Archive

Posts Tagged ‘doğal’

Doğal olmayan özgür olamaz

Haziran 9, 2017 Yorum bırakın

Bir kez daha dolunayın gece karanlığını yırtarak yeryüzünü tüm gücüyle aydınlattığı gecelerdeyiz. İnsanlık gece-gündüz, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde. Bu göz alan ışıklar cehennem ateşinden başkası değil, “gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Yuva yoksa birey de toplum da yoktur.  Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Doğayla inatlaşma ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti. Bir yuvanın eteğinde, doğanın kucağında hem ateşle ışıklanıp hem de yeryüzünün bereketinden ve gökyüzünün aydınlığından kopmamak mümkün.

Her yeryüzü canlısı gibi insanın kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten kaçarak betona, yüksek yapılara ve en önemlisi ışık ve ateş sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Ve köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz en fazla yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendi kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri de umarsızca tüketir zira özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır.  İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır, bir bütün evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir.  İşte bu yüzden her kesiminden beyaz uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Dolayısıyla öz benliklerine de…

Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçü insan da doğada yaşasa bile özgür ve doğal olamaz. Özgürlükçülük özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bilmiş bireyler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıttıdır. Doğasında, yani doğada, yani yuvasında yaşamayan yapay insan köle olmaya mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve ürettiğini sandığı düşünce, eylem, söylem vs doğal olamaz. Doğal olmayan da özgür olamaz.

Dünyada çöp üreten tek canlı insan. Çöp israfın yani tüketim ve tükenişin temelidir. Doğa dışı yaşama iterek çöp üreten her yaşam tarzı, üretim, tüketim, fikir, düşünce, devlet, din, ideoloji, parti, örgüt, cemaat, kurum vd. batıldır, haramdır, necistir, sapmadır, pistir. Çöp üretmeyi ve “doğa dışı” bir alanda, geceleri bile ışıklar(!) içerisinde hayatı var ederek yaşamayı akıl etmiş(!) tek canlı türü de elbette insandır.

Yarın barış yurdunda buluşmak üzere.

Yavruma yurttan bir yuva; barış yurdu

Ağustos 12, 2016 Yorum bırakın

Dünyada çöp üreten tek canlı insan. Doğayı yok edip kendine doğa dışı yaşam(!) alanı oluşturan tek canlı insan. Yuvasını yapma beceresini kaybeden tek canlı insan. Doğada nesli tükenen canlılardan biri de insan.
Konuttan, betondan, binadan, siteden, rezidanstan yuva olmaz. Yuva ocaktır, üretir, hem kendi yaşar hem yaşatır, iktisattır, kültürdür, nesildir, sadedir. Konut maldır, metadır, yatırımdır, cansızdır, kiralanır, alınır-satılır, gösteriştir.
Ekolojik olmayan ekonomik de olamaz.
Doğal olmayan helal de olmaz.
Kendi cansız ve yapay olan cana can da katamaz.
Yuvalar konutlaştı, yurtlar devletleşti, toprak betonlaştı…
Ama biz yine de kötülüğe ‘hayvanlık’ iyiliğe ‘insanlık’ diyoruz.

Sizleri Kazdağları’nın eteklerinde, yavrumuz İsa Ekin’in yuvası olacak ‘yurt’ ile tanıştırayım. Yakın tarihin en sancılı, kirli ve kanlı geçen şu günlerinde biraz da inadına yaşama ve yarına dair bir umut ektik. Biz ona ‘barış yurdu’ diyoruz. Yaşayan bir yuva ve biz yaşayanlar gibi bir gün ölüp yeniden toprak olacak. Kendi yuvamızı yapma becerisine yeniden sahip olabilmek için daha çok yolumuz var, geriye doğru alınacak bir yol. Ama yine de bir Veysi ustası olanlar için kendi yuvasını yapmak imkansız değil. : ) Yavruma, ellerimizle, emeğimizle yurttan bir yuva nasip ettiği önce Yaradan’a ardından Veysi ve Türkan başta olmak üzere barış yurduna gönüllü emek veren dostlara da teşekkür ederim.

