Archive

Posts Tagged ‘özgür insan’

Doğal olmayan özgür olamaz

Haziran 9, 2017 Yorum bırakın

Bir kez daha dolunayın gece karanlığını yırtarak yeryüzünü tüm gücüyle aydınlattığı gecelerdeyiz. İnsanlık gece-gündüz, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde. Bu göz alan ışıklar cehennem ateşinden başkası değil, “gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Yuva yoksa birey de toplum da yoktur.  Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Doğayla inatlaşma ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti. Bir yuvanın eteğinde, doğanın kucağında hem ateşle ışıklanıp hem de yeryüzünün bereketinden ve gökyüzünün aydınlığından kopmamak mümkün.

Her yeryüzü canlısı gibi insanın kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten kaçarak betona, yüksek yapılara ve en önemlisi ışık ve ateş sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Ve köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz en fazla yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendi kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri de umarsızca tüketir zira özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır.  İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır, bir bütün evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir.  İşte bu yüzden her kesiminden beyaz uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Dolayısıyla öz benliklerine de…

Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçü insan da doğada yaşasa bile özgür ve doğal olamaz. Özgürlükçülük özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bilmiş bireyler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıttıdır. Doğasında, yani doğada, yani yuvasında yaşamayan yapay insan köle olmaya mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve ürettiğini sandığı düşünce, eylem, söylem vs doğal olamaz. Doğal olmayan da özgür olamaz.

Dünyada çöp üreten tek canlı insan. Çöp israfın yani tüketim ve tükenişin temelidir. Doğa dışı yaşama iterek çöp üreten her yaşam tarzı, üretim, tüketim, fikir, düşünce, devlet, din, ideoloji, parti, örgüt, cemaat, kurum vd. batıldır, haramdır, necistir, sapmadır, pistir. Çöp üretmeyi ve “doğa dışı” bir alanda, geceleri bile ışıklar(!) içerisinde hayatı var ederek yaşamayı akıl etmiş(!) tek canlı türü de elbette insandır.

Yarın barış yurdunda buluşmak üzere.

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır

Mart 12, 2013 Yorum bırakın

ebrari_doga_kadin

Doğa ile kadın benzer değil en başından beri aynı saldırılara maruz kalmışlardır. Bu tesadüf değildir, ilahi metinlerde kadınlara doğa üzerinden ve örnekliğinden odaklanması da tesadüfen değildir. İstenilen doğayı ana bilmek, kadını doğa bilmek ve her ikisini (ki özünde birlerdir) tüm maddi ve manevi gerçekliğiyle öncüleyerek doğal, -dolasıyla da- ana-kadın odaklı toplum inşasıdır. Tamamıyla ters yüz edilmiş ilahi mesajların insanlığa teklif ettiği esasen kadın odaklı, -hoş bir örnek olmasa da- kadının bir nevi patron, erkeğin de işçisi olduğu bir toplumsal işleyiştir. Bu yüzden ‘cennet’ denilen -bir bölümü değil- tamamı doğa olan, sınırsız, sınıfsız, özgür barış yurdu anaların ayakları altındadır. Ana-kadın odaklı toplumla yani toplumsallaşan doğa diyebileceğimiz kadının öncü rolüyle ‘cennet’ yani başka bir dünya mümkündür. Doğal toplum ancak ana-kadın odaklı toplumla mümkündür. Ana odaklı toplum da ancak doğal toplumla mümkündür. Özgür yaşam da ancak ve ancak doğasında/yuvasında yaşayan doğal toplumla mümkündür. Bu birbirine -burada sayamadığımız- nice kopmaz bağlarla bağlı olan gerçeklikler göz ardı edildiğinde ifsat/bozgunculuk meydana gelmektedir. Bunlar göz ardı edildiği müddetçe de bozgunculuk devam edecektir. Zira sömürünün, hiyerarşinin, kula kulluğun, şiddetin, yozlaşmanın, sahipliğin, sınırlanmanın, sınıflanmanın yola çıktığı, yol verildiği yer tam da burasıdır. İnsanlığın krizlerinin temel çıkışı sınıfa ya da cinsiyete değil zihniyete dayalı insan-doğa çatışmasıdır. Doğaya aitlik üzerinden kurulan ilişkinin doğaya sahipliğe sapması cennetten kopuşun, kovuluşun başlangıcı olmuş, çatışmalı insan-doğa ilişkileri olduğu gibi erkek-kadın ilişkilerine taşınmıştır. İktidarcılığın yol açtığı ikinci sapma da kadına ait değil sahip olmaya yönelen erk zihniyetle yaşanmıştır.

Kısaca değinmek gerekir ki ruh, anlam, can, mana körü olmak da kadın ve doğa gerçekliğine kör olmayı getirir, getirmiştir. ‘İleri, ileri’ diyen bilimcilik bugün dönüp dolaşıp, geriye giderek (ki bugün ilerlemek isteyen geriye koşmaktadır, koşmalıdır) doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı muhatap almak, görmek zorunda kalmış/kalmakta ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana  ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür. Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki ikililiğin ‘bir’lik düzenidir. Varlık beden ve ruhla varlıktır. Doğayı meta olarak görmek, maddeden ibaret sanmak, doğanın canlı ve bilinçli olduğunu, doğal döngünün bilinçli ve amaçlı ve anlamlı bir işleyişle devri daim ettiğini inkar etmek, hele hele bilim adına inkar etmek insanlığa çok şey kaybettirdi ve kaybettirmeye devam ediyor. Ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Ruhsuz, anlamsız, varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Tükeniş bugün yok  oluşu getirmektedir. Yok oluşlar (helakler) insanlık uyusa bile doğa için kıyameti(başkaldırı, diriliş) yani kıyam etmeyi kaçınılmaz hale getirecektir.  Ve önemli  olan; kabul edilmesi gerekir ki maddeci, metacı, ruhu, manayı, canı tanımayan egemenlik hem tarihte hem de çağımızda özellikle ve özellikle en  çok doğayı ve kadını ezmiştir. Bu bağlamda tüm ön ve arka ekleriyle materyalizm eleştirisi yapılmaması da kaçınılmazdır.

Tüm yönleriyle öze dönüşçü (hanif) olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumunun inşasıyla mümkündür. Yeryüzünün, insanın, kadının, erkeğin öze dönüşü, ‘çatışmasızlık’ anlamı verilerek sığlaştırılan değil, bütüncül, kuşatıcı, derinlikli hayatın her alanında inşa edilen barışla mümkündür. İnsan ve özellikle kadın toprak ve su özlü olduğunu, öze dönüşünde su ve toprağa da dönmesi gerektiğini unutmamalıdır. Zira yeryüzü özünü, yani tümüyle bir bütün olarak doğa olduğunu/olması gerektiğini, bir zamanlar tüm yeryüzünün doğa olduğunu hiçbir zaman unutmaz. Gereğini yapar, yapacaktır da.

İnsan için, kadın için, toplum için doğa için; sahip olma değil ait olma bilinci

Doğaya binlerce senedir boş yere ‘doğa ana’ denilmemiştir. Doğayı sahip olacağımız, kullanacağımız bir madde, bir nesne, bir meta olarak görürsek kadını da öyle görürüz. Doğaya ait olduğumuzu, doğayla bir bütün olduğumuzu, birbirimizden olduğumuzu, özümüzde doğa olduğunu, doğadan olduğumuzu ve yegane yaşam alanımızın, yuvamızın doğa olduğunu bilirsek doğaya tecavüzün anamıza tecavüz olduğunu rahatlıkla, tüm gerçekliğiyle ve en çarpıcı haliyle görürüz. Doğa ve kadın için en acı olan da budur; kendilerine ihanetlerin en büyüğünü kendi canından, bedeninden, özünden kopanlar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedirler.

