Arşiv

Posts Tagged ‘kadın’

Zillet bizden uzaktır!

Ekim 10, 2016 Yorum bırakın

karbala_panaflex_design_3_by_syedazainab_sa-d825ps1Bir yanda inkar, tuğyan, zulüm ve husumet diğer yanda hak, hakikat, direniş ve muhabbet
Bir yanda saray ve biat eden çoğunluk, diğer yanda çadırlar ve boyun eğmeyen özgür insanlar
Bir yanda 5 vakit namaz kılanlar, diğer yanda gece gündüz salat edenler
Bir yanda erkeklerin koca ordusu, diğer yanda kadınlar, erkekler, çocuklar, gençler, yaşlılar
Bir yanda karılarının yüzüne kapıyı vurup cariye avına çıkanlar, diğer yanda kocalarının yüzüne kapıyı vurup direnişe katılanlar
Bir yanda yeşil bayraklı tekbirler, diğer yanda kızıl bayraklı heyhatlar
Bir yanda Hz. Muhammed S.A.V efedilerinin büyük ümmeti, diğer yanda Muhammed’in canları, yoldaşları, arkadaşları
Bir yanda Fırat’ı bağlayan, susuz bırakanlar, diğer yanda susuz kalsa da teslim olmayanlar
Bir yanda cesetleri şehir şehir teşhir eden, at arkasında sürükleyenler diğer yanda taşı toprağı can bilenler
Bir yanda sesin ve kılıcın gücü, diğer yanda sözün ve inancın
Bir yanda götürenler, diğer yanda bölüşüp minnet eylemeyenler
Bir yanda zulmü, saltanatı, ganimeti din iman bilenler, diğer yanda sevgiyi, adaleti, barışı hak yol bilenler
Bir yanda ‘bizden değilse vurun kafiri, zındığı, asiyi!’, diğer yanda ‘kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana!’
Bir yanda ifsat, israf, silah ve silah, diğer yanda bir hırka, bir lokma ve bir silah
Bir yanda ‘herkes gider kârına’, diğer yanda ‘bugün buldum bugün yerim Hak kerimdir yarına’
Bir yanda kurban kesenler, diğer yanda kurban olanlar…
Aşura’dan her güne, Kerbela’dan her yere;
Heyhat minez zille! Zillet bizden uzaktır!

Her gün Aşura, her yer Kerbela!

Reklamlar

Hıdırellez / Hızır İlyas

Mayıs 6, 2015 Yorum bırakın

Hıdır/Hızır yeşil insan demektir. Gittiği yeri, yetiştiği yeri ab-ı hayatla(hayat suyu) yeşillendiren, cennete çeviren, su gibi aziz olan biri olduğu için Hızır denilir. Bir temsil ve metafordur, yaşam biçimidir.

Hıdırelleze dair Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Orta Asya’nın, İran, Yunanistan hatta bütün Doğu Akdeniz halklarının ve bu coğrafyalarda yoğrulmuş türlü kadim inançların atfettiği nice rivayetler, inançlar, değerler, mitler, efsaneler vardır. Hepsi birbirinden anlamlı ve saygın olmakla birlikte Hıdırellez de öncelikle bir doğa bayramıdır.

Bahar aylarında doğa bayramları sıklaşır ve hepsi ‘doğanın uyanışı, baharın gelişi’ denilerek geçiştirilir. Oysa her biri bir evredir. Mart’la cemrelerle beraber kor düşer doğanın yüreklerine, Nevruz/yeni gün, yeni yaşam, yeni döngü yeni bir başlangıç kutlanır. Nisan toprak ve tohumun tanışma, kavuşma ve ‘bir’leşme ayıdır. 1 Mayıs’la başlayan 6 Mayıs gecesiyle* son bulan Hıdrellez dediğimiz doğa günleri ise bu birleşme ardından ab-ı hayat/hayat suyu/bengi su ile doğa rahminin gebeliği bayramıdır. Bu nedenle tüm gebelik ve doğum sürecine de (6 Mayıs – 4 Kasım) Hızır günleri denilir.

Yani Hıdırellez’den sonra toprak kadın artık toprak ana-kadındır.

Yaşam artık nice ekinlere, nesillere, nelere gebedir göreceğiz.
Hızır yoldaşınız olsun. Bereket, barış ve şifa ile Hıdırellez kutlu olsun.

*6 Mayıs gecesi Boğa burcunda Yeni Ay bizlerle. Karanlık yeni ay gecelerinde ruhumuza ve bedenimize ne ekersek aydınlık dolunay gecelerinde onu biçiyoruz.

 

Dicle Nehri “Dere” Oldu, Peki Ya Biz?

Şubat 18, 2015 Yorum bırakın

Dicle Nehri ‘dere’ statüsüne alındı. Bu gerçekten doğanın nasıl küresel bir saldırı altında olduğunu gösteren küçük bir emare. İnsanlar için küçük ama insanlığın geleceği için büyük bir kötü sonuç. Dicle Nehri üzerindeki HES ve baraj projelerinden dolayı debisi düştüğü için dere statüsüne alındı. Düşen debi aslında bizim düşürülmüşlüğümüz. Vadi artık daha rahat imara, yapılaşmaya açılacak. Dicle’yi sömürerek üretilen elektrik Türkiye’nin yarısına yetiyorken Dicle şehirleri, köyleri ‘kaçak elektrik kullanılıyor’ diye elektriksiz bırakılıyor. Toprağı katledilen, tarımı hayvancılığı yok edilen bereketli toprakların insanları da aynen talan edilen Dicle’nin elektriği gibi ırgat olarak uzaklara sürülüyor, sömürgecinin hizmetine alınıyor en düşürülmüş bir şekilde. Yani doğası sömürülen insan da sömürülüyor, metalaşıyor, düşürülüyor. Oysa bu havzalar, vadiler doğası ve insanı sömürülmese de on milyonlarca insana yetecek, doyuracak kadar bereketliydi.

Bir zamanlar “Türkiye kendi kendine yeten bir tarım ülkesi” idi (yalandan da olsa), artık “Türkiye tarımı ve hayvanları ithal eden bir ülke” oldu. Ve bu iki cümle arasında koca bir tarih yok. Sadece ilericilik var, kalkınma var, endüstriyalizm var, medeniyet var, kapitalizm var. Yani Türkiye sömürgeciliği bile beceremiyor. Bu saldırılar (IŞ)İD’den daha az tehlikeli, daha az tehdit, daha az işgalci değil.