Bu yuva ve yuvanın bulunduğu dış alan için yurt, bozüy, oba gibi isimlendirmeler var. Orta Asya Türkleri ve Moğollar’ın tarihinde hayat bulan ‘yurt’un kubbesi ve tündüğü Kırgız bayrağının da esin kaynağı. Ana malzemesi ağaç sırıkları, ip ve keçe olan yurdun kubbesi de güneş ve güneş ışın saçaklarını temsil ediyor. Gökyüzü yuvanın bir parçası gibi. Birbirine geçmeli ve bağlamalı bir yapı olduğu için kısa sürede kurulup sökülüp taşınabiliyor. Dört duvar yok. Şüphesiz en az yeme içmesi kadar yaşam alanı da insanın duygu ve düşüncelerini olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Bu yuva da doğrusal değil, dolayısıyla döngüsel bilinçli olan doğa, yaşam ve kadına daha uyumlu. Nitekim insanlığın başına ne geldiyse döngüsel barışla yetinmeyen doğrusal akılcı erk ilerici ve gericilerden geldi.

Yaşam alanının daha bir çok eksiği var elbette, zamanla emekle ortaklık ve üretimle tam anlamıyla bir yaşam alanı olabilecek barış yurdu. İhtiyacı sınırlı, basit ve sade olan yaşam tarzı doğal yaşamdır. Denildiği gibi gerçek zenginlik sahip olmakta değil ihtiyacı olmamakta. Deneyim ve tecrübelerimi, barış yurdunun gidişatını sizlerle de paylaşmayı umuyorum.

 

bc6b5c71-1d13-4aad-9b47-aca7887a1dee
ed8dfc73-33d6-400f-a96e-09cb53c4928c
479b48d8-4246-44a9-be15-63097e3c0b29 04091a1a-eb48-4af8-9f05-2356fdcc617c (1) 13987597_10154225350557891_6717911043788338755_o IMG_3085 IMG_3103 IMG_3133 IMG_3155 IMG_3189 IMG_3194 unnamed (1) unnamed (2) unnamed (3) unnamed (4) unnamed (5) unnamed

Vejetaryen, vegan, etçillik ve etçiliğe dair notlar

Kasım 22, 2014 Yorum bırakın
15895009_10209078755659332_2607790198250786566_n-e1495464102332.jpg-Kapitalist gıda endüstrisinde ezilen sadece hayvanlar değildir, piyasa ürünü tüm bitkiler de hayvanlar kadar ezilmekte, işkencelere çok yönlü saldırılara maruz kalmaktadır. Endüstriyalizmde zulümsüz, sömürüsüz ürün yoktur.
 
– Canlı canlıdır. Gözle görünmeyen en küçüğü de, bol kanlı en büyüğü de canlıdır. Canlılar arasında ayrım da, ayrımcılıktır. Doğadaki her canlı başka bir canlıyı canına katarak yaşamını sürdürür. Can almadan, canına can katmadan canlı kalınamaz. Hiçbir cana kıymak istemeyen en azından kendi canına kıymak zorundadır.
 
-Kapitalist endüstri ortamında asıl olan et yemez olmak değil olabildiğince az tüketici olmak, az para kullanmak ve fırsat bulunduğunda doğamıza, yuvamıza kaçıp orada doğal, barışçı ve yine sınırlı, ürettiğinden fazla tüketmeyen sade bir yaşam inşa etmektir. Bir bütün tüketim kültürü ve alternatif yaşam formları tartışılmalıdır. Ancak böyle hem sömürmemiş hem sömürülmemiş olabiliriz.
 
-Doğasında yaşamayan her canlı köledir. Öte yandan kentlerde evi, arabası ve çalışmadan elde edebileceği yaklaşık 800$’lık (orta verimlilikte olan bir doğa parçasının insan ihtiyaçları için kendi kendine ürettiği değer) geliri olmayan her insan -hele kendinden başkalarının maddi sorumlulukları da varsa- modern dünyanın yeni kalıplarını ve zorunluluklarını da hesaba katarsak Ortaçağ köleliğini mumla araması gereken bir köledir. Ve çok tanrılı yaşamın baskısı, tahakkümü altındadır. Dolayısıyla köle olduğumuzu unutmayalım. Elit ve efendilerin, beyaz modernistlerin, caddelerin, sahte Batı-kent vicdanının(!) yapageldiği vejetaryenlik, veganlık, çevrecilik, hayvanseverlik tartışmalarına da, argümanlarına da bulaşmayalım. Olması gereken doğru yaklaşım ve tepkileri, doğru argümanlarla, doğru yerlerden, aşağıdan ve daha radikal bir şekilde geliştirelim.
 