Yine tarih ve doğa gerçekliğinde güçlünün güçsüze karşı masum olduğu çok nadirdir. Bu bağlamda genelleme yapacak olursak; mana ve sezginin güç sayılmadığı, döngüsel aklın değil doğrusal aklın hüküm sürdüğü ilericiliğin şiar edindiği, yaşamın ve üretmenin değil ölümün ve tüketmenin sıradanlaştırıldığı ve dolayısıyla erkeğin gücünün güç sayıldığı bu dünyada kadına karşı masum ve suçsuz erkek yoktur. Kadın ruhsal, duygusal, döngüsel, üretken, doğal özellikleriyle manen aşkın bir güce sahiptir. Savaşlar, pozitif bilim, endüstriyalizmle manadan, ruhtan, anlamdan kopmuş olan erkek öncülüğündeki insanlık kadının gücünü tamamen görünmez/bilinmez kılmış ve kadını da maddi sahaya çekerek özlük ve özgürlük mücadelesini bile bu alanda vermeye yöneltmiştir. Oysa kadın donanımlı olduğu, döngüsel toplumsal doğa alanında yani yaşamın merkezinde doğa gibi şefkatle ve kudretle donanmış en büyük güce sahiptir. (Tanrıça denilen kadın bu kadındır. Ve elbette doğada yaşanmayan yaşamda ‘tanrıçalaşma’ mümkün değildir, köleleşme kaçınılmazdır.) Sadece yeryüzü değil mikrodan makroya tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su döner, gezegenler ve galaksiler döner. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığı bu döngüyle (tavaf) küresel barışa uyum sağlamayı hedef edinen bir eylemdir)  Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır,  merkezcidir, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akıla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akıla yani doğanın, evrenin aklına yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Oysa ilerlemenin formülü ne ilericilikte ne gericiliktedir. Barış; uyum ve döngücülük (tavaf) halidir, bu ise yine erkeği ‘ileri’,  ‘rekabet’ yarışından dizginleyecek ana-kadın döngüsel aklıyla mümkündür.

Erkek, tarihsel, evrimsel ve biyolojik varoluşunun kadından-dişiden başladığını bilmeli, kadından olduğunu bilmeli, doğumunda canlıların en zayıfının insan olduğunu bilmeli, bilgisiz, tecrübesiz, zayıf bir haldeyken kadının onu koruyup kolladığını, şefkatle kucak açtığını, yedirip içirdiğini, kadınla-erkeğin birbirinden olduğunu, biri diğerini sahip bilerek değil birbiriyle bir bütün olduğunu, birbirleriyle aynı değil birbirlerine eş(it) olduğunu kabul etmelidir. Toprak insana ait değil, insan toprağa aittir ve toprak insandan değil insan topraktandır. Ekin(doğa) ve nesil(ana) bir bütündür. Ki bunların da her biri ilahi mesajlarda tek tek işlenir. Yine ‘Tek Tanrı’ya ait olmak’ şiarı özünde hiçbir şeye ait ve sahip olmama iddiasıdır. Ne bir şeyi sahip bilmeli ne de bir şeye sahip olmalı demektir. Aslına bakarsanız burası da tarihin ve evrenin kilit noktasıdır. Ne mutlu sahip olmayı değil ait olmayı seçenlere.

“Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden

Melekler bu bedenin duyuları hep birden

Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv:

Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.

 

Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;

Öyle bir inci ki bu büyük sır, delen yok;

Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,

İşin kaynağına giden yolu bulan yok.

 

Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;

Ağaçlara Musa’nın eli değecek,

Kuru tohumlara İsa’nın nefesi;

Gözler açıp buluta çevrilecek.

 

Gerçek eren içinde kir tutmayandır;

Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;

Bu topraklar üstünde en temiz kişi

Sağlığında toprak kesilmiş olandır.”

Ömer Hayyam

İki yol sunuyorlar; ya ilerlemek için doğayı sadece tüketilecek, kullanılacak, sömürülecek, cansız bir meta görmek ya da doğayı çevre bilerek (yine insan için yine insan merkezli) doğayı doğasından, doğallığından, ruhundan, analığından, kutsallığından koparmak, çevrecilik yapmak. Çevrecilik, doğaya tecavüzün, anaya tecavüzün gerekçeli, masumlaştırılmış, meşrulaştırılmış halidir. Kadınların durumu saksıdaki çiçekler gibidir. Doğalarından koparılmış, hücre saksılara hapsedilmiş (saksılar da bir kafestir), ebter tohumlarla analığı, doğurganlığı çalınmış, elinden alınmış kısacası özünü yitirmiştir. Özüne kör kalarak, kafesini görmeyerek, doğasında, doğallığıyla, doğurganlığıyla var etme derdinde olmayarak hatta bunlara omuz vererek saksıları sulamanın, güneşe çıkarmanın, yapay müdahalelerle yaşatmanın adı kadın mücadelesi, kadın özgürlüğü olmuştur.

Ne örflere, dinlere, törelere, erkekliğe, erkekçiliğe, sahip olunmaya hapsedilmiş kadın ‘özgür kadın’dır, ne de kadınlığı değil bedeni ve dişiliği kimlikleştirilen, bedeni üzerinden kamulaştırılan ya da kamusal alana ancak fahri erkek olarak girebilen,  tüketilen, modernizmin  kadını ‘özgür kadın’dır. Kadın sadece kadın olduğunda, bedenini ya da dişiliğini değil kadınlığını kimlik bildiğinde, mahareti erkek olmakta ya da erkek gibi olmakta değil kadın olmakta bildiğinde, bedenine, kadının doğasına ve kendini göreceği/bulacağı doğaya ihanet etmediğinde özgür kadındır, kutsal kadındır. Kadını analığa hapseden gelenekçilik kadar, kadını analıktan ve doğadan ayrıştıran, koparan modern zihniyet de kadının düşürülmesinde öncü rol oynamaktadır.

Kadın söz konusu olduğunda kadını doğadan ayrı/kopuk ele almak, kadın-doğa ilişkisini göz ardı etmek, kadını doğasız konuşmak, kadın özgürlüğünü doğa özgürlüğünden ayrı bilmek, görmek; toplumu, doğayı tanımayarak, doğaya kör olarak, doğadan kopararak/ayırarak ele alan, işleyen, analiz eden sosyolojinin sosyoloji olmadığı gerçekliğinden çok daha vahimdir, abestir.

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır.

Ana kadınların, emekçi kadınların, çocuk olamayan kadınların, tecavüze uğrayan kadınların, okuyamayan/okutulmayan kadınların, dövülen/öldürülen kadınların, taşlanan/yakılan kadınların, yataklara zincirli kadınların, tutsak kadınların, gerilla kadınların, direnen onurlu kadınların, erkekçe olmayan, maddeci, ilerici ve rekabetçi, gerici ve teslimiyetçi olmayan döngüsel özlerinin, özverilerinin yerel ve küresel sahici barışa sunacakları öncülük eşsiz ve benzersiz olacaktır.

Muhammed Cihad Ebrari

Özgür İnsan Günlüğü – 18 Eylül Pazar

Haziran 11, 2012 Yorum bırakın

Tutsaklıkta 1 ayımı geride bıraktım. Kutlu olsun Ebrari, kutlu olsun can.

Uyuyor arkadaşlar. Daha önce bahsetmedim herhalde arkadaşlardan. Ali ve Mem ikisi de İstanbul’dan. Epey yardımcı oldular sağ olsunlar. Buraya sevk edilen yani sürgün edilen çoğu insan gibi uzun yıllar kalacaklar ama mahkum değiller henüz tutuklular. Ali yeni sayılır ama Mem eski. Eski dediğim iki yıl yani o kadar eski değil. Saldırıya uğramış defalarca, hücre cezaları, disiplin cezaları yemiş her eski gibi. Geldiğim gün ve sonrasında 2 Nolu A Blok’taki  tutsakların hemen hemen hepsinden notlar aldım. Odamızın ve havalandırmamızın bir ismi var. Aynı bloktaki tutsaklar takdire şayan bir organize ve örgütlülükle havalandırmalar üzerinden haberleşebiliyorlar. Bu zulümhanede ‘hoş geldin’ diyemezler elbette ama içten duygularla selamladılar. Cevap verdim ben de hepsine, bazılarıyla hala yazışıyoruz. Tarık’la da yazıştık, o burada 2 Nolu’da ama Abdullah ve Fatih 1 Nolu’ya götürülmüşler.