En derin tarihsel krizler bu topraklarda yaşanıyor olsa da, kadını, toplumu, insanı en çok düşürülmüş bir bölge olsa da, doğaya en sert müdahalelerin yaşandığı bir coğrafya olsa da (çevre ve doğa dostlarının en kör kaldığı bir bölge aynı zamanda), günümüzde büyük bölümü (IŞ)İD’in hakimiyetinde olsa da Dicle ve Fırat’ı hafife almamak, önemsemek gerek. İnsanlığın tarihi gibi geleceği de bu topraklarda. Yeterki bizler doğanın arada bir gezilecek görülecek manzara seyretmelik yerler olmadığını, evimizin, yuvamızın ta kendisi olduğunu bilelim ve böyle bir yaşamı inşa etme derdinde olalım. Zira doğasında, yuvasında yaşamayan her canlı gibi insan da yapaylaşmaya, köleleşmeye, düşürülmeye mahkum. Doğasıyla barışık olmayan insanlarla da barışık olamıyor. Tüm toplumsal krizlerin kodları kadın-erkek ilişkisinde saklı deniyor ya, o kodlar aslında insan-doğa ilişkilerindeki barış dışı sapmalardan sonra erkek-kadın ilişkilerine olduğu gibi aktarılıyor. Doğayla savaşan, saldıran, doğayı sahiplenen, kendine emanet gören, kendisinin toprağa değil toprağın kendisine ait olduğunu düşünen kendisiyle de, insanla da barışamıyor. Şiddet, taciz, tecavüz, katliam ve cinayetlere bir de buradan bakmak gerekir.

Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Ortadoğu’nun, yeryüzünün krizleri, krizlerimiz gerçekten çok derin. Hukukun, devletlerin, sistemlerin, devrimlerin, darbelerin, öz savunmanın, seçimlerin, oyların, kurşunların, bombaların, mevcut izmlerin ve dinlerin alt edemeyeceği kadar derin. Acil, güncel ve taktiksel ve stratejik karşı duruşlarımızla, mücadeleciliğimizle birlikte, bu derinlikte bir ahlaki öze dönüşle bireysel ve toplumsal inşamızı gerçekleştirmek dışında başka nihai çözüm yolu yok gibi.

Bu gece yılın en yüksek enerjili doğa olaylarından biriyle karşı karşıyayız; Yeni Ay bizimle ve Ay’ın dünyaya en yakın olduğu anlardan birini yaşayacağız. Doğal insan ve doğal toplum karanlıklarda ay ışığıyla(nur) aydınlanır. Sevgili Ay; modern kentlerin, endüstriyalizmin bizi ayıramadığı, koparamadığı en değerli yoldaşımız, o hep bizimle en güçlü etkileşimler içinde, özellikle de kadınlarla.

Ay kadın veya erkek tüm insanların kadınsı yönüyle doğrudan etkileşimdedir. Özellikle yeni ay ve özellikle Koç ve Balık enerjisi yansıtacak bu geceki yeni ayla başlayan devinim erkeklikleriyle yüzleşmek isteyen erkekler için yardımcı olacaktır. Ay evrende kadınla birlikte toplumu ve doğumu da temsil eder. Özellikle de yeni ay ve dolunay. Örneğin doğal doğumlar tüm canlılarda en çok yeni ay ve dolunayda gerçekleşir. Ay’ın temsil ettiği doğum hem biyolojik hem ruhsal hem toplumsal doğumlardır. Dolunay dışsal doğumlarda ya da dışa doğru yönelimlerde, etkilerde belirgindir ama yeni ay iç doğuşları, içe yönelişleri tetikler. Uzun lafın kısası; yeni bir başlangıç için evrenin yardımını alabileceğimiz uygun bir dönemdeyiz. 2 gün sonra ilk cemre düşecek ve üçüncü cemreye kadar yani Nevruz’a yani bahara kadar sürecek. Yazıya ne niyetle başladım konu nerelere geldi ben de anlamadım : ) Ez cümle; her açıdan önemli yeni bir döngüye giriyoruz, yeni bir tavafa başlıyoruz tüm canlar olarak. Şimdiden hayırlı olsun, iç ve dış barışa vesile olsun.

DİNCİLİK VE BİLİMCİLİK KARŞISINDA DİN VE BİLİMİN BARIŞI

Kasım 29, 2014 Yorum bırakın

İslam ve özü barış olan tüm dinler bilimi hayatı anlamlandırmak için esas alır. Akletme, düşünme, sorgulama, kıyaslama, deneme-yanılma, test etme, gözlem kısacası ‘gerçek’ için bilimsel yöntemlere yönlendirme kutsal kitaplarda en çok vurgulanan esaslardır. Akleden-düşünen insanla beraber hem dinin ve hem de bilimin tarihi başlar. İç ve dış doğayı anlama, bilme ve hayatı anlamlandırma çabaları olan din ve bilim, iktidarla insanı iç ve dış doğasından koparan araçlar halini almış, din ve bilimin kardeşliği düşmanlığa dönüştürülmüştür. Oysa din bilimseldir, inanç ilk bilimsel çaba sonucu edimidir, bilim ise dinin olmazsa olmazıdır.

İslam sanıldığı gibi ‘teslimiyet’ değil kelimenin tam ve tüm anlamıyla ‘barış, barış hareketi’ demektir. İnanç bilinçle mümkündür, sorgulanmadan bilinçsizce ‘inanılan’ , kabul edilen şey barışık olunan değil teslim olunandır, saygı sevgi duyulan, sorumluluk hissedilen değil korkulandır. ‘Teslim olmak’ İslam değil ‘istislam’, teslim olan da ‘müslim’ değil ‘müsteslim’dir, ki ‘müsteslim’lik Kuran’da ‘cehennemlik’ bir tavır olarak geçer, yerilir, ‘şirkin’ belirtisidir. ‘Müslim-Müslüman’barışı yaşayan ve yaşatan demektir. ‘İslam’ ve ‘Müslim’ şekilsel, markasal, metinsel, özel değil anlamsal isimlerdir. Dinin esasında özel isme, dilci aktarıma yer yoktur. Dinin tüm kavramları –din, Allah ve isimleri, kafir, müşrik, müfsit, münafık, ahlak, takva v.d.-  yorumsal devrimle ters yüz edilmiş özüyle kavuşturulmalıdır. Zira bu tarihi yanılgı, egemen İslam’ın en büyük zehri olmuş dinin her zerresine olumsuz olarak etki etmiş ve hemen her konuda ters yaklaşıma sebep olmuş, bahane edilmiş ve ortaya kan, talan, zulüm ve sefaletle dolu bir İslam tarihi bırakmıştır. İnanç, evrensel döngü içerisinde barışıklık hallerinden bir haldir ve mikrodan makroya evrende barış ilişkileri içerisinde yeri önemlidir.