-Laboratuvar bilimciliği ispatlasın ispatlamasın biz binlerce senedir biliyoruzki doğa da bitkiler de hayvanlar gibi canlıdır, sevinir, üzülür, doğar, ölür ve yaşam mücadelesi verirler. Ki bilimciler için de bitkilerin canlı, bilinçli olduğu, hayvanlar kadar hisli olduğu, savunma mekanizması olduğu, tepki verdiği ispat edilmiştir. Dolayısıyla hayvan yemeyi cinayet olarak görüp bitkileri yemekte sorun görmemek de bir türcülüktür.
 
-Bitkiler dahil olmak üzere doğada başka bir canlıyı öldürmeden ya da “sömürmeden” yaşamını sürdürebilen bir canlı yoktur. Döngü dediğimiz şeyin bir boyutu da işte budur. Doğanın bir canlısı olarak insanın da doğada yaşarken öldürmeden yaşaması mümkün değildir. Nefes alıp verirken, otururken, yürürken, dalından kopmuş bir meyveyi yerken, gezerken bile onlarca canlıyı öldürür ya da “sömürürüz”. Bu olması gereken bir şey, döngünün ve doğanın bir parçası olmakla birlikte olabildiğince az öldürerek, tüketerek yaşamı sürdürmeye çalışmak da erdem/takva gereğidir.
 
Yine keyfiyetten değil, ihtiyaç ve gereklilik dahilinde ayıların bal, yılanların, kuşların yumurta yediği gibi başka türlerin hayvansal ürünlerini tüketen hayvanlar da vardır. Elbette arı ayı için bal yapmaz, yumurtlayan hayvan da yılan yesin diye yumurtlamaz ama ayı balı, yılan yumurtayı yer. Yemesi değil yememesi ekosistem için sorundur, doğal olan budur. Aynen türler arası avlanmanın ekosistemin önemli bir ayağı olması, avcı bir canlının avlanmasına engel olmak gibi. Doğada yaşayan canlı, lüks olsun diye değil, yapay/batıl sistem ona dayattığı için değil, toplumsal öğretilerden dolayı değil ihtiyacı olduğu için, yaşamını sürdürebilmek için bunları yapar. Şuan doğada nesli tükenmekte olan insan canlısı da yuvasında, doğasında yaşarsa ister istemez yaşamını sürdürebilmek için en azından avcı toplayıcı olmak zorundadır.
 
-Vejetaryen, vegan, frutaryen veya freegan beslenebilen beslenilebilir, yaşayabilen yaşayabilir, ahlaken, vicdanen, dinen uygundur. Endüstriyalizme bir tepki olan, ifşa eden, etçillik ve avcılığı yaftalamadan, et yemezliği doğal argümanlarla savunan yani referasnlarını sahte modern kent vicdanından değil de daha çok doğadan alan vejetaryenlik, veganlık anlamlı olabilir. Bu zalim sistemin ürettiklerinden ne kadar kaçmaya çalışılsa, ne kadar az tüketmeye çalışılsa yeridir. Ancak tercih ve yaşamsal form olarak çok eskiye dayanan kökleri olsa bile bu kavramsal çıkışların ve etçillik, avcılık karşıtı argümanlarının doğanın içinden değil doğaya yabancılaşmış ‘modern vicdanlardan’, kentlerden ve zihinlerden çıktığı unutulmamalıdır. Çevrecilik nasıl sistem içi ve doğa karşıtı bir görüş ve tarz ise, vegan-vejetaryen söylem ve eylemler de çoğu zaman aynı zihniyetten beslenmekte ve aynı zihniyeti beslemektedir.
 
Tamamen doğal yaşam formları olan etçilliği ve otçulluğu eleştirmek, itham etmek, döngüyü, doğayı, eko sistemi, doğal yaşamı eleştirmek demektir. Bir tercih ya da seçenek olarak değil ihtiyaca, gereklilik ve zorunluluğa dayanan etçillik, otçulluk kadar doğal olmakla birlikte ETÇİLİK ciddi bir sorundur, yapaydır, sapmadır. Etçillikle değil ama etçilikle mücadele önemlidir.
 
