşofmanım ve havlum da var.

***

Yarın mektup gönderebilirim umarım ve alabilirim. Keşke her gün mektup gelse… 15 gün oldu eşimden, ailemden, yoldaşlarımdan, dostlarımdan, yuvamdan ayrılalı. Ve eşim, ailem hariç bugüne kadar kimseyle haberleşemedim, üç gazete dışında dünyadan tamamen kopuk geçti bu 15 gün. Ama her geçen gün yavaş da olsa daha iyiye doğru gidiyor.

Rabbim kabul et…

***

Eşyalarımı demir dolaba koymak için dolabın kapısını açtığımda ve kapadığımda fark ettim. Kapılar, demir kapılar hep üstüme kapanıyor, ne açan benim ne de kapayan. Kapı açmayı özlemişim can…

Ve Abdullah mektup zarfına adını- soyadını, adresini ve alıcının bilgilerini kendisi yazdı, tebrikler Abdullah! Mektubunu kendisi yazmadı tabi henüz, mektubu can yoldaşı Tarık yazdı gün içinde. Yakında mektuplarını da kendisi yazacak inşallah.

***

Bugün yeni tutuklular gelir diye tahmin ediyorduk, özellikle Süleyman avludaşlarını dört gözle bekliyordu ama gelen olmadı. Polis yeni ‘terörist’ler avlamayı bırakmış, yakaladıklarının ‘uluslar arası, büyük teröristler’ olduğunu iftiralarla ve iftiharla ispat etmekle uğraşıyor.

***

Bu gece dün gece gibi olmasın, organize edeyim de şarkılar, marşlar söyleyelim komşularla…

***

Uykum var sanki bu gece, uyuyacağım sanırım, uyuyabileceğim bu gece.

‘Sevildiğiniz kadar değil, sevdiğiniz kadar değerlisiniz.’

***

Uyudum bir-iki saat. Hala uykum var, gözlerimden belli ama bir saatten fazla-muhtemelen- yatakta sağ-sol yapmama rağmen ikinci kere uyuyamadım. Buraya özel bir durum sayılmaz aslında, ben hep böyleydim. Her ortamda uyuyabiliyordum ama uyuduğumda sesli bir ortam varsa ve ortam birden sessizleşmişse anında açılır gözlerim, tersi içinde aynı durum geçerli. Ya da ışıklı bir yerde uyumuşsam ve ışık kapatılırsa sonradan aynı şekilde uyanıyorum hemen, tabi sonradan uyuyabilene aşk olsun. 48 saattir uyumamış olsam bile yeniden uyuyabilmem çok zor, beynimin ve ortamın rahat, gündemin sakin olması lazım. E burada da ne ortam uygun, ne beynim durabiliyor ne de –takip edemesem de- gündem sakin. Hapishane köpekleri de başlayınca birden havlamaya, uyanıp gecenin kalan yarısını ayakta geçirmek farz oldu.

Aslında bu satırları ‘6 eylül’ altında yazmalıydım ama önemli değil, sayfa bitince yeni sayfaya atarım başlığı ‘6 Eylül2011’diye…

***

Başım ağrıyor hafiften, umarım uykusuzluktandır.

***

Dayanamadım, sigara içiyorum. Tanrım, annem ve Zeynom mazur görün artık. Zindanlarda aktif olarak başlamaktan ve bağımlı olmaktan korkuyorum.

Ellerimi kıskanıyorum bazen, istedikleri zaman parmaklıklardan çıkabiliyorlar. Genellikle kimse görmemesine rağmen günde 5-10 kere ellerimi çıkartıp zafer işareti yapıyorum. Şu an elim zafer işareti yapmıyor tabii parmaklarımın arasında sigara tütüyor. Ama bu da güzel bir kare, anlamlı bir kompozisyon bence, fotoğraf makinem olsa aynı açıyla bu anı da ölümsüzleştirmek isterdim.

***

Tefekkürden kaçacaktım bu gece olmadı, yapacak başka bir şey yok bu saatten sonra. Burayı çekilebilir kılan hatta olmazsa olan tek şey düşünmek.

Zindanlar değerlendirilmezse zindan olur.

İnanç Bildirimiz: ‘BARIŞ’a İnanıyoruz!