İnanç akletmenin, bilimsel çabanın meyvesidir, aklın devre dışı olduğu kabul, inanç değil dogmadır, teslimiyettir. Mesela Tanrı’ya inanmak, varlığını, insanı, toplumu, doğayı, yaşamı çözmeye, anlamlandırmaya çalışan düşünürün, evrenin bilinçli bir işleyiş içinde olduğunu (buna artık inanılmıyor, biliniyor), yaşamın bir amaca mebni olduğunu, niteliğini duyularıyla bilemediği ama aklen aşkın, bilinçli bir varlığın/canın var olduğuna inanmaktır. Bu edim insana, topluma, doğaya karşı ilişkide kendini bariz şekilde belli eder, hayata dair her konuda bir temel, bir perspektif inşa eder. Yani insan-tanrı arasında olup biten, inandım-inanmadım meselesi değildir. Dinden de özgün bir alandır inanç. (Ateist-teist tartışmalarda inanç ele alınırken dinlerin ve dinlerin kitaplarının, tanrılarının konu edilmesi temel yanlışlardandır, bilimsel değil kolaycıdır.) Maddeci, bilimci, olgucu, duyucu yaklaşımın, insanları robot geri kalanı tüketilebilir-işlenebilir meta görüp bir ekonomi modelle hayatın tüm sorunlarını çözümleme iddiası ya da kapitalizmi derinlemesine çözemeden basit bir ekonomi model olarak ele alınması şaşılacak bir durum değildir. İnsanı, toplumu, doğayı nesne gibi gören bakış açısı reddedilmeden geçmişte ve günümüzde yaşanan felaketlere çözüm geliştirilmesi, özle, insanla, toplumla, doğayla, evrenle barışın inşa edilmesi olanaksızdır. Zira mülkiyetçiliğin, tahakkümün, erkek egemenliğinin, iktidarcılığın, kabileciliğin, milliyetçiliğin ana besinlerinden olan bu yaklaşımın günümüz sorunlarındaki sorumluluk payı hiç de az değildir.

Sermaye-sömürü düzeni kapitalizmle başlamaz. Binlerce yıllık tarihe sahip, Arapçası ‘şirk’ olan, karşı din ile kendini sürekli sağlamlaştıran bu düzenin en belalı düşmanları peygamberler ve yoldaşları olmuştur. İktidarın, elit, burjuva, muhafakazar, ‘imanlı’ egemen sınıfın karşısında binlerce yıl peygamberler önderliğinde köleler, kadınlar, yoksullar, ezilenler, erdemliler isyan bayrağı çekmiş, barışa yürümüş, din ve karşı din tarihi yazılmıştır. Genel pratiğiyle özü taban tabana ters düşmüş, darbeye uğramış olsa da sesi susturulamamış doğal dini yaklaşım ve ilahi öğretiler evrensel barışın ihtiyaç duyduğu perspektifin oluşmasında, oluşturulmasında tarihsel en büyük katkıyı sunmuştur. Ancak bilimin yoz yaklaşımı bilimcilik ve dinin muharref yaklaşımı dincilik yani iki aynı putperestlik insanlığı din-bilim kutuplaşmasına itmiştir. Dini, karşı dine dönüştüren de, bilimi bilimciliğe hapseden de iktidarlaşmadır, Arapça tabirle müstekbirleşme, mustağnileşmedir.
(Nasılki  akledilmeden, sorgulanmadan, bilinçsizse ‘inanılan’ ve tapınak dininin, şirk dininin tapmaktan başka bir şeye yaramayan ve bir çok alt tanrılar yaratan tanrısı put oluyorsa aynı şekilde tarih ve toplum üstü olguculuk duyumculuk olan bilimcilik de çağdaş putperestliktir.) Bu bağlamda din ve bilim için öze dönüş, öze dönüş için de anlamsal-yorumsal devrim önemli bir ihtiyaçtır. İktidarlaşan her şey özünden ve özgürlüğünden kopar, zararlı hale gelir, en güzeller en çirkin olur.

Allah yolunun öncüleri, giyim kuşamı, yemesi içmesi gezmesi, oturup kalkmasıyla tamamen sıradan insanlardan biriyken, iktidarlaşmış devletleşmiş dinin yani şeytanın adamları halktan farklı giyim kuşamı, şatafatlı yaldızlı büyülü sözleri, yapmacık hareketleri, halktan üstün, seçkin tavırları ve söylemlerindeki din dilciliği ile kendini hemen belli eder. Aynı şekilde Allah’ın evleri sadeliği, mütevaziliği, sosyal, kültürel, politik konumlanması, mimarisiyle tam bir halk eviyken, iktidarın, devletin, hilafetin, saltanatın dininin yani şirkin yani kula kulluğun, şeytanın tapınakları ev değildir, evden çok daha üstündür(!) halk içinde istediği gibi davranamaz, konuşamaz, içinde belirli tiyatral tapınmalar ve iktidarın sözü vardır, anadil değil yabancı din dilciliği vardır, mimarisi halkın evlerinden farklı, büyük, şatafatlı, görkemli, cezbedicidir. Benzer yüzlerce önemli örnekler verilebilir, bilim ve bilimcilik arasında da işte böyle farklılıklar vardır. İktidarın kendisi için en büyük tehdit olarak gördüklerini içine alıp silahı haline getirmesi yapısı gereğidir. İnsanlığın ortak iyi ve ahlaki öğretilerinin yaşam  hali ‘din’ ne kadar iktidarlaştırılarak sermaye düzeninin en güçlü dayanağı haline getirilmişse bilim de iktidarlaştırılarak bu düzenin en güçlü araçlarından biri olmuştur. Öyleki antikapitalist mücadele bile bilimcilikle yoğrulmuş, bilimcilikten kopmayan antikapitalist hareket kapitalizme dolaylı destek sunmuştur. Kadını dinciliğin, törenin, erkek egemenliğinin baskılarından kurturmak isteyen pozitivist batı radikal feminizminin, kadını kapitalist moderniteye sunması gibi. Ya da aynen dinciliğe karşı mücadele ettiklerini sananların dinciliğin beslendiği kaynaklarla halkçılık, yerellik adına bağını koparmaması ve dolayısıyla karşı dinin hizmetinde olmaları gibi. Peygamberler elitist ve konformist (kolaycı-üstten ve korkularına halkı bahane eden) değildir. Halk adına üsttenciliğe, yukarıdan söylem ve eyleme karşı aşağıdan söylem ve eylem içindedir. ‘Aşağının’ sesi Allah’ın sesidir. İktidara karşı ilahi çözüm iktidar olmak, sermayeye karşı çözüm sermaye sahibi olmak değildir, amaç başarmak da değildir sorumluluğu yerine getirmektir.  Sosyokültürel yaşantıda toplumla beraberdir ancak halkı eleştirilemez, sorumlu tutulamaz görmez, tek bir kalıba sokmaz. (Elitistler de, konformistler de, kariyeristler de halktandır) Kuranın pek çok ayeti toplumları, çoğunluğu, halkı eleştirir, sorumlu tutar, itham eder, tavır alır, doğru ve yanlış, gerçek ve yalan konusunda tavizsiz açık ve nettir. Ben/biz biliriz kibrine karşı mücadele verir, bildiklerine ‘biliyorum’ demekten, çözümlediklerini, şahitliklerini bildirmekten, ‘bilmiyorsunuz’ demekten imtina ettirmez. Firavun ve işbirlikçilerini itham eden ilahi söylem bu bezirgan saltanatını gerçeklerden, kimliklerinden yüz çevirme pahasına tercih eden kitleye de sözünü esirgemez, müstehaksınız der. Benciliğe/bizciliğe karşı olunur ama benliğe/bizliğe kör kalınmaz, önder önderdir, bilge bilgedir, bilgin bilgindir, usta ustadır. Tüm bunlar ‘aşağı’nın saflarını sıklaştırır, bağları güçlendirir, zaten amaç büyük iş yapmak, başarmak, zafer elde etmek değildir. Barış, barış yolunun kendisidir, sevgi ve sorumluluktan başka bir azığı olmayanların amacı sürekli bu yolun yolcusu olmaktır.