***

Açım öğle yemeğini bekliyorum. Arkadaşlar yine Metris’teki arkadaşlar gibi verilen yemekleri yiyemiyor ya da yarısını yiyorlar. Dolayısıyla ben devreye giriyorum. : )

Hafif başım ağrıyor birkaç gündür. Kış çok zorlu geçecek. Bu arada dişlerimi fırçaladım.

Sayım başlıyor, duyuru yapıldı. Saat 8 ve gün başlıyor. Öğle arasında buluşmak üzere…

***

Beton, demir ve plastik başka bir şey yok. Hepsi sevimsiz, soğuk ve itici. Renkleri de şekilsel yapıları gibi özenle seçilmiş, mavi ve bej. Renklerin en cansız, en soğuk olanları. Buralarda birkaç sene kalanların bedensel ve ruhsal kalıcı en az iki hastalığa sahip olmamaları imkansız.

Ruhen güçlü olanlar belki psikolojik savaştan galip çıkabilirler. Tutsak, esaret altında ve yalnızlıkta gücüne kattığı güç kadar, verilen zehiri panzehire, aşıya dönüştürebildiği kadar güçlüdür.

***

Bir ay önce bugün, bu dakikalarda bıraktım Zeynep’in ellerini…

Yüreklerimiz perçinlendi.

İnsanlar ölüyor gün be gün. Gasp edilen haklarını almak, göz dikilen yaşam haklarını müdafaa etmek, çalınan çocukluğunun, gençliğinin hesabını sormak, halkına, toprağına özgürlüğü yaşatmak için candan geçmiş gençler ve zavallı askerler, polisler. Daha kötüsü siviller. Her gün ölüm haberleri ama hala savaş çığırtkanlığı. O kadar normal ve basit ki ölüm… Savaş haberleri, spor haberleri gibi takip ediliyor. Hadi koyunlardan farkı olmayan yığınları geçelim, empatiyi ağızlarında sakız yapmış hümanistler, çok bilmiş çok görmüş çok yaşamış şiddet karşıtları hiç biriniz ölen bir gençle bir saniyelik bir empati yapmadınız, yapamazsınız, sizi aşar.

Bir kere varlık içinde yokluğu, yoksulluğu, imkansızlığı, ezilmeyi, ötekiyi anlamadınız. Düşman olan, ‘kötü’ olan, ezen ve ‘onurlu’ ezilen, ‘şerefli’ direnen hep başka yerlerde başka zamanlardaydı. Ama sizin yurdunuzda, sizin zamanınızda, burnunuzun dibinde hiç olmadı. İnsanlık abidesi kesilen taşlanası şeytanlar!

Barış bu kadar kolay, bu kadar zararsız, bu kadar yakınken akan kanların, zindanlarda çürüyen on binlerce insanın, ağıtlar yakan anaların, dağdaki oğlunun, kızının cenazesinin gelmemesi için her gün dua eden anaların ahlarından hepiniz sorumlusunuz.
Müslümanlara, İslamcılara özel bir giriş yapmak istemiyorum, kötü sözler çıkmasın ağzımdan, mürekkebe yazık…

Bir de Ali Şeriati, Malcolm X gibi öze dönüşçü devrimcileri okuyup duran, okuduklarını sanan, facebook’ta profil fotoğrafları yapan, twitter’da sözlerini paylaşıp duran, sabah akşam bunları konuşan İslamcı ve entel müslümanlar  var. ‘Suratına tükürürsün ya rabbi şükür’ der tiplemesi cuk diye oturuyor bu ölü kanıyla hayatını devam ettirebilen kenelere.

En basitinden bir misal; -bırakalım şimdilik X’in dini, siyasi, iktisadi görüşlerini, zaten o popülistler de X’in bu yönleriyle değil ‘müslüman’ ve ‘şehit’ etiketi hasebiyle oluşan popülaritesiyle ilgilenirler-
Kürt sorunuyla ilgili tartışırsın, egemen zihniyetini yıkmaya, gerçeklere perde aralamasına çabalarsın bu kendini anti-kemalist zanneden devlet akıllı Müslüman kardeşine, ‘Bana kaynak göster’  der, çok araştırmacıdır ya hani, gösterirsin ‘ama bunlar Kürt, PKK’lı, taraflı vs.’… Tarafsız kaynak ister, Türklerden gösterirsin, ‘Bunlar da taraflı’ der. ‘E biz kaynak olalım’, ‘Olur mu canım siz de yanılırsınız’ der, sırtını döner çünkü o ‘objektif’dir. Akşam evine gider facebook’undan bir söz paylaşır: ‘Eğer dikkat etmezseniz gazeteler, ezilenlerden nefret etmenizi, onları ezenleri ise sevmenize sebep olurlar – Malcolm X” Aval aval bakakalırsın…

Şimdi ağzımı açmayacaktım nerden geldi aklına X diyeceksiniz, odada resmi ve kitapları var. Ali çok seviyormuş. Şaşırdım görünce önce sonra ‘oh be’ dedim. Rahmetli X görseydi o da bir ‘oh be’ çekerdi. Olması gereken yerde.

***

Hapishanedeki kadın-erkek PKK’liler açlık grevi kararı aldılar. Uyarı amaçlı yapılan açlık grevi iki gün sürecek. Yarın sabah başlıyorlar. PKK lideri Abdullah Öcalan’dan 2 aydır haber alınamıyor, tecritte. Bu durum barışı çok daha büyük tehlikelere atacak, savaşı tırmandıracak, halkları birbirine düşman edecek bir uygulama olduğunu ifade ediyorlar. Doğru söylüyorlar. Bu barış düşmanlığına, bu savaşperestlere Kürtlerden başka ses çıkartan, sözü olan yok mu? Devleti ve her kesiminden milletiyle bu kadar kör vicdan olunur mu?

İnsan ne kadar çabalarsa çabalasın, yaşamadan yokluğu, yoksulluğu, çaresizliği, tutsaklığı empati yaparak tam anlamıyla anlayamaz, hissedemez. Nitekim  bu yüzden oruç tutuyor aç, susuz kalıyor ve nefsi hazlardan uzak duruyoruz. Dayanışmanın ilk şartı anlayabilmek, hissedebilmektir çünkü. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridi şimdi çok daha iyi anlıyorum. Beton tabut içinde ailenle, sevdiklerinle, avukatlarınla görüştürülmeden, iletişim-haberleşmeden yoksun yoğun baskı ve tahrik altında günler nasıl geçmez daha iyi anlıyorum. İnsan dışındaki canlılara yapılması dahi asla kabul edilemez bir vahşet olan uygulamaları insanlara uyguluyorlar. Trajikomik olan tarafı bu yöntemlerle ‘ıslah’ olacağımızı sanıyorlar.

***

Kuranın üzerine ‘GÖRÜLDÜ’ damgası vurmuşlar. Siz bakar bakar ama hiçbir şey görmezsiniz.

***

Tarık bir şiir ve hikaye yolladı. Saklamak isterdim ama imha etmek zorundayız. Özlüyorum Metris günlerini…

***

Zaten bir tane gazete geliyor normalde onu da tamamen keyfi uygulamalarla bir gün verip iki gün vermiyorlar. Dilekçe yazdık neden verilmiyor diye yarın sabah vereceğiz. Bu arada inşallah yarın defterim de iade edilir.

***

Hafif de olsa baş ağrılarım geri döndü artık.

Zeynep’i merak ediyorum. Ayda bir görüşe nasıl dayanacağım bilmiyorum, mektuplar da gelmiyor zaten. Gelen tek tük mektuplar da bir ay öncesine ait oluyorlar zaten.

***

Yarından bir beklentim daha var; sıcak su. Ben en son Metris’te yıkandım geçen hafta ama arkadaşlar iki haftadır yıkanamamışlar.

***

Baskın yapar gibi –gibisi fazla- içeri doluyorlar, saldıracakmış gibi dik dik bakıyorlar –ki ‘gık’ desek saldıracaklar- demir kapıyı var güçleriyle çarpıp, kilitleyip gidiyorlar. Çatlarlar, canları çıkar az biraz olsalar. Buna ‘sayım’ diyorlar. Özel A takımı gardiyanlarıymış, bildiğin işkence timleri.