Nisan 20, 2010 Yorum bırakın

Özünde sevgi dolu, işinde merhametli olan biricik Tanrı adına

Barış, monoteizmi ve din alanında tanrıdan başka bir hüküm koyucu, otorite tanımamayı, dini, tanrıya; yani onun mesajına has kılmayı, tüm halkları aile kabul etmeyi, din, dil, ırk, cinsiyet, dost-düşman ayrımı yapmadan tüm insanlığa eşit ve adil yaklaşmayı, köleliğin zincirlerini kırmış sınıfsız bir toplumu, temiz ve ortak aklın adaletini, tüm yeryüzünde, -tepeden inme, darbeyle, işgalle, sömürüyle, zorla, zorbalıkla, dayatmayla değil- akleden yürekleri fethederek tesis etmeyi, dîni bir rejimi değil, dini sadece adalet olan bir sistemi, üstünlüğün tek ölçüsünün erdem/sorumluluk bilinci olduğunu ve barışın, huzurun ancak bu hayat tarzına yani Tanrı’nın yoluna yani Tanrı’ya adanarak -hem bireysel hem toplumsal düzlemde- yaşanabileceğini ve yaşatılabileceğini öngörür.

Yaratıcının barış ve adanış dini Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık veya başka herhangi bir din değildir. Hatta bu inanç, sömürgeciliğin, ayrımcılığın, uyuşturmanın, kandırmanın, mantıksızlığın, anlamsızlığın, kısacası her türlü kötülüğün aracı haline getirilmiş olan ‘din’ ile mücadele eder, -nitekim bu inanç ve ilahi mesajın elçileri binlerce yıllık tarihi boyunca dinsizlikle değil her zaman dine karşı mücadele etmiştir- ama inancımız, Tevratın, İncil’in ve Kuran’ın haykırdığı, dincilerin, sömürücü din adamlarının ve aklını kullanmayan, neyi niçin yaptığını bilmeyen, sorgulamayan sürülerin, her ne kadar sesini kısmaya ve tahrif etmeye çalışsa da hiçbir zaman sesi kısılamayan adanış dinidir. Bu inancın özel ismi yoktur, aslında inancımızda özel isim yoktur, sadece anlam, amaç ve yaşam vardır. Özel isimlere ve Arapça, İbranice gibi insan ürünü dillere yapılan takıntılar, kutsamalar (tanrı ve dinlerin isimleri dahil olmak üzere) doğal olarak sahte kutsallar üretmiş, sömürücü rejimlerin ve satılmış din adamlarının istediği gibi ilahi mesajlar anlamsızlaştırılmış, yozlaştırılmıştır, bir ‘namaz dini’, ‘erkek dini’, ‘sömürge dini’ ‘uyutma dini’ tasarlanmış, Tanrı’nın dinine muhalif bir din üretilmiş ve din, bâtıl, sapkın gelenekler ve kültür haline getirilmiş, teferruatlar asıllaştırılmış ve asıllar teferruatlaştırılmış hatta yok edilmiştir! Ancak inkar edip, gerçeklerin üstünü örterek, Tanrı ile din kisvesi altında savaşanlar istemese de Tanrı dinini koruyacak ve nurunu tamamlayacaktır. Barış ve tek tanrıya adanış, özgür aklın varacağı tek adrestir ve ilahı mesajların özüdür. Muhammed’in, İsa Mesih’in, Musa’nın ve İbrahim’in mücadelesidir.

Barış dininin evrensel düzlemde rotası Barış Yurdu/Jerusalem/Darus Selam/Kudüs’tür.

İnancımız, düşüncelerimiz, yorumlarımızla ilgili elbette daha söyleyecek çok sözümüz olacak.