Elitizm karşıtlığını kalkan bilen konformizme kaymış tavırda, halkçılık, yerellik adına yerele  ve toplumun özüne yabancı eylemler ve söylemler hemen göze çarpar, gizli elitisttir. Aşağıyla beraber yaşamı örgütleme yerine arada bir dayanışma babından tehlikesiz olan ‘aşağıya’ ziyaretler dışında yaptıkları sadece orta sınıftan aşağı ve yukarıyı kendilerince çözümlemektir. (Bu aslında her kesimde görülen orta sınıfçı hastalıktır.) Mesela dincilik kökü dışarıda, sosyokültürü ezip geçen, anadili sönümlendiren yayılmacı milliyetçi akımın ideolojisi olduğu halde popülistçe sahiplenir, uyum sağlanır, güzelleştirmelere başvurulur. Muhafazakar orta sınıfta farklılık hazzını yaşamak için popüler olabiletesi yüksek, bedeli olmayan ya da az olan birkaç kaba yaklaşımın popülist eleştirisinden geri durulmaz. Toplumsal gerçekliği olmadığı halde ‘aşağının’ değil sadece muhafazakar orta sınıfı halk ve yerli olarak gören, yaşadıkları toplumun ve dünyanın başka tüm gerçeklerine kör olan entelektüeller, ana dillerinde karşılığı var ve daha anlaşılır olduğu halde sık sık ‘din dili’ne başvurur. (Bu sözcükleri kullananların tümünü itham etmek istemem ama misal vermek gerekirse; mesela  Müslüman Türklerse ‘oy’ yerine ‘rey’ demeyi, ‘saygıdeğer’ yerine ‘muhterem’i, ‘adı geçen, anılan’ yerine ‘mezkur’u, ‘bilim’ yerine ‘ilim’i tercih ederler. Daha İslami ve bilgili konuşmuş olurlar. Orta sınıfçılık bilimsel alanda da kendini belli eder, bilimsel terimlerin kullanımında da yine yabancı sözcükler tercih edildir.) Bu daha cazibeli yapmacık söylemler bilmişlik, halkçılık gösterisidir ve asıl yerelden, özden, kökten kopmak budur.  Bunun (doğal) dinde yeri yoktur, (yapay)karşı dindendir. Aydınlanmacılığın bilimsel olmaması, karşı bilimden olması gibi. Aydınlanmacıların da dünyası seküler orta sınıftan ibarettir. Aydınlanmacılıktan çıkabilecek halkçılık ne ise iktidarlaşmış dinden de çıkabilecek halkçılık odur, sadık kalabilecekleri tek şey popüler olan, olabilen şeydir ama gerçeğe asla sadık kalmazlar.

Bilimcilik ve dincilik eril zihniyetin ürünüdür. Bilim adamları ve din adamları aynı şeye hizmet ederler. Aslında iktidarlaşmanın kendisi erkekçidir. Erkeğin iktidarı kadına sahip olabilmekle eş değer olduğu gibi din ve bilim iktidarının  da ilk hedefi kadın ve doğaya sahip olmak olmuştur. Kadına ve doğaya sahip olamayan erkeğe iktidarsız denir. Dinci geleneğin tahakkümündeki kadın ve ‘helal mal doğa’ ne kadar tutsaksa bilimci modernizmin ‘özgür kadını’ ve fabrikaya çevirmek istediği ‘mekanik tabiat’  o kadar tutsaktır, mazlumdur. Ruh, anlam, can, mana körü olan modern bilimin ve materyalist yaklaşımın çözümsüzlükleri, açmazları da kendini en çok kadın ve doğaya yaklaşımında belli eder. Oysa din ve bilimin doğayla ilişkisinin temeli aynıdır; doğa bize değil biz doğaya aitiz. Aynı şekilde karşı dinin ‘helal malımız doğa’ ile karşı bilimin ‘mekanik tabiat’ yaklaşımı arasında hiçbir fark yoktur.

Evrenin döngüsel uyumunu, işleyişini, tavaf halini göremeyen modern bilim ‘ileri, ileri’ diyerek bugün dönüp dolaşıp, doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı, bilinci muhatap almak, görmek zorunda kalmıştır, kalmaktadır. Ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana  ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür. Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki farklılıkların birlik/vahdet sistemidir. Varlık maddi ve manevi birliğiyle varlıktır. Tarihte ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin, erkek egemenliğinin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Kapitalizmin canlıya özellikle de doğaya ve kadına dair paradigmasıyla antikapitalist harekete büyük ölçüde etki etmiş bu yaklaşımın paradigması özdeştir, aşılması gerekir. Materyalizme, bilimciliğe, ilericiliğe, aydınlanmacılığa sadık kalarak özgürlüğün esasına inebilmek çelişkiden ibaret olacaktır. Önce bu iktidar aygıtı prangalardan kurtulmak gerekir.

Sadece yeryüzü değil tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su, toprak döner, gezegenler ve galaksiler döner. Yaşamın sembolü ve yolu döngüdür. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığa bu döngüyle (tavaf) evrensel barışa, döngüye uyum sağlamayı hedef gösteren bir eylemdir) Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır,  merkezcidir, duyumcudur, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akla yani doğanın, evrenin aklına, bilincine yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Tüm yönleriyle öze dönüşçü/hanif olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki-politik dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumun inşasıyla mümkündür. ‘İlericilik’le ilerlenemez.

Dinler yeryüzünü cennete/barış yurduna dönüştürenlere cennetlik, cehenneme dönüştürenlere cehennemlik der. Mesaj bu kadar basit ve nettir. Din de bilim de bu amaca mebni araçlardır. Kapitalist modernite karşısındaki güçler karşı din ve modern bilimle hesaplaşarak din ve bilim hakikatininin bilinciyle oluşturulan yeni bir paradigmayı hep beraber sahiplenmeli, beraber geliştirmelidir.