***

Televizyonda ‘özgür ve cesur kadın’ nitelemesiyle kadınlığı, kişiliği ayaklar altına almış dişiliğini kimlik edinmiş bir et yığını gösteriliyor. E kadına değer verilecek ya, hangi çağda yaşıyoruz? ‘Yaşasın kadının çıplaklığı’ , ‘Yaşasın tüketen kadın’ ve ‘Yaşasın çalışan kadın’ sloganıyla gerçekten kadına çok değer veriyor kapitalizm ve çok önemsiyor modernizm! Tam da önümdeki gazetede yine aynı başlık var ‘Özgür ve cesur kadın’ altında dereden su içen silahlı kadın gerilla. Biri özgürce kişiliksizleşerek dişileşiyor, metalaşıyor sınırsız zaman mekan tanımaz çıplaklığı ve cinselliğiyle tam bir cesaret abidesi! Diğeri her hakkı gasp edilmiş, onlarca kere zincire vurulmuş olarak gözlerini açtığı hayata meydan okuyor, kırıyor zincirlerini, ‘köle olarak zillet altında yaşamaktansa özgürce ölürüm özgür dağlarda’ diyor. Duygusal zekası anasından, babasından, yardan, kardeşlerinden geçmesini engellemiyor ve meydan okuyor ordulara, egemenlere. Hangisi özgür ve cesur acaba?

Sömürü sistemlerinin(günümüzde kapitalizmin) ve sömürücülerin tarih boyunca en etkili silahlarından  biri kadın bedeni olmuştur. Kadına tükettiği kadar ve emeği sömürüldüğü kadar değer verilir. ‘Özgür ve cesur’ kadınlara verilen değer de arabaya verilen değerle aynıdır. Zira araba da değersiz değildir. Ne kadar ‘of be’ dedirtiyorsa, ne kadar yeni modelse ne kadar ‘temiz’ ve ‘az binilmişse’ o kadar değerlidir. Yani sömürücü düzende mal ve meta değerli olduğu için değerlidir kadın. Kadına verilen bu ‘değer’in kadını eve hapseden, yüzünü gözünü yani kişiliğini, kimliğini örten toplumdan soyutlayan, çocuk doğurma makinesi ve hizmetçi olarak gören, çok eşliliğe ve sübyancılığa dini alet eden,  Tanrı ve peygamberleri uçkuruna vize edinen bağnaz, egemenci, mülkçü zihniyetin kadına verdiği ‘değer’den farkı yoktur.

Oysa o çok kutsadıkları peygamberler ve kitaplar en karanlık dönemlerde ve yerlerde kadını aşağılayan bu ‘değer’lere savaş açıyor, neredeyse erkeği kadının hizmetine sokuyor, kadın ve erkeğin birbirinden ve eşit olduklarını ikrar ediyor, birbirlerinin dostları ve yardımcıları olarak ilan ediyor, kadınların babalarının ya da kocalarının adıyla anıldığı yani isminin dahi yok sayıldığı anlayışın egemenliğinde İsa’yı sadece ‘Meryem oğlu’ olarak anıyor ve yine erkek dinciliğini, ataerkilliği Meryem üzerinden topa tutuyor, fahişelere ‘namussuz’ diyen namussuzların kirli yüzünü ifşa ediyordu. Kitap ayrıca düzen ve toplum tarafından kadının sömürülmemesi, erkekle eşit ölçüde toplumda var olması ve kadının toplumda dişiliğinin değil kadın kişiliğinin ve kimliğinin ön plana çıkması, bedeninin bir sömürü ve ‘değer’ aracı olmaması için -güzelliğini değil- cinselliğini örten, koruyan, sömürtmeyen, tükettirmeyen mükemmel bir teklif sunuyordu.

Yoksulluk, yokluk, sefalet içinde çocuklar, bebekler diri diri toprağa gömülüyor. Kürt çocuklar, bebekler diri diri toprağa gömülüyor. Annesinin göğsünde süt bulamayan bebekler toprağa gömülüyor. Hayat kadını denilen hayatsız kadınlar, adaletsiz düzenin ve toplumun her gün yeniden öldürdüğü kadınlar, arka sokaklarda ve alemlerde nice kadınlar diri diri toprağa gömülüyor.

Siz namaz kılıp, içki içmeyerek ‘Salatı ikame’ etmiyor, salatı amuda kaldırıyorsunuz. O kadar temizsiniz ki içkili masaya oturmazsınız. İçki içeni dışlar, ilişkiyi keser, ‘kutsal haram’a uymayanların elini dahi sıkmaz, içki satan yerlerden alışveriş yapmazsınız. Ey kafasını toprağa gömmüş deve kuşları! Elbisenize maazallah içki bulaşsa hemen çıkarır yedi kere yıkamadan giymezsiniz. Aklınızı kullanmayarak en büyük pisliğe gömülmüşsünüz, bataklığın dibinde dişlerinizi temiz tutmayı marifet biliyorsunuz. Hangi peygamberiniz içkili ortama girmedi? Peygamberinizin hangi arkadaşları, yoldaşları içki içmiyordu? Ya da içki içenlere kitabınızın öngördüğü ceza ne, biz göremedik de? Cahil, uyutan, aldatan, aldanan dindarlığınız sahte kutsal farzlar ve haramlar üretiyor. O sahte kutsallara biz ve kitap ‘put’ diyoruz. O putları bir bir yıkacak ve en büyük putunuzun boynuna baltamızı asacağız. Gerisi size kalmış.

Acil ara: Duyuru yapıldı, yarım saat sonra iki hafta aradan sonra iki saatliğine sıcak su verileceğini ilan etti yönetim. İnşallah dediklerini yaparlar. Hazırlık yapmam lazım, saniyesi bile değerli. Yarın görüşürüz.

Özgür İnsan Günlüğü – 17 Eylül Cumartesi

Haziran 8, 2012 Yorum bırakın

Güne Tanrı’ma secde ederek, hiç kimseye bugün de başımı eğmeyeceğimi ikrar ederek başlıyorum. Gökyüzü aydınlanıyor. Türlü türlü böcekler saklanıyorlar artık. İlk defa burada gördüğüm farklı böcekler var, ilgimi çekiyor, inceliyorum. Yok yok yemek için değil : ) Açım, hem de çok açım genellikle ama henüz böceklerin yaşam hakkını gasp edecek kadar kadar değil. Hala çok kirliyim ve elbiselerim çürüyor gibi. Ama temizlensem ve temiz elbiseler giysem bile temizlik konusunda ancak % 50 gibi bir verim sağlanır. Bu ortamda, bu koşullarda, bit pire içinde  iki haftada bir yıkansan elbise değişsen ne yazar. Bu arada dün nihayet nevresim takımı getirdiler bana. Unutmuşum yazmayı. Beyaz ve kefen kumaşından oluşuyor bu nevresim takımı. Neden diyeceksniz, çünkü odamıza ve üzerimizde uygulanan ‘yaşayan ölü’ politikasına uyum sağlaması için. Zaten yazacaktım yeri gelmişken bunu da belirteyim. Tavan tam anlamıyla bir tabutu andırıyor, andırmaktan ziyade bildiğin tabut ama betondan. Yatıp kalkarken kendini sürekli tabutta hissediyorsun, bakıp bakıp gülüyorum.

***

Artık zindanı akademiye çevirmenin vakti. Planlı olmalıyım.

***

Dişimi fırçalayacağım önce, unutuyorum hep. Sonra da gökyüzüne uzanacak ve ‘zafer barışındır’ diyecek sağ elim, kınalı elim.

Bu arada Metris’te hücredeyken hapishane koşullarına kavuştuğumda  az da olsa içeri kına sokabilme ihtimalini düşünüyordum. Şu an o ihtimali düşünmeye bile gülüp geçiyorum : ) Kalem-kağıt zor zor alıyoruz, kitap için ne mücadeleler veriyoruz kınası kaldı : )

Söz uzadı ama laf lafı açıyor. Son olarak yine Zeynep’le görüşte anlaştık ben çıkana kadar o serçe parmağını kınalı tutacak benim yerime, biraz olsun rahatladım. Üzülüyorum, parmağım 10 senedir nice savaşlar, afetler atlattı ama kınasız kalmamıştı. Tırnağımın ucunda, yarısından daha az bir kısmında kaldı kına. 1-2 haftası var.
Bu sefer bıraktım kalemi.