-Gerektiğinden binlerce kat fazla tüketen, tükettiği kadar da çöp üreten (ki çöpü olan tek canlı insandır, çöp en büyük israftır ve asıl sapma buradadır) cebi paralı BİR KISIM vejetaryen ve veganın tavuk dürüm ya da domates peynir yiyen işçi köleye katil ve sömürücü demesi en hafif tabirle etik değildir.
Doğada yaşamı pratik etmeden, endüstri çağının nimetlerinden faydalanarak, modern kentlerin içinden, apartmanlardan, teknolojik aletlerden yapılan sahte vicdanlı ve romantik vejetaryen ve vegan söylemin çoğu öncelikle doğayı itham etmektedir, büyük çelişkiler, ayrımcılıklar içindedir ve doğada karşılığı yoktur.
 
-Orta verimlilik değerlerine sahip bir yeryüzü parçasında tamamen doğal ve ilkel bir şekilde yaşayan insanların ayda bir kez avlanması en az hayvanların avlanması kadar doğal ve kaçınılmazdır. Avlanan canlılara (İnsan dahil) katil, cani, sömürücü gibi ithamlarda bulunulması ekofobik yaklaşımlardır. Yukarıda belirttiğimiz gibi sorun endüstriyalizmdir, doğal olmayan bu yapay/batıl yaşamın kendisidir.
 
-Modern ve seküler dünya doğum kadar doğal olan ölümle, su kadar doğal olan kanla ilgili algılarda ciddi tahrifata yol açmıştır. ‘Vahşet’ kanla ölçülür hale gelmiştir. Ölüm ve kan ciddi bir sansür altındadır. Bu da doğal olmayan sahte vicdani tepkilere neden olmaktadır. Kurşunla öldürmek ya da asmak makbul görülebilmekte ama daha az acı çektiren boyun vurmak, kafa kesmek iki nedenle ‘vahşet’ olabilmektedir. Biri doğrudan elle değil bir aletle öldürülme işinin yapılması, diğeri kan fışkırması. Filmlerde de kahramanlar boyun kırarlar, izlemekte mahsur görülmez ama boyun kesilmesine bakılamaz. Olaylara akılla, mantıkla değil de çarpık ve doğal akılla ilişkisini koparmış sonradan öğrenilme duygularla yaklaşılır. Bu algı temizlik için de geçerlidir. Bu zihniyet ‘temiz olma’ adı altında insanı bebeklikten itibaren kent ve doğada tamamen savunmasız bırakarak, tehditleri, hastalıkları davet etmektedir.
 
-Büyük hayvanlardan binlerce kat daha fazla ölen, öldürülen sinek, böcek gibi ufak hayvanlar gündeme alınmaya gerek görülmez. İki damla kanları vardır, kulak ve göz yapımız gereği bağırtılarını duymaz, debelenmelerini görmeyiz. Duyularımızı uyarmıyorsa duygularımızı da depreştirmez. Yani doğal dürtü ve akılla değil sonradan öğrenilmelerin duyu ve duygularıyla yaklaşımlar gelişir. Gülerek bir sineği, böceği ayağıyla ezebilenler bir hayvan kafası kesmeye kolay kolay yanaşmazlar. Herkes balık tutar, TV’lerde her gün ağlarla yakalanmış boğularak çırpınan, ölen yüzlerce balık izlenebilir. Kimsenin gözüne takılmaz. Ama boğarak öldürmeye herkes karşıdır aslında. Balık hem ufak olduğu için ötekileştirilir, hem su canlısı olduğu için ötekileştirilir (bir ineği suda boğmaktan farklı bir şey olmadığı düşünülmez) hem de kanı fışkırmadığı için ötekileştirilir. Onlarca örnek verilebilir, bunların hepsi akılsız, mantıksız ve duyguların da tepe taklak olduğu yapay yaklaşımlardır. Hayvanlar arası dahi bariz bir çelişki içinde olan bu zihniyetin bitkilere yaklaşımı daha sorunlu, daha ayrımcı, daha türcü, daha ötekileştiricidir.
 
Etçil yaşam
 
– Yukarıdaki notlar, savunulması gerekenlerin doğru savunulmaması üzerine birkaç değiniydi. Doğal yaşam standartlarımızı koruyabiliyorsak, avlanmadan yani et tüketmeden ya da olabildiğince az tüketerek yaşamı sürdürülebilir kılmak en doğrusudur. Etçilik yapmadığımız sürece avlanmanın ekosisteme bir zararı olmasa bile, avlanınca suçlu olmasak bile kendimiz için ideal olmadığını da bilmemiz gerekir.
 