Muhammed Cihad Ebrari – Demokratik Modernite Dergisi 10. Sayı (Ortadoğu’da İnanç Gerçeği ve Demokratik Modernite)

İslam Devleti (IŞ)İD Röportajı – Birgün

Ekim 24, 2014 Yorum bırakın

Birgün Gazetesi’nden Seçil Türkkan’ın benimle yaptığı röportajı paylaşıyorum;

2011’de kurulan Diyarbakır merkezli Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (SAMER) bünyesinde Ortadoğu araştırmaları yapan Sosyolog Muhammed Cihad Ebrari IŞİD ‘İslam Devleti’ üzerine önümüzdeki günlerde açıklanacak bir rapor hazırladı. Rapor devlet kurumları ve sivil toplum örgütleri ile paylaşılacak. Araştırma için Türkiye’den IŞİD’e katılan kişilerle görüşmeler de yapan Ebrari sorularımızı yanıtladı.

>> Uluslararası kaynaklara göre IŞİD’in içindeki Türk sayısı aşağı yukarı 2 bin civarında. CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın geçen günlerde verdiği bir soru önergesine göre ise örgüte yalnızca Konya’dan katılan kişi sayısı 3 bini geçti. Sizce IŞİD’e katılan ne kadar Türk var?

Bu sayılarla ilgili net bir istatistik elbette mümkün değil. Ancak Türkiye’den katılım bize göre de aşağı yukarı 2 bin civarında. CHP Türkiye’den her savaşmaya gidenin (IŞ)İD’e gittiğini sanıyor olabilir ama aksine Türkiye’den gidenlerin en az tercih ettiği yer (IŞ)İD. Öncelikli tercihleri İslami Cephe bileşenleri ve Nusra Cephesi.

>> IŞİD’e katılan Kürtler de var mı?
Güney Kürdistan Kürtlerini de sayarsak (IŞ)İD’de Türklerden fazla Kürt olduğunu söyleyebiliriz. AKP ve ilişkilerinin Türk İslamcılar üzerindeki etkisi gibi Hanefi-Şafii kültürü farklılığı gibi, Güney Kürdistan’da Kürt bir örgüt olan Ensarul İslam unsurlarının çoğunun Irak işgalinden beri (IŞ)İD’le beraber olmaları gibi birçok etken var. Bu etkenler Türkleri daha çok farklı selefi tonlarda olan İslami Cephe ve Nusra’ya, Kürtleri de daha çok (IŞ)İD’e yönlendiriyor. Güney ve Batı Kürdistan’a yönelik (IŞ)İD saldırılarının çoğunu Kürt komutanlar yönetiyor.

>> IŞİD’e neden katılmaya karar veriyorlar?
Sadece son yıllarda değil uzun zamandır (IŞ)İD ve benzeri oluşumlara katılan pek çok kişiyle görüşmeler yaptık, tartışmalar yürüttük. İD’e yapılan katılım sebepleri oldukça fazla. En çok ortaklaşılan görüş ‘şeriatı olabildiğince geniş bir coğrafyada hakim kılmak’ ve ‘bu yolda şehit düşmek’. Elbette kendi görüşleri ve hikâyeleri kadar (IŞ)İD’i ve (IŞ)İD’çileri var eden siyasi, tarihi, dini, bölgesel, sınıfsal, sosyal faktörler var. Bunların iyi bilinmesi, anlaşılması, tartışılması gerekir. Aksi halde klasik terörle mücadele mantığı ve askeri yöntemlerle orta ve uzun vadede (IŞ)İD’e ve toplumsallaşmış zihniyetine karşı başarılı olma ihtimali yok denecek kadar az.

>> IŞİD Tükiye için ‘kâfir’ sıfatını kullanıyor. Bunu tam olarak hangi sebeplerle söylüyorlar?
(IŞ)İD’e göre kendi şeriatlarıyla hükmetmeyen tüm yönetimler, devletler, krallıklar, emirlikler ‘kâfir’ ve ‘tağut’tur. Kendileri dışındaki selefileri bile tekfir eden (kafir sayan) bir zihniyet söz konusu. Bir çok dini ve siyasi dayanağı var ancak en basitinden bir örnek verecek olursak kendilerince yorumladıkları ve meal verdikleri bir ayet var; ‘Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerdir’

Kendi din anlayışlarına göre de kafirlerin kanı, malı ve kadını helaldir. Tabi siyasetsiz, stratejisiz değiller. Öncüledikleri ‘kâfirler’, ‘müşrikler’, ‘mürtedler’ var. Devletlerle ilişkiler kurmayı, pazarlık yapmayı iyi biliyorlar.

>> IŞİD’in Tükiye’de güçlenip, bünyesine insan katabilmesine olanak sağlayan sebepler sizce neler? Cihad fikri nasıl yayılmaya devam etti?
(IŞ)İD İslam dünyası başta olmak üzere dünyanın dört bir yanından katılım alan bir yapı. Türkiye –her ne kadar kuruluşundan itibaren kendini dışında tutmaya çalışsa da- bir Ortadoğu ülkesi. Elbette derin bir etkileşim söz konusu. Ki (IŞ)İD’in güçlü olduğu ve katılımın en çok yapıldığı ilk 10’a girmez Türkiye. Sorunun cevabı olarak gerçekten bütünü görmek için sayılması gereken çok sebep var. Gerek Türkiye özelinde gerek İslam dünyası başta olmak üzere dünya genelinde bu sebepleri anlaşılır kılacağını düşündüğümüz ‘İslam Devleti’ raporumuz birkaç hafta içinde yayınlanacak. Bunu bu soru vesilesiyle duyurmak ve bizce ikinci bir sebebi daha paylaşmak istiyorum.

‘Cihatçı’ların zaten eskiden gelen bir örgütlülükleri, tecrübeleri var. Şu an ‘Suriye muhaliflerini’ destekleyen ittifak İran-Irak savaşında Saddam’ı, Afgan-Sovyet savaşında da ‘mücahitler’i destekledi. Bu üç örnekteki kadar güçlü bir destek söz konusu olmasa da aynı şekilde Çeçenistan ve Bosna’da da bu ittifakın destekleri söz konusu. Bu savaşlarda El Kaide gibi en ‘radikal’ unsurlara bile göz yumuldu ve dolaylı destekler sunuldu. Yani çok eskiden beri bu akımların örgütlenmesi, silahlanması, rahat hareket edebilmeleri için gerekli koşullar bu devletler tarafından oluşturuluyor. En son Suriye için de aynı durum söz konusudur. Tüm dış –hatta iç- politikalarını Suriye rejiminin devrilmesi odaklı oluşturan AKP hükümeti ‘Esad’a karşı kim savaşıyorsa gelsin başımız üstünde yeri var’ siyasetiyle özellikle bir yıl öncesine kadar (IŞ)İD’e karşı yaklaşımı bellidir. Tabi IŞİD-Nusra çatışmasıyla ortaya çıkan yeni konjonktürle beraber ciddi bir tutum değişikliği de var bunu da es geçmemek lazım. Ancak yine de AKP’nin yürütmekte ısrarcı olduğu müflis Suriye politikaları istese de istemese de (IŞ)İD’e bu olanakları sağlamaya devam ediyor.