Tutsaklık ekin zamanı, ne kadar ekersen hasat zamanı o kadar biçersin.

***

Güzel bir şey oldu; öğle arası havalandırmaya çıktığımda betonların ortasında ufak yeşil bir yaprak çıkmış. Artık hergün damla damla sulayacağım : )

***

Saçlarım çok kötü dökülüyor günlerdir. Bir ay daha böyle giderse kestireceğim maalesef. Sakal yolmalarım hiç durmadı zaten, saç-sakal gidecek sanırım.

***

Kalemi bu kadar fazla kullanacağımı hatta kalemler bitireceğimi hiç düşünmezdim. Klavyeye ve tuşlara o kadar çok alışmışımki. Hatalı yazdığımda elim silecek bir tuş arıyor ama yapacak tek şey üstünü karalamak. Ya da aklıma gelen bir şeyi daha önce yazmış olabileceğimden şüphelenince ellerim ctrl-f arıyor, ama yapacak çok bir şey yok saksıyı çalıştıracaksın. Yazımı eskiden kendim dahil kimse okuyamıyordu ama geliştirdim tabiî ki zora düşünce, belki hala kimse okuyamaz ama ben okuyabiliyorum. : )

***

Sigaraya dur diyorum. İradeyi güçlendirmek için güce güç katmak için taviz vermeyeceğim. Katkı sunmadığım aileme sigara için yük olamam. Zaten kalem-kağıt dışında bir şey alamıyoruz, para kabul etmeyeceğim artık. Görüşlere de ayda bir gelsinler, kapalı görüş zaten diğer üçü. O kadar yol gelecekler, iki saat sürüyor sanırım, bir de yol masrafları. Bir aylık kira çar çur oluyor. Görüş sabah 9-10 arası olduğu için sabahın köründe yola çıkmaları araç bulmaları gerekiyor koştura koştura ki çok zor. Ne için; yarım saatlik cam ve parmaklık ardı telefonlu görüş için. Bu, şehirden uzak, kırsal alanda bulunan ve içindeki tutsakların ailelerinin hepsinin şehir dışından hatta çoğunun bölge dışından geldiği hapishanenin görüş saatinin 8 değil de 9 olmasına çok şükretmeli ve yönetime teşekkür etmeliyiz!

***

Tapınıyorum, kıbleyi nerden biliyorsun diyorlar. Kıbleme yönelişimden dolayı buradayım zaten, biliyorum merak etmeyin dedim. TEM’deki hücremde secdedeyken polis geldi. ‘Kılma kılma kıble tam tersi’ dediğinde ‘aynı kıbleye yönelmediğimize sevindim’ dedim. Hücredeki kamerayla her saniyemi takip ediyorlardı. Adli tıpa giderken birbirimize girmemize ramak kalmış polisle tartıştığımız ve o çok dindar polisin ağza alınmayacak küfürlere sarılarak tartışmayı tehditle sürdürdüğü önemli konu da ‘namaz’dı. Namazınız batsın!

Metris’te gardiyana kıbleyi sorarak hata yapmıştım zaten. (Kendim için değil Tarık için sormuştum aslında) ‘Türk’ ve ‘Müslüman’ olduğumu öğrendikten sonra ilişkilerinde biraz daha dikkatli olmaya başlamış, samimileşmiş ve yumuşamışlardı. ‘Terörist’ler içinden bile ‘Türk-müslüman’a ayrım yapıyorlar. Burada da böyle bir iğrençlik görmek istemiyorum, zaten sınırdayız, her an her şey olabilir.

Zalimler, firavunlar, haman, Karun ve yandaşları kendileriyle baş başa kaldıklarında ‘vay be biz ne kadar suç işledik, ne kadar kötüyüz, şunlara biraz daha zulmedelim’ gibi hem suçlu hem mağrur düşünceler içinde değillerdir. Hepsi kendilerine göre haklıdır, doğru olanı yapıyorlardır, onlar çok şey biliyorlardır. Tasavvurları çarpık, muhakeme yetileri amuda kalkık durumdadır. Aynı durum egemen toplumun bireyleri için de geçerlidir. Nitekim Metris günlerinde bu defterde sözünü ettiğimiz lümpen, entel(lektüel), kitapperest, çok araştırmacı çok bilmişçiler bu sınıfa mensuplardır. Aklı alınmış beyincikleriyle empati yaptıklarını, objektif olduklarını, belgelerle konuştuklarını ve rahat evlerinden işyerlerinden, okullarından, sosyal ortamlarından, kafelerden ve bilgisayarlardan gerçekleri daha net kavrayabildiklerinden emindirler. Oysa popülarite tek amaçları popülizm tek tanrılarıdır. Masum olduklarından ve iyi insan olduklarından hiç şüpheleri yoktur. Bugün küfredip, iftiralara aldırıp, yüzlerine bakmayıp,  on sene sonra övecekleri, şakşakçısı olacakları çoktur yani. Zavallı korkak, toplum tapıcı egemen piyonları…

Sayfalar doldu iyice, yazacak sayfa da kalmayacak. Umarım yarın sayfalara yazacağım son yazılarımı yazarım ve pazartesi günü Metris defterimi alır ve oradan devam ederim.

***

Hafta sonları çok sakin geçiyor, gardiyanlar az, sorun az. Sayımlara gelip gidiyorlar işte.

Burası çok sessiz, Metris gibi şehirde değil. Metris’te araba ve uçak sesleri hiç durmuyordu. Burada sessizlikler sadece saldırılarda bozuluyor.

***

Uykum yok ama uyumalıyım, sayımda uyanık olmak gerekiyor çünkü, uyandıktan sonra yarım saatlik bir uykudan uyanmış olsam bile uyuyamıyorum bir daha. ‘E gün boyu işin ne uyursun’ deme, artık planlı programlı yaşıyorum, bozmam. Her anımı doldurdum. 24 saatin 7 saati boş. O da uyku, yemek ve voltayla gidiyor. Huzurluyum, bu günler için ne kadar şükretsem az.

***

Uyuyorum can, iyi geceler…

Özgür İnsan Günlüğü – 15-16 Eylül

Mayıs 9, 2012 1 yorum

Bugün 15 Eylül Perşembe,  saat 11

Daha önce Salı gününe ait Özgür Gündem Gazetesi geldi çatıdan, okudum. Benle ilgili yapılan basın toplantısının haberini gördüm. Dava sürecini etkileme şansı çok az olsa da barış talebinin zindanlara mahkum edilmesine karşı anlamlı bir tepki olarak önemli benim için. Daha önce de belirttiğim gibi derdim/davam Muhammed Cihad’ın özgürlüğü değil, barışın özgürlüğü. Barışın özgürlüğü bağlamında böyle anlamlı bir tepkiye vesile olmam huzuruma huzur katar. Hapisteki en mutsuz ama en huzurlu günlerimi geçiriyorum. Nitekim asıl ve gerçek olan huzurdur, mutluluk değil.

Aklını kullanan, büyük işler yapmanın değil gerekeni yapmanın derdindedir. Büyük işler peşinden koşan büyük işler başarsa bile tattığı mutluluk onu asla tatmin edemez. Ama doğru olanın gerekeni yapmak olduğunu bilenler ve gerekeni yapanlar fazlasıyla tatmin olur ve huzur bulurlar. Buna rağmen Tanrım mutluluğu da yaşattı dönem dönem. Şükrettim. Ama çok mutlu olduğumda tedirgin olur, biraz huzurum kaçar olurdu. Aşk ve sevgi gibidir mutluluk ve huzur. Aşk ve mutluluk film gibi sahte ve soyuttur, izler ve avunmaya çalışırsın ama asla tatmin etmez. Sevgi ve huzur gerçektir, yaşarsın, tatmin olursun. Mutluluğunu elinden alabilirler ama huzurunu alamaz bilakis çabalarıyla huzuruna huzur katarlar. Böyle bir saadet için yapılması gereken şey aklın rehberliğinde gerçeği yaşamak ve yaşatmak, inanmaktır.