-Etle beslenmenin malum artılarının yanında ciddi ölçüde eksileri vardır. Bilinen ve bazen gerekli olan faydaları inkar edilemezdir ancak aynı zamanda ideal sağlıklı besin kaynağı da sayılamaz. Zararları vardır, yorucudur, yoğundur, ağırdır, azı dışında bedenimize bir yüktür. Yaşam kalitesini düşürür ve yaşam süresini yani ömrü kısaltır.Yavaş yaşam uzun ve barışçıl, hızlı yaşam kısa ve çatışmalıdır.Etçil yaşam hızlı, rekabetli ve çatışmalı yaşama yönlendirir.
 
-Aşırı et tüketen ya da ottan çok et tüketen insanlar ve toplumlar sert yapılı, kaba, duyguları sönümlenmiş olurlar. Otçul hayvanların etleri gibi yüzleri de mizaçları da karakterleri de yumuşaktır. Sevimli, barışçıl ve hoş görünürler. Etçil hayvanların da etleri gibi yüzleri de, mizaçları da, karakterleri de serttir. Pek sevimli, cana yakın görünmezler. İnsan da işte bu hayvanlar gibi bir doğa canlısı olduğuna göre aynı durum insanlar için de geçerlidir.
 
-Et tüketimi bedeni, ruhu ve duygu-düşünceleri doğrudan etkiler. Şiddete ve şehvete meyyali arttırır. Her yeryüzü varlığı gibi etkileşimde olduğumuz (olumlu etkileri daha çok olan) ay ve yıldızların üzerimizdeki olumsuz etkilerini çok daha fazla çeker. Et yemeyen ya da az yiyen insan daha barışçıl ilişkiler geliştirir ve daha barışçı düşünceler üretir.
 
-Barışı yaşamak ve yaşatmak arzusunda olanların dikkat etmesi gereken öncelikli alanlardan biri de beslenmedir. Ne yersek oyuz ve ne yersek doğaya onu veririz, doğa da bize onu geri verir. Canımıza, bedenimize hangi canı kattığımız önemlidir. Erkeklik ne kadar dişilik kadar doğal olsa da, rekabetçiliğe, ilericiliğe, doğrusal akla yatkınlığıyla, paylaşımcı, aldığından çok verici, döngücü ve döngüsel sezgisel akla yatkın dişil forma nazaran barışçıl yaşam için dizginlenmesi, sınırlandırılması gerekir. Güneşin dişi, ayın erkek olması gibi, toprağın dişi tohumun erkek olması gibi, bitki dişi hayvan da erkek formdadır. Dolayısıyla dişi olan doğaya karşı erkek olan insan, özellikle erkek insanlar canlarına katacakları dişil formlu canlılarla barışa katkı sunabilir. Zira kadın ancak doğada sürdürülen bir yaşamda erk’in üstesinden gelebilir.
 
-Yapay insanlara dönüşmemizin en önemli sebeplerinden biri yapay besinler tüketmemizdir. Ne yersek o olduğumuza göre hemen hemen tüm besinlerin yapay olduğu kentlerden doğal duygulu ve düşünceli doğal akıllı, doğal vicdanlı insanın çıkması imkansızdır. Doğada yaşanmayan yaşam, sınırlara, sınıflara, erkeklere mahkumdur. Dolayısıyla asıl ve esaslı mücadele yuvamıza dönmek ve yuvamızda yaşayabileceğimiz, dünyanın bir bölümünün değil bütünün doğa olacağı bir yeryüzü için olmalıdır.