>> IŞİD’in 2006 yılında ilk kez ‘Irak İslam Devleti’ ismini kullandığını biliyoruz. Sizin gözleminize göre Türklerin katılımı hangi tarihten sonra ve ne ile beraber artmış olabilir?
Afgan-Sovyet savaşı sonrası kurulan El- Kaide kamplarına binlerce Türkiyeli gitti, bazıları orada kaldı, eğitim görüp geri dönen ve iletişimi sürdürenlerin sayısı dahi binlerle ifade edilebilir. Yani Türkiyelilerin El Kaide hattıyla ilişkisi o zamana dayanıyor. Sonuç olarak (IŞ)İD de bir El Kaide oluşumudur, Irak el Kaidesi’dir. Irak’ta zamanla örgüt olmaktan çıkmış, Iraklılaşmış ve bir koalisyon haline gelmiştir. Ancak söz konusu ilişkiler ve kullanılan küresel ağ aynıdır.

Zihniyet olarak el Kaide’den ciddi bir ayrışması yoktur, Usame bin Ladin’i önderleri olarak görürler. El Kaide isminde ısrarcı olmamalarının sebebi ihtiyaçlarının kalmamasıdır. ‘Artık örgüt değil devletiz’ diyorlar. Nihayetinde (IŞ)İD de el Kaide’dir. Bu parantezden sonra devam edecek olursak Afgan-Sovyetler savaşından beri Türkiye’den ciddi katılımlar mevcuttur. Bu katılımlar savaş şiddetlendikçe artar. Irak ve Suriye’de çokça katılım almalarının önemli sebeplerinden biri olarak düşman cephesinde batıyla beraber Şii ve Alevilerin olmasıdır. Zira (IŞ)İD çizgisinin kodlarında batı düşmanlığından çok Şii ve Alevi düşmanlığı vardır. Bu aslında Sünni –ve özellikle Arap- İslam dünyasının geneli için böyledir.

>> Sosyal medyada çok fazla IŞİD sempatizanı hesap var. Bu kişiler sempatizan olarak kalıyor mu yoksa bir süre sonra cepheye savaşmaya mı gidiyorlar? IŞİD’e katılma süreci nasıl gerçekleşiyor?
Öncelikle bu hesapların yarısının sempatizan kadınlar tarafından kullanıldığını belirtmek de yarar var. Kayda değer olmayan sosyal medya mücahitlerini de hesaba katmazsak katılımların çoğunun artık sosyal medyada sempatizanlıkla başladığını söyleyebiliriz. Bağlantılı kişilerin ulaştığı sempatizanlar da oluyor, bağlantılı kişilere sosyal hayat ya da sosyal medyadan ilişkiye geçerek katılım sürecini başlatanlar da oluyor. Katılacak kişi karar verdiği anda birkaç gün en fazla 1-2 hafta içerisinde –eskisi kadar kolay olmasa da- kendini ‘İslam Devleti’ sınırları içinde buluyor ve eğitime tabi tutuluyor.

>> Türk, Kürt ya da yabancı uyruklu pek çok kişinin örgütle bağını sosyal medya üzerinden kurduğunu, radyolarının, dernek ve vakıflarının olduğunu biliyoruz. Sizce bu ‘iletişim becerileri’ çağın bir getirisi m? Yoksa aynı zamanda planlanan bir kurgu mu?
IŞ(İD) ve tabi olduğu çizgi tarih boyunca kullanılan, yönlendirilen, istifade edilen, kurgu ve projelere müsait bir gelenektir. Ancak (IŞ)İD’i sadece bunlar üzerinden okumak da doğru olmaz. Kendi gerçeklikleri, kimlikleri, iradeleri, etkileri vardır. Bu ‘iletişim becerileri’ illegal silahlı faaliyet yürüten tüm yapılarda mevcut ve hızla gelişiyor. Birilerine göre ‘çağın getirisi’, onlara göre ‘düşmanın silahıyla silahlanma’.

>> IŞİD’e katılım yapanların psikolojilerini nasıl değerlendirirsiniz?
Çoğu gelir seviyesi düşük ailelerin çocukları. Ve yine çoğu aile ve toplum içinde tutunamayan, psikolojileri ‘normal’ olmayan ya da görülmeyen gençlerden oluşuyor. ‘Çoğu’ diyorum çünkü genelleme yapmamıza engel teşkil edecek kadar ‘normal ve vasat insan’ların tamamen bilinçsel ve inançsal dayanaklarıyla katılımları da var. Bunlar bölgeye dışarıdan yapılan katılımlar için geçerli. Yoksa bölgede katılımcılardan ziyade kendini (IŞ)İD’e temsil ettiren ve (IŞ)İD’den memnun bir toplumsal tabaka var. Bu farklı bir konu.

***

>> Türkiye hükümeti’nin IŞİD’e yönelik tutumuna dair size neler anlattılar?
Türkiye’yi düşmanlarından bir düşman olarak görüyorlar ancak öncelikli düşmanları değil. Olabildiğince sorun sıkıntı yaşamadan orta vadeli de olsa kendilerini tanıyan bir sınır komşusu olarak görmek istiyorlar Türkiye’yi. Asgari de olsa ilişkilerin sürmesinden yanalar. Ancak Nusra ve diğer örgütlerle yaşanan çatışmalarda Türkiye’nin ve Türkiye İslamcılarının pozisyonlarından, o örgütlere verilen açık destekten rahatsızlar. Hatta bölgede elle tutulur bir zafer elde edemedikleri tek güç olan PKK’yi Türkiye’nin desteklediğini düşünenler var. Aynı şekilde Türkiye’nin koalisyona katılması ve devlet yetkililerinin (IŞ)İD’e dair yaptıkları son açıklamalardan da hoşnutsuzlar.

***

>> Örgüte katılmadan önce nasıl bir eğitim geçiriyorlar?
Dini, siyasi, askeri temel dönemlik bir eğitim var. Ancak (IŞ)İD sadece savaşan bir örgüt değil. Dünya tanımasa bile aslında tam anlamıyla bir devlet. Kendi hâkimiyet bölgelerinde yaşayan yüz binlerce insan, aile var. Ve normal gündelik hayatlarına devam edebiliyorlar. Belediye çalışmaları, çok önemsedikleri sosyal hizmetleri ve programları, okulları, mahkemeleri, bakanlıkları, çok şubeli polis teşkilatı, cezaevleri, akademileri, istihbarat birimleri ve tabi yine farklı sınıflandırmaları olan askeri birimleri var. Katılımcı gözlemlenir, katılımcının da isteği doğrultusunda ona göre en uygun bir alan belirlenir ve o alana göre yeni yoğunlaştırılmış bir eğitim sürecinden daha geçer.