Sevgi ve huzur akla, akleden kalbe bağlıdır. Sermayesi inançtır, bilinçtir. Zira kalp ancak akılla, aklederek edindiği gerçeklerle ve en önemlisi erişebilirse edindiği Tanrısal bilgelikle mutmain olur. Aşk bir hastalıktır, iradesizlik hastalığıdır. Şöyle ki; hayat yolunda aklını rehber edinerek ilerler ve aklını kalp, duyu ve bilincinle desteklersen gerçeklere doğru yol alır ve gerçekleri seversin. Bu sana huzur verir. Tüm dünya birleşse sana karşı, en ağır işkenceler altındayken bile senden huzurlu kimse olamaz. Aşk, hayat yolunda aklını değil de aklı kalbin arkasına atarak ve kalbi akıldan soyutlayarak rehber edinilmesiyle, bir iradesizlik hastalığı olarak zuhur eder. Aklın bulgularını, gerçekleri değil, kalbinin götürdüklerine, duygularının, dürtülerinin ‘doğru’larına değer verirsin. Gerçeklere kör oluşuna, ‘doğru’larına tutkuyla bağlanışına ulaşmak, kavuşmak hırs yapar ve sen aslında o hırsa aşık olursun, sahip olmak istediğinin kölesi olursun. Ulaşır, kavuşursan kendini ne kadar kandırabilirsen kandır acı gerçeği fark edecek ne kadar aptallık yaptığını anlayacaksın. Aşk bitecek ve sevgi –gerçeğe paralel olarak- var mı yok mu belli olacak. Elde az biraz sevgi varsa kanaat ede ede yola devam eder, acı gerçeğini kabullenirsin. Yok doyumsuzluğa devam edersen yeni aşklar, yeni tutkular yeni mutluluklar seni bekler. Ve asla huzuru tadamazsın. Kalp aynen güç gibi aklın kontrolünde olmadığı müddetçe helak eder, tarumar eder seni. Sahip olman işe yaramaz.

Nitekim Tanrı mesajlarında yüzlerce akıl, sevgi, huzur vurgusu vardır. Tanrı isimlerinden olan ‘sevgi’ aynı zamanda özünde ve eylemselliğinde ‘merhamet’ olarak tecelli eder.

Şeytan üçgeninde her tür tahakküm aracı, aşk ve mutluluk yer alırken Tanrı üçgeninde akıl, sevgi ve huzur vardır.

Tanrısal metinlerde yüzlerce kere ‘sevgi’ geçmesine rağmen ‘aşk’ asla geçmez. Şiddetli sevgi dahi ‘aşk’ olarak değil ‘sevginin en şiddetlisi’ ve ‘şiddetli sevgi’ olarak tanımlanır. Bütünsel olarak bakıldığında zaten akılsız kalbe pirim verilmediği ve yerildiği de rahatlıkla görünecektir. İyi niyet ve samimiyet kavramları da bu konuyla aynı paralelde işlenmelidir. Tanrı’ya göre aklı saf dışı bırakanların, iyi niyetlerinin, samimiyetlerinin beş paralık değeri yoktur. Velev ki iyi niyetleri, samimiyetleri onları doğru saflara, doğru eylemlere götürmüş olsun –ki çok zordur- yine de geçersizdir.

‘Ameller/eylemler niyete göredir’ anlayışının sözlü olarak Muhammed peygambere dayandırılması, bu anlayışın en birinci derslerde, en baş köşelerde yer ettirilmesi ve hadis usulünde tam puan alması mezheplerin genel kanaatinde üst düzey değer verilmesi Müslümanların din anlayışına bağlı olarak içinde bulundukları sefaleti, geri kalmışlığı, helak olmalarını anlayabilmek için çok ufak bir tüyodur. Her safta ‘iyi insanlar’, ‘iyi niyetli, yardımsever, fedakar’ insanlar vardır. Önemli olan erdemli insandır, akıllı iyi insandır, sorumluluk bilincine sahip insandır.

***

Yemek, maalesef sigara ve sonra haber izleme ve sonra kitap arası

***

Kitap okurken gardiyanlar geldi. Kuran’ı getirdiler. Defterim ve notlarım yoktu, sordum, ‘defter olsa bana gelirdi ama yok, istersen dilekçe yaz’ dedi. Korktuğum olmaz inşallah, olursa onlar korksun.
***

Akşam oldu. Yemek yedik, arkadaşlar burada da yiyemiyorlar yemekleri, yemeğe benzer bir yanı yok çünkü. Dolayısıyla ben yiyorum üç kişiye verdikleri tek kişilik yemeği : )

Burada da doymam mümkün değil. Üçümüze verdikleri yemekle ancak doyuyorum. İnsan muamelesi görmediğim/görmeyeceğim gardiyanlarla muhatap olup kantin fişiymiş, talepmiş, listeymiş derken nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir girişimi düşünmüyorum şu an. Ne varsa idare edeceğim artık.

***

Yavaş yavaş düzene giriyorum, bu hafta bittiğinde artık yeni hayatımın düzeni planı oturmuş olacak. Duygusallığa pirim vermemek gerekiyor. Bu konuda kendime güveniyorum. Yaşananlar ayrı bir duygusallık katıyor, özlemler ayrı, F-Tipi ayrı bir duygusallaştırıyor insanı. Önüne geçmez ve ciddi bir planlamayla yeni hayatıma yön vermezsem işte o zaman burası dayanılmaz bir yer olur, yenilirim. Bu yüzden elimden geldiğince diyorum, çünkü her ne kadar hayatımda bu kararı uygulamam kolay olsa da benim için – zira geçmişimde aklımın kalbimi bastırdığı çok tecrübelerim oldu ve artık kalbim ve duygularım tamamen aklımın kontrolünde- bir patlama olmaması için ara ara gözlerden sızıntıyla kalbi rahatlatmak gereklidir. Artık yalnız ve hücrede değil, bir odada üç kişi kaldığımız için bu rahat rahat olmayacak. Ben hep gülerim çünkü tanıyanlar bilir : ) Dolayısıyla sızıntı olabilecek tek yer bu satırlar, kendimle baş başa kalacağım tek yer ve tek zaman.

***

Sayım için gardiyanlar içeri girdi, aslında giriyorlar mı basıyorlar mı tartışılır, yerde duran paspasın sapını aldı. Mehmet ‘O bize lazım’ dedi. Gardiyan bağırarak ‘Neyse ne o zaman burada durmayacak’ dedi ve odadan dışarı attı sapı. Zor durdu arkadaşlar, en ufak bir tepki verilseydi sonuç kötü olacaktı. Bu akşamı da atlattık.

***

Ağır disiplin cezaları alacaklarını bile bile slogan atıyor bazıları. Burada Metris gibi marşlar, şarkılar, sloganlar yok. Hele bir olsun…

Sıcak su ne zaman gelecek bilmiyorum ama çok kötü kokuyorum. Tek olsam hiç sorun değil ama yalnız değilim. Dişlerim için sevinmiştim hapiste olduğuma : ) Gayet iyi gidiyordu, kısa sürede faydasını görmüştüm hatta ama burada fırçalamadım daha. Yarın sabah su olursa fırçalayacağım.

Evet, artık kitaplara ve sonra tefekküre doğru…  şimdilik son vereyim yazmaya.

İyi geceler can…

İyi geceler canlar, yoldaşlar…

İyi geceler anne…

Barışa özgürlük dileklerimle…

———————————————-

Bugün 16 Eylül Cuma

Duygularımı değil, düşüncelerimi ve yaşadıklarımı aktarmaya devam edeceğim. Burası –duyduğuma göre- henüz 10 senelik bir yapı olmasına rağmen 60-70 senelik bir inşa gibi ‘yüksek güvenliği’ dışında her şey onuncu sınıf. Ne kadar disiplinli bir temizlik içinde olursan ol bu imkan(sızlık)larla kişinin ve odanın temiz olması mümkün değil.