ANCAK; vurgulamak istediğimiz önemli bir nokta var: Lütfen Müslümanların, Hıristiyanların veya Yahudilerin geleneksel inançlarıyla ilgili ama vahiyle/akılla birebir çelişen öğretileri burda bizlere karşı ‘siz böyle diyorsunuz ama bu iş böyle’ ya da ‘siz bunları yapıyorsunuz ama İslam böyle’, ‘şu papaz böyle söylüyor’, ‘bu mezhep böyle yapıyor’ v.b. gibi gereksiz ithamlarda bulunmakta kaçının. ‘Ehli kitap’ olarak nitelenen (yani bir kitaba inanma ve kabul etme iddiasında bulunup inandığı kitapla hiçbir alakası olmayan kitleler) üç ilahi menşeli dinin dindar ve dinci mensuplarının tasavvurlarını, içinde yetiştiği toplumun, çoğunluğun, genel kabullerin, atalarının, din adamlarının, ciltlerce külliyatların, saptırılmış ve yutturulmuş tarihin oluşturduğunu unutmayın. Bu kişilerin genel kabul görülen (icma) ve doğru olduğundan şüphe etmedikleri yargıları vardır, ancak ‘neye dayandırıyorsun bunu’ diye bir soru geldiğinde tökezlerler -çünkü hiç sorgulamamışlardır neyi, niçin yaptıklarını- ve savunmalarında başvurdukları kaynakları ‘hayat kitabı’ olarak niteledikleri Kitap’tan başka herşey olur, Kitap’a müracaat ettiklerinde ise niyetleri şeytanidir ve kitabı tahrif etmekten başka bir işleri olmaz. Hakikatin tüm belgeleri önlerine geldiklerinde, üstünü örtmekte, duymazlıktan gelmekte mahirdirler. Adalet anlayışları sadece kendileri içindir, ayrımcıların, kayırmacıların önde gidenleridirler ama dillerinden ‘her mazlumun yanındayız’ ‘mazlumun dini sorulmaz’ ‘en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir’ sözleri eksik olmaz. Oysa çıkarları yoksa bir kere bile başkalarının hakkını savundukları görülmemiştir. Dini kimlik olarak eğer onlardansa biri, ne kadar yamuk olursa olsun, ne kadar zalim, gaspçı, işgalci, sömürgeci, tecavüzcü, eli kanlı katil olsa da, o onlardandır ve ‘hakkını yememek lazım gelir’ Çok önemli gördükleri ve kutsadıkları şeyler aslında bir hiçtir genellikle. Önemsiz gördükleri şeyler ise vahye göre en kutsallardandır. Birazcık aklını kullanmış ve vahiyle muhatap olmuş ‘alim’ ‘hoca’ ‘üstad’ kişilerin ise yine kafasına daha önce yerleşmiş olan kutsal virüslerden tamamıyla kurtulamadığını ve genel kitleye karşı, örnek aldığımız elçiler gibi devrimci ve net bir duruş alamayacakları(!) için ikiyüzlü davranmak zorunda(!) kaldıklarını da acıyarak izliyoruz. Çünkü bedeli göze alamazlar. Sürülerden ayrılıp erdemli ve devrimci bir kişilikle biricik Efendimizin/Rabbimizin yoluna, yani monoteizme/tevhide/tektanrcılığa yani insanların boynuna vurulan kölelik zincirlerini kırma yoluna, yani insanları tanrıdan başka hiç kimseye boyun eğmemeye, kulluk kölelik yapmamaya davet etme yoluna, adalete yani tüm insanlığa yani BARIŞ’a adanmak isteyenleri ve mutluluktan geçerek, gerçek saadet olan hakikati yaşamanın huzurunu tatmak isteyenleri, imhayı değil inşayı meslek edinenleri bir kez daha selamlıyor ve ‘kutlu olsun’ diyoruz.

Yaşadığımız şu günler ve bulunduğumuz mekanlar İbrahim’in yaşadığı zaman ve mekanlardan farksızdır. Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in içinde bulunduğu toplumdan farksız bir toplumda, aynı zamanda, aynı ortamlarda yaşıyoruz. Yani İbrahim olmak, Musa olmak, eşimiz olsa da Firavun’a başkaldıran bir kadın olmak, erkekçi ve dinci adamlara karşı Meryem olmak, çarmıhını sırtlayarak İsa Mesih olmak, dinci sömürüye ve despotizme karşı Yahya olmak ve Son Ahit’in mesajını tüm insanlığa saçan Muhammed olmak elimizde. Biz Barışa inananlar olarak belirtiyoruz ki; bizi ne dünya, ne kitleler, ne çoğunluk, ne sahte tarih, ne elçilere yamanan yalan ve iftiralar, ne kahramanlar, ne alimler, ne atalar bağlar. Bizi sadece ve sadece akıl ve/veya vahiy bağlar. Katıksız vahiy tasavvurunu, erdemli akıllarla sılasını vuslat kılmaktır amaç. Gelin hep beraber aklın ve vahyin rehberliğiyle, bilgi, inanç ve eylem bütünlüğüyle omuz omuza Tanrı’ya/Barış’a yürüyelim…

Tanrı tarafından onaylanan biricik din/sistem/hayat tarzı barış ve adanıştır. Kendilerine kitap verilenler (ve o kitaba inanma iddiasında olanlar) başka değil, yalnızca kıskançlıklarından dolayı, kendilerine gerçeğin işareti/bilgisi geldiği halde (Kitap’ta olmayan) farklı görüşlere saptılar… 3: 19

• …Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim ve size olan nimetimi tamamladım. Barışı ve (Tanrı yoluna) adanmayı sizin için bir hayat tarzı olarak benimsedim…” 5: 3

Ey bu vahyin muhatabı! Senin hayatına Kur’an’ın kuşatıcı mesajıyla istikamet tayin eden Efendin elbet seni yepyeni bir hayata kavuşturacaktır. 28: 85

Ebedi gerçek (gündeme) gelmiştir: Artık sahte ve yalan ne yeni bir şey ortaya koyabilir, ne de geçmişi getirebilir.34: 49

Hakikat bu iken (ey insanlar) nereye bu gidiyorsunuz? Bu vahiy tüm insanlığın (iyiliği) için bir uyarı ve öğütten ibarettir. İçinizden doğru yolda olmayı dileyenler için… 81: 26-28

Halklara bir uyarıdır. İçinizden ilerlemeyi yahut geride kalmayı dileyen herkes için… 74: 36-37

Ebrar Dergisi