***

>> Katılan Türk ya da Kürt kadın var mı?
Evet. Bireysel olarak katılım yapan kadınlar da var, eşi ve çocuklarıyla birlikte katılım yapan kadınlar da. Bölgeye giderek aktif katılımları zor olsa ve yapılan katılımlar görünür olmasa bile (IŞ)İD’li ya da sempatizan olan kadınlar erkeklerden fazla.

>> Katılanlar için ortalama bir yaş aralığı söyleyebilir misiniz?
Ortalama 20-30 yaş aralığında.

>> En çok katılım olan şehirler hangileri?
Eskiden ciddi anlamda öne çıkan şehirlerden bahsedebilirdik. Ancak şu an sosyal medyanın önemli etkisiyle bu belirginlik büyük ölçüde kalktı. Yine de tahmini bir genelleme yapacak olursak İstanbul, Konya, Bursa ve bazı doğu illerini sıralayabiliriz. Buralarda az-çok fiili bir örgütlenmeleri var.

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır

Mart 12, 2013 Yorum bırakın

ebrari_doga_kadin

Doğa ile kadın benzer değil en başından beri aynı saldırılara maruz kalmışlardır. Bu tesadüf değildir, ilahi metinlerde kadınlara doğa üzerinden ve örnekliğinden odaklanması da tesadüfen değildir. İstenilen doğayı ana bilmek, kadını doğa bilmek ve her ikisini (ki özünde birlerdir) tüm maddi ve manevi gerçekliğiyle öncüleyerek doğal, -dolasıyla da- ana-kadın odaklı toplum inşasıdır. Tamamıyla ters yüz edilmiş ilahi mesajların insanlığa teklif ettiği esasen kadın odaklı, -hoş bir örnek olmasa da- kadının bir nevi patron, erkeğin de işçisi olduğu bir toplumsal işleyiştir. Bu yüzden ‘cennet’ denilen -bir bölümü değil- tamamı doğa olan, sınırsız, sınıfsız, özgür barış yurdu anaların ayakları altındadır. Ana-kadın odaklı toplumla yani toplumsallaşan doğa diyebileceğimiz kadının öncü rolüyle ‘cennet’ yani başka bir dünya mümkündür. Doğal toplum ancak ana-kadın odaklı toplumla mümkündür. Ana odaklı toplum da ancak doğal toplumla mümkündür. Özgür yaşam da ancak ve ancak doğasında/yuvasında yaşayan doğal toplumla mümkündür. Bu birbirine -burada sayamadığımız- nice kopmaz bağlarla bağlı olan gerçeklikler göz ardı edildiğinde ifsat/bozgunculuk meydana gelmektedir. Bunlar göz ardı edildiği müddetçe de bozgunculuk devam edecektir. Zira sömürünün, hiyerarşinin, kula kulluğun, şiddetin, yozlaşmanın, sahipliğin, sınırlanmanın, sınıflanmanın yola çıktığı, yol verildiği yer tam da burasıdır. İnsanlığın krizlerinin temel çıkışı sınıfa ya da cinsiyete değil zihniyete dayalı insan-doğa çatışmasıdır. Doğaya aitlik üzerinden kurulan ilişkinin doğaya sahipliğe sapması cennetten kopuşun, kovuluşun başlangıcı olmuş, çatışmalı insan-doğa ilişkileri olduğu gibi erkek-kadın ilişkilerine taşınmıştır. İktidarcılığın yol açtığı ikinci sapma da kadına ait değil sahip olmaya yönelen erk zihniyetle yaşanmıştır.

Kısaca değinmek gerekir ki ruh, anlam, can, mana körü olmak da kadın ve doğa gerçekliğine kör olmayı getirir, getirmiştir. ‘İleri, ileri’ diyen bilimcilik bugün dönüp dolaşıp, geriye giderek (ki bugün ilerlemek isteyen geriye koşmaktadır, koşmalıdır) doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı muhatap almak, görmek zorunda kalmış/kalmakta ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana  ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür. Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki ikililiğin ‘bir’lik düzenidir. Varlık beden ve ruhla varlıktır. Doğayı meta olarak görmek, maddeden ibaret sanmak, doğanın canlı ve bilinçli olduğunu, doğal döngünün bilinçli ve amaçlı ve anlamlı bir işleyişle devri daim ettiğini inkar etmek, hele hele bilim adına inkar etmek insanlığa çok şey kaybettirdi ve kaybettirmeye devam ediyor. Ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Ruhsuz, anlamsız, varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Tükeniş bugün yok  oluşu getirmektedir. Yok oluşlar (helakler) insanlık uyusa bile doğa için kıyameti(başkaldırı, diriliş) yani kıyam etmeyi kaçınılmaz hale getirecektir.  Ve önemli  olan; kabul edilmesi gerekir ki maddeci, metacı, ruhu, manayı, canı tanımayan egemenlik hem tarihte hem de çağımızda özellikle ve özellikle en  çok doğayı ve kadını ezmiştir. Bu bağlamda tüm ön ve arka ekleriyle materyalizm eleştirisi yapılmaması da kaçınılmazdır.

Tüm yönleriyle öze dönüşçü (hanif) olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumunun inşasıyla mümkündür. Yeryüzünün, insanın, kadının, erkeğin öze dönüşü, ‘çatışmasızlık’ anlamı verilerek sığlaştırılan değil, bütüncül, kuşatıcı, derinlikli hayatın her alanında inşa edilen barışla mümkündür. İnsan ve özellikle kadın toprak ve su özlü olduğunu, öze dönüşünde su ve toprağa da dönmesi gerektiğini unutmamalıdır. Zira yeryüzü özünü, yani tümüyle bir bütün olarak doğa olduğunu/olması gerektiğini, bir zamanlar tüm yeryüzünün doğa olduğunu hiçbir zaman unutmaz. Gereğini yapar, yapacaktır da.

İnsan için, kadın için, toplum için doğa için; sahip olma değil ait olma bilinci

Doğaya binlerce senedir boş yere ‘doğa ana’ denilmemiştir. Doğayı sahip olacağımız, kullanacağımız bir madde, bir nesne, bir meta olarak görürsek kadını da öyle görürüz. Doğaya ait olduğumuzu, doğayla bir bütün olduğumuzu, birbirimizden olduğumuzu, özümüzde doğa olduğunu, doğadan olduğumuzu ve yegane yaşam alanımızın, yuvamızın doğa olduğunu bilirsek doğaya tecavüzün anamıza tecavüz olduğunu rahatlıkla, tüm gerçekliğiyle ve en çarpıcı haliyle görürüz. Doğa ve kadın için en acı olan da budur; kendilerine ihanetlerin en büyüğünü kendi canından, bedeninden, özünden kopanlar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedirler.