Bugün sabah dilekçemi verdim ve etkisini öğleden sonra gösterdi. Düşünce notlarımı aldım ve defterin incelemede olduğu söylendi. Umarım o deftere bir şey olmaz, zira senelerin emeği tek nüsha olan el yazma kitaplara imha kararı çıkartıyorlar, bazen kararsız yok ediyorlar.

12 gündür hala sıcak su yok, normalde haftada iki saat veriliyormuş üç kişinin yıkanması ve çamaşırları için. İki gün daha gelmezse iki haftada bir olacak. En son bir önceki pazartesi vermişler çünkü. Bu iki saatte de normal bir süreç yaşanmıyormuş zaten.Suyun altındayken birden kesip soğuk su şokuna girebiliyor ya da tam tersi soğuğu kesip sıcağı kökleyerek başından aşağı kaynar su döküveriyorlarmış. Eziyet ve psikolojik yıpratma, çökertme.

***

Geldiğimden beri konuştuğum şey bugün yaşandı. Hapishane sevklerinde kullanılan ringler.. Ringdeyken bile arkadaşlarla konuşmuştuk. Sekiz buçuk saat iki büklüm ve bağlı bir şekilde kusmukların içinde kilitli ring hücresinde bekletilirken kapılara vuruyor ama sesimizi duymuyor, duymazdan geliyor, oyunlarına devam ediyorlardı. Bir tanesi cevap vermiş ve boşuna bağırmayın, vurmayın, istesek de bir şey yapamayız, hücre anahtarı komutanda o da yok, yemekte’ diyerek terslemişti. Nasıl cevap verdiğimi buraya yazamam. Araba alev alsa cayır cayır yanacağımızı konuşmuştuk.
Ve bugün 5 mahkum cayır cayır yandı sevk ringinde. Er geç sizi de yakacak, kavuracak ateş!

***

Sigara ve çay, kitap ve tefekkür…

***

Hala tek bir mektup alamadım, alacak mıyım/alabilecek miyim bir gün bilmiyorum.

İçimde kaldı valla…

Elbet ‘öldürmeyen acı güçlendirir’ öldüreni de yaşatır bizi can…

***

Ahmet Kaya’yı dinliyorum sonunda : )

Özgür İnsan Günlüğü – 14 Eylül (Tekirdağ F-Tipi Sevk)

Nisan 18, 2012 Yorum bırakın

13 Eylül’ün devamını getirmek isterdim ama fırsat olmadı. Detayları anlatacağım. Bugün 14 Eylül. 12 Eylül yıldönümünde 12 Eylül zihniyetini bir kez daha anladım, yaşadım. 28 Şubat sürecinde ailece yaşadığımız gibi. Tekirdağ 2 Nolu F-Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza-İnfaz Kurumu’na sevkim/sürgünüm gerçekleşti.

Gardiyanlar tarafından jandarmaya eşyalarımla birlikte teslim edildim. Eşyalarım ve ben –çıplak olarak- didik didik arandık. Kelepçelendik, hayvan muamelesi dahi görmüyorduk. En geç 8 olmuştur saat, ringlere yerleştirildik. Ben, Tarık, Abdullah ve Fatih diye bir arkadaş (sol koğuştan, sporda tanışmıştık). Hapishane koşullarımız ayrıcalıklı olduğu gibi ring ve sevk koşullarında da oldukça ayrıcalıklı muamele gördük. F-tipine geldiğimde sevk denilen sürgünden ve sevkimizin sorumlu komutanından şikayetçi oldum. Ama şuan burada yaşadıklarımdan sonra ringi ve sevki şikayet etmemim basitliğini ve anlamsızlığını fark ettim.

Bir metre genişliğe ve uzunluğa sahip bir kutu içine altı tane koltuk sığdırmışlar ringte. Ve bu ufacık her yeri kapalı yere bizi eller kelepçeli olarak soktular. Dizlerim sığmadı iki büklüm oldum. Normalde bir buçuk saat sürdüğünü biliyordum ama yine de sordum ne kadar sürecek diye ‘iki saat’  dedi Metris gardiyanlarından biri. Yol boyunca sürekli sağa sola sapıyor ve duruyorduk. Bir kaç saat sonra durduk ‘geldik nihayet’ dedik, perişan haldeydik. Meğer orası Silivri cezaeviymiş. İki kişi daha soktular kutumuza. Biri epey yaşlı, adı Burhan, beni tanıdı. Televizyon ve gazetelerden  takip ettiğini, benim için çok üzüldüğünü söyledi ve birkaç defa ‘yavrum sana nasıl kıyıyorlar’ dedi içli içli ve ekledi ‘sana mektup yazacağım’ diye. Sevinirim Burhan amca dedim. Meğer kendisi müebbetlikmiş, baygınlık geçirdi. Tarık iki kere kustu, sonuçlarını tahmin edemezsin. Yolda saatler geçmeye devam ederken durduk yine ve yine sevindik geldik diye. Jandarma komutanlığıymış. Yemek yemeleri, sohbetleri, maçları, dinlenmeleri iki saat sürdü. Kapılara vurduk, bağırdık duyan olmadı. Hepimiz baygınlık-uyku arası bir haldeyken hareket ettik yine. Saatler geçti. Nihayet geldik, bitmiş bir haldeydik. Her yerim ağrıyor, başım zonkluyordu. O saatlerin nasıl geçtiğini düşünmek bile işkence.

Beni ve Tarık’ı çağırdılar önce, aldılar bizi ama kısa süre sonra ikimizi de ayırdılar. O zamandan beri görmedim hiç birini. Neredeler, nasıllar bilmiyorum ve merak ediyorum. Neyse Tekirdağ 2 Nolu F-Tipini ününü duymuştum ama jandarmadan ve sevk zulmünden kurtulduğum için seviniyordum. Boşunaymış, her şey yeni başlıyormuş. Gardiyanların bakışları, konuşmaları, emirleri düşmana değil , hayvana değil, cansız mala karşı yapılmayacak biçimdeydi.

Bekletilirken saati sordum, sevkten şikayetçi olacağım, olmayı düşündüğüm için, ’ne yapacaksın saati, artık senin için saat, zaman yok ‘dedi biri, diğeri de ‘oradan saat kaç tane çıktınız’ dedi, sekiz dedim. ‘İki saat sürdüğüne göre saat şuan 10’ dedi ve hepsi güldü. Saat 16:30’du ve İstanbul-Tekirdağ arası sevk 8.5 saat sürmüştü. (Saati hücreye girince öğrendim, 17 idi yeni, 3 kişilik hücremize girdiğimde)

Hücreye sokulana kadar her an saldırmalarını bekledim. Bir bahane, bir sebep istiyorlardı ama vermedim. Biraz tipimden dolayı çekinceleri olduğunu hissettim, onlar ne kadar hissettirmemeye çalışsalar da. Hücreye sokulmadan bir hoş geldin dayağı yemeyen nadir kişilerden biriyim Tekirdağ 2 Nolu’da. Saldırı dışında her tür alçaklığı sergilediler pervasızca. Altı kere arandım yine didik didik. Eşyalarımla birlikte bir kez daha çıplak olarak arandım. Metris’ten getirdiğim eşyaların çoğuna el konuldu. Kuran, günlüğüm ve düşünce notlarım incelenmeye alındı, ne zaman verileceği belli değil. Ya da verip vermeyecekleri. Bu satırları hücredeki boş kağıtlara yazıyorum. Sürekli rencide etmeye çalıştılar ve tepki vermemi beklediler saldırmak için. Hiçbir tepki vermedim, verecek takatim, halim, psikolojim yoktu. Ama olsaydı da onlara saldırı imkanı vermeye niyetli olmazdım. Hiçbir kuralın, hukukun, insanlığın, iyi niyetin olmadığı ilk iki dakikada anlaşılıyor zaten. Önce burası 2011 Türkiye’si olamaz dersin ama aslında buranın T.C’nin gerçek yüzü olduğunu anlaman uzun sürmez. Sonradan öğrendiğime ve zannettiğim gibi bana iyi davranmışlar.
Bin bir zorlukla ve baskı altında hücremize getirildim. Hücre arkadaşlarımla tanıştım. Biraz rahatladım ama nerede olduğumu anlamaya anlamaya ve iki hücre arkadaşımın anlatmaya başlamasıyla zorlu günlerin beklediğini anladım. Aslında kaldığım yere artık hücre değil oda diyebilirim. Ufak bir TV’si, mini buzdolabı, gün içinde açık olan –Metris’e göre çok daha küçük olsa da- avlusu ve iki arkadaşla yaşayacağım bu yere oda diyebilirim. Sular kesikti ilk geldiğimde, hala kesik. Sürekli kesiliyormuş böyle. Sıcak su haftada bir gün iki saat veriyorlarmış ama ne zaman olduğu belli değil. Mektuplar –gelen ve giden- çoğu ulaşmıyormuş. Göreceğiz.