Soma katliamı ve din, kader, fıtrat üzerine

Mayıs 16, 2014 1 yorum

540035_10150823654313091_323994405_n

– Madenlerin açılması? -İhtiyaç.
– Patronların ve işçilerin sosyal, maddi, manevi arasındaki uçurum? – Takdiri ilahi.
– Ateş, gaz, duman, karbonmonoksit, patlama…? -Hepsi doğa-fizik kanunları, elden ne gelir, bu işin fıtratı bu.
– Köylerin kökünün kurutulması, tarımın, üreticiliğin kasten bitirilmesi, kentlere hapsolmuş tüketici toplum? – Kalkınma, medeniyet, ilericilik.
– Üç kuruşa bir ömür? – İmtihan, Allah’a isyan etmemek lazım.
– Yaralı adam sedye kirlenecek diye korkuyor, sedyeden değersiz görüyor kendini? – O vatana millete devlete içten bağlılık, örnek almak lazım.
-E yüzlerce ölü? – Kader.
– Peki ihmal, sorumsuzluk? – Hepsi mevzuata, kanuna uygun.
– Bazıları öyle demiyorlar ama neye inanacağız? -Kazaya ve kadere inanacaksınız, iman, İslam bu!
– Ne yapacağız? -Dua.
– Ne yapmayacağız? – Siyaset, muhalefet, isyan.Bir yas tutalım, bir Fatiha okuyalım önce, ölümleri siyasete alet etmeyelim.

İşte “ŞİRK” VE “KÜFÜR” dini tam ve tüm halleriyle ancak bu kadar gösterir kendini, ki Soma katliamında bir kez daha gösterdi. İnkar (küfür) ve kula kulluk (şirk) bir iktidar üzerinde ancak bu kadar tecelli eder.
Kuran’a gelince; dinin ya da inancın siyasileştirilme çabaları da, siyaseti dinsizleştirme ya da inançsızlaştırma çabaları da şeytan işidir. Ve her an hele hele toplumsal olan her mesele tam da siyaset zamanıdır.  Siyaseti ibadet, ibadeti siyaset olan inanç adına “yas tutun, dua edin, siyaset zamanı değil’ diyenler açıkça nemrut, firavun, ebu lehep, muaviye, yezid geleneğinin temsilcileridirler. Yas tutun, dua edin, soğukkanlı olun diyenlere; yas değil hesap sorma zamanı olduğunu, duanın eylem olduğunu ve bunca ölüm varken ancak seri katillerin soğukkanlı olabileceğini söyleyin!
* * *
Tanrı’nın yarattıklarını, doğayı, doğalı talan etmek, alt-üst etmek, yok etmek, bozmak, patlatmak; medeniyet, kalkınma, ilericilik, vatanseverlik, dine millete bağlılık oluyor.
Devlet, kapitalizm, neo-liberalizm yapılarına, yapaya, yapmacığa, ilahçılık eserlerine, yani putlara saldırmak; vandallık, marjinallik, çapulculuk, din düşmanlığı, vatan hainliği, terör oluyor. 
 * * *
Kapitalizm, devlet, AKP, mevzuat, şirket, taşeron, özelleştirme vd sorgulansın da HES’ten, nükleerden farkı olmayan madenciliğin kendisi de, zihniyeti de, ‘sonsuz ihtiyaç’cıların köklü tarihi de biraz sorgulansın. İnsanlık madenlere muhtaç mı? Yeryüzünün üstünde cennet gibi yaşam varken binlerce sene önce yerin dibini madenci kölelere, yeryüzünü de tüm insanlığa, canlılara cehennem eden bu zihniyet köklerinden yok edilmelidir. İhtiyaçlar sınırlı, arzular sınırsız, rızık evrenseldir. Kalkınmacılık, bilimcilik ihtiyaç değildir, ihtiyaç duyduğumuz doğal sürdürülebilirlik doğada ve döngüsünde, yeryüzünün ilk halinde mevcuttur. Doğadan koparan her sistem, her ideoloji, her ‘izm’ batıldır.
* * *
Katliamlara, cinayetlere “kader”, “takdiri ilahi”, “doğal”, “fıtri” diyenler katildir. Katliamlara “kader” diyenleri Kerbela’dan hatırlıyoruz.
* * *
Daha önce de “kader” diyen RTE açık suçluluk psikolojisiyle katliamı AKlayarak yaptığı açıklamada cinayetler için yine Allah’a iftira atarak “doğasında var, fıtri” dedi. Kuran “Zulmünü Allah’a yakıştırandan, yalanına Allah’ı alet edenden daha zalim kim olabilir” der. Kitaba, Allah’a en büyük hakaret, saldırı ve iftira budur.  Kapitalizmin, sermayenin, karcı sistemin, kalkınmanın, endüstriyalizmin doğası, fıtratı olmaz. Çünkü yapaydır, yapısı gereği yaşamın doğasına aykırıdır, sömürür, öldürür, bozgunculuk yapar, talan eder.