Yine tarih ve doğa gerçekliğinde güçlünün güçsüze karşı masum olduğu çok nadirdir. Bu bağlamda genelleme yapacak olursak; mana ve sezginin güç sayılmadığı, döngüsel aklın değil doğrusal aklın hüküm sürdüğü ilericiliğin şiar edindiği, yaşamın ve üretmenin değil ölümün ve tüketmenin sıradanlaştırıldığı ve dolayısıyla erkeğin gücünün güç sayıldığı bu dünyada kadına karşı masum ve suçsuz erkek yoktur. Kadın ruhsal, duygusal, döngüsel, üretken, doğal özellikleriyle manen aşkın bir güce sahiptir. Savaşlar, pozitif bilim, endüstriyalizmle manadan, ruhtan, anlamdan kopmuş olan erkek öncülüğündeki insanlık kadının gücünü tamamen görünmez/bilinmez kılmış ve kadını da maddi sahaya çekerek özlük ve özgürlük mücadelesini bile bu alanda vermeye yöneltmiştir. Oysa kadın donanımlı olduğu, döngüsel toplumsal doğa alanında yani yaşamın merkezinde doğa gibi şefkatle ve kudretle donanmış en büyük güce sahiptir. (Tanrıça denilen kadın bu kadındır. Ve elbette doğada yaşanmayan yaşamda ‘tanrıçalaşma’ mümkün değildir, köleleşme kaçınılmazdır.) Sadece yeryüzü değil mikrodan makroya tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su döner, gezegenler ve galaksiler döner. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığı bu döngüyle (tavaf) küresel barışa uyum sağlamayı hedef edinen bir eylemdir)  Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır,  merkezcidir, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akıla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akıla yani doğanın, evrenin aklına yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Oysa ilerlemenin formülü ne ilericilikte ne gericiliktedir. Barış; uyum ve döngücülük (tavaf) halidir, bu ise yine erkeği ‘ileri’,  ‘rekabet’ yarışından dizginleyecek ana-kadın döngüsel aklıyla mümkündür.

Erkek, tarihsel, evrimsel ve biyolojik varoluşunun kadından-dişiden başladığını bilmeli, kadından olduğunu bilmeli, doğumunda canlıların en zayıfının insan olduğunu bilmeli, bilgisiz, tecrübesiz, zayıf bir haldeyken kadının onu koruyup kolladığını, şefkatle kucak açtığını, yedirip içirdiğini, kadınla-erkeğin birbirinden olduğunu, biri diğerini sahip bilerek değil birbiriyle bir bütün olduğunu, birbirleriyle aynı değil birbirlerine eş(it) olduğunu kabul etmelidir. Toprak insana ait değil, insan toprağa aittir ve toprak insandan değil insan topraktandır. Ekin(doğa) ve nesil(ana) bir bütündür. Ki bunların da her biri ilahi mesajlarda tek tek işlenir. Yine ‘Tek Tanrı’ya ait olmak’ şiarı özünde hiçbir şeye ait ve sahip olmama iddiasıdır. Ne bir şeyi sahip bilmeli ne de bir şeye sahip olmalı demektir. Aslına bakarsanız burası da tarihin ve evrenin kilit noktasıdır. Ne mutlu sahip olmayı değil ait olmayı seçenlere.

“Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden

Melekler bu bedenin duyuları hep birden

Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv:

Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.

 

Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;

Öyle bir inci ki bu büyük sır, delen yok;

Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,

İşin kaynağına giden yolu bulan yok.

 

Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;

Ağaçlara Musa’nın eli değecek,

Kuru tohumlara İsa’nın nefesi;

Gözler açıp buluta çevrilecek.

 

Gerçek eren içinde kir tutmayandır;

Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;

Bu topraklar üstünde en temiz kişi

Sağlığında toprak kesilmiş olandır.”

Ömer Hayyam

İki yol sunuyorlar; ya ilerlemek için doğayı sadece tüketilecek, kullanılacak, sömürülecek, cansız bir meta görmek ya da doğayı çevre bilerek (yine insan için yine insan merkezli) doğayı doğasından, doğallığından, ruhundan, analığından, kutsallığından koparmak, çevrecilik yapmak. Çevrecilik, doğaya tecavüzün, anaya tecavüzün gerekçeli, masumlaştırılmış, meşrulaştırılmış halidir. Kadınların durumu saksıdaki çiçekler gibidir. Doğalarından koparılmış, hücre saksılara hapsedilmiş (saksılar da bir kafestir), ebter tohumlarla analığı, doğurganlığı çalınmış, elinden alınmış kısacası özünü yitirmiştir. Özüne kör kalarak, kafesini görmeyerek, doğasında, doğallığıyla, doğurganlığıyla var etme derdinde olmayarak hatta bunlara omuz vererek saksıları sulamanın, güneşe çıkarmanın, yapay müdahalelerle yaşatmanın adı kadın mücadelesi, kadın özgürlüğü olmuştur.

Ne örflere, dinlere, törelere, erkekliğe, erkekçiliğe, sahip olunmaya hapsedilmiş kadın ‘özgür kadın’dır, ne de kadınlığı değil bedeni ve dişiliği kimlikleştirilen, bedeni üzerinden kamulaştırılan ya da kamusal alana ancak fahri erkek olarak girebilen,  tüketilen, modernizmin  kadını ‘özgür kadın’dır. Kadın sadece kadın olduğunda, bedenini ya da dişiliğini değil kadınlığını kimlik bildiğinde, mahareti erkek olmakta ya da erkek gibi olmakta değil kadın olmakta bildiğinde, bedenine, kadının doğasına ve kendini göreceği/bulacağı doğaya ihanet etmediğinde özgür kadındır, kutsal kadındır. Kadını analığa hapseden gelenekçilik kadar, kadını analıktan ve doğadan ayrıştıran, koparan modern zihniyet de kadının düşürülmesinde öncü rol oynamaktadır.

Kadın söz konusu olduğunda kadını doğadan ayrı/kopuk ele almak, kadın-doğa ilişkisini göz ardı etmek, kadını doğasız konuşmak, kadın özgürlüğünü doğa özgürlüğünden ayrı bilmek, görmek; toplumu, doğayı tanımayarak, doğaya kör olarak, doğadan kopararak/ayırarak ele alan, işleyen, analiz eden sosyolojinin sosyoloji olmadığı gerçekliğinden çok daha vahimdir, abestir.

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır.

Ana kadınların, emekçi kadınların, çocuk olamayan kadınların, tecavüze uğrayan kadınların, okuyamayan/okutulmayan kadınların, dövülen/öldürülen kadınların, taşlanan/yakılan kadınların, yataklara zincirli kadınların, tutsak kadınların, gerilla kadınların, direnen onurlu kadınların, erkekçe olmayan, maddeci, ilerici ve rekabetçi, gerici ve teslimiyetçi olmayan döngüsel özlerinin, özverilerinin yerel ve küresel sahici barışa sunacakları öncülük eşsiz ve benzersiz olacaktır.

Muhammed Cihad Ebrari