***

Yazım yarıda kesildi, odaya gardiyanlar doldu ve ‘ziyaretçin var’ dediler. Çok şaşırdım, arkadaşlar da sessizce ‘ziyaret vakti değil heval’ dediler. Her halükarda yapacak bir şey yoktu. Çıktım, gardiyanlar arasında yürürken her şeye hazırdım. İyi davranıyorlardı. İyi davranıştan kastım sert, baskıcı ve hakaretvari  hal hareketler yoktu. ‘Şuradan, buradan’ diyerek yol gösteriyorlardı. Ziyaretçi bölümüne geldik. Gerçekten ziyaretçim vardı, çok şaşırdım ve sevindim. Zeynep ile bir iki dakika sonra konuşacak olma, ziyaretçimin Zeynep olma ihtimali heyecanlandırdı. Oturttular görüş kabinine, ahizeyi verdiler ve parmaklıklı camın karşısına kimin geçeceğini beklemeye başladım. 10 saniye sonra Zeynep’im karşımdaydı. Telefonla konuşmaya başladık, biraz o anlattı biraz da ben. Koşullarım ve yaşadıklarımla ilgili hiçbir şey söylememeyi tercih ederdim üzülmemeleri için, ancak zaten herkes böyle yaptığı için cesaret buluyorlar. Birkaç şeyden bahsetmek zorunda kaldım ve avukatın gelmesini istedim. Şunun şurasında birkaç ay daha hatırlanır sonra unutulurum. Bu süreci kendim için değil 12 Eylüllerin, 28 Şubatların zihniyetiyle hesaplaşmak için elimden geldiğince iyi kullanmalıyım.

Tekirdağ F-Tipiyle ilgili daha yazacak çok şey var ama bunları önümüzdeki günlerde yaşaya yaşaya, şahit ola ola anlatacağım. Umarım bu sayfaları buradan çıkarabilirim. Ve umarım günlüğüm ve düşünce notlarım da sağ salim iade edilir. Zira el yazısıyla senelerce emek verilerek yazılmış tek nüsha kitapların imha edilmişliği var.

***

Zeynep gönderilen mektupların geri döndüğünü söyledi. Metris’e neden mektup gelmediğini anlamış olduk. Yeni posta adresimi duyurmalarını ve mektup gönderenlerin APS ile göndermeleri gerektiğini belirttim. Mektuplar bir ay içerisinde ulaşmaz ya da geri iade olmazsa –burada geri iade de olmuyor, direk imha- soruşturma ve şikayet süreçleri başlatmak gerekiyor. İşe yaramayacağını bile bile…

Kısacası bu yüksek güvenlikli F-Tipinde çektiğin ceza hapis olmak değil. Hapsedilmek çekilenlerin en hafifi. Her şey, her uygulama işkenceye dönüşmüş.

***

Yukarıdakiler dışında görüşte konuştuğumuz pek çok şey oldu ama her güzel rüya gibi uyanınca hepsini hatırlayamıyorsun. Unutup aklıma sonradan gelen mevzular olursa yazarım bilahare.

***

Görüş bittikten sonra aramalardan geçiyor, odama getiriliyordum. Uzaktan bağrışmalar duydum. Sonra yakınlaştı. Gözümle bir şey göremiyordum, zaten önümden başka bir yeri göremezdim, bakamazdım. Sağa sola bakmak her türlü müdahaleye imkan verebilir zira. Zaten dönüşte o giderken ki ‘iyi hal’den eser de kalmamıştı gardiyanlarda. Sesler netleşti, bir tutsak dövülüyordu, dövülürken de slogan atıyordu; ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek!’
Hızlı bir muhasebe yaptım, destek versem mi vermesem mi diye, ki tam karar veremeden (sloganla destek vermeyi düşünüyordum) , karar vermeme gerek kalmadan apar topar çekiştirilerek uzaklaştırılıp odama getirildim. Onunla beraber slogan atsaydım benim de temiz bir elden geçirileceğimi ve disiplin cezasıyla en az üç ay görüş yasağı cezası alacağımı söyledi arkadaşlar. Ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar bireysel tepki vermiyorlarmış arkadaşlar. Sadece saldırıya maruz kalanlar hem pasif direnişe geçmek hem de seslerini duyurmak için slogan atıyorlarmış. Asla fiili karşılık vermiyorlarmış. Verenlerin kolu, bacağı, kafası kırılıyormuş ki dışarıdayken duymuştum kırılanları.

***

Ben artık yine önceki günler gibi normal günlük formatına geçmek istiyorum. Yoksa dünü anlata anlata bugüne gelemeyeceğim. Unuttuğum şeyleri önümüzdeki günlerde, aylarda tekrar yaşarım ve yazarım elbet.

Özgür İnsan Günlüğü – 13 Eylül Metris (Sevk)

Nisan 9, 2012 1 yorum

12 Eylül’ü geride bıraktım, 13 Eylül’ün ilk saatleri. Bu gece uyumamı bekleme can.
Hangi gece uyudum ki sahi. Bir sigara daha yakıyorum. Sen de sesine hasret kaldığım Ahmet Kaya’nın şarkılarını dinle, şarkılarımızı. İkimiz, hepimiz için…

***

İsmail ve Ahmet kıbleyi sordular bağırarak, tarif ettim; bize her yön kıble.

***

12 Eylül bitti mi diyorlar.

***

Bu gece kalbim aklımı bastırıyor.
Duygularımın izinden yol alıyorum gece yürüyüşümde.

***

Ne mutlu uyuyabilenlere…

***

Ama barış yurdu uyuyamayanların eseridir.
Uyuyamayanlar gerçeklerin esiridir.
Uyutmaz gerçekler, rahatsız eder, bedel ister.
Ve özgürleştirir, her gerçekle daha da özgürleşirsin. Özgürleştikçe bedeller büyür. Uyuyamamak bu işin başıdır. Öyleyse görünenin ardındaki gerçeği söyleyelim;

Ne mutlu uyuyamayanlara!

***

Gün doğuyor. Metris’te son kere tapındım.
Senden başka hiçbir otorite, hiçbir üstün merci tanımıyorum Tanrım.
Varlığım kula kulluğa (şirke) karşı mücadeleye armağan olsun.

***

Sabah sayımı hazırlıkları başlamadan gelip almaları lazım. Yani birazdan.
Tüm eşyalarımı toparladım ve poşete yerleştirdim. Dışarıda sadece bu yazdığım defter ve kalem kaldı. Gardiyanlar geldikten sonra som cümlelerimi yazıp veda edecek ve iki-üç saat sonra inşallah Tekirdağ’da buluşacağız.
Artık Zeynep’le, ailemle aynı şehirde olmayacağız.
Bir yüzüğün benim için bu kadar anlamlı ve değerli olacağı aklıma gelmezdi.

***

Ve geldi gardiyanlar; ‘hazırlan, gidiyorsun’
Yazmak istediğim çok şey var ama acele etmeliyim. 1-2 dakika sonra gelip alacaklar.
Elveda hücrem, elveda Metris, elveda İstanbul.
Zorlu günler merhaba.
Gardiyanların ayak sesleri geliyor. Hücremin penceresine yaklaştım, bağırarak hevallere sloganla veda ettim ve ekledim;
Yarın barış yurdunda özgürce buluşmak üzere…