Archive

Posts Tagged ‘barış’

Yavruma yurttan bir yuva; barış yurdu

Ağustos 12, 2016 Yorum bırakın

Dünyada çöp üreten tek canlı insan. Doğayı yok edip kendine doğa dışı yaşam(!) alanı oluşturan tek canlı insan. Yuvasını yapma beceresini kaybeden tek canlı insan. Doğada nesli tükenen canlılardan biri de insan.
Konuttan, betondan, binadan, siteden, rezidanstan yuva olmaz. Yuva ocaktır, üretir, hem kendi yaşar hem yaşatır, iktisattır, kültürdür, nesildir, sadedir. Konut maldır, metadır, yatırımdır, cansızdır, kiralanır, alınır-satılır, gösteriştir.
Ekolojik olmayan ekonomik de olamaz.
Doğal olmayan helal de olmaz.
Kendi cansız ve yapay olan cana can da katamaz.
Yuvalar konutlaştı, yurtlar devletleşti, toprak betonlaştı…
Ama biz yine de kötülüğe ‘hayvanlık’ iyiliğe ‘insanlık’ diyoruz.

Sizleri Kazdağları’nın eteklerinde, yavrumuz İsa Ekin’in yuvası olacak ‘yurt’ ile tanıştırayım. Yakın tarihin en sancılı, kirli ve kanlı geçen şu günlerinde biraz da inadına yaşama ve yarına dair bir umut ektik. Biz ona ‘barış yurdu’ diyoruz. Yaşayan bir yuva ve biz yaşayanlar gibi bir gün ölüp yeniden toprak olacak. Kendi yuvamızı yapma becerisine yeniden sahip olabilmek için daha çok yolumuz var, geriye doğru alınacak bir yol. Ama yine de bir Veysi ustası olanlar için kendi yuvasını yapmak imkansız değil. : ) Yavruma, ellerimizle, emeğimizle yurttan bir yuva nasip ettiği önce Yaradan’a ardından Veysi ve Türkan başta olmak üzere barış yurduna gönüllü emek veren dostlara da teşekkür ederim.

Bu yuva ve yuvanın bulunduğu dış alan için yurt, bozüy, oba gibi isimlendirmeler var. Orta Asya Türkleri ve Moğollar’ın tarihinde hayat bulan ‘yurt’un kubbesi ve tündüğü Kırgız bayrağının da esin kaynağı. Ana malzemesi ağaç sırıkları, ip ve keçe olan yurdun kubbesi de güneş ve güneş ışın saçaklarını temsil ediyor. Gökyüzü yuvanın bir parçası gibi. Birbirine geçmeli ve bağlamalı bir yapı olduğu için kısa sürede kurulup sökülüp taşınabiliyor. Dört duvar yok. Şüphesiz en az yeme içmesi kadar yaşam alanı da insanın duygu ve düşüncelerini olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Bu yuva da doğrusal değil, dolayısıyla döngüsel bilinçli olan doğa, yaşam ve kadına daha uyumlu. Nitekim insanlığın başına ne geldiyse döngüsel barışla yetinmeyen doğrusal akılcı erk ilerici ve gericilerden geldi.

Yaşam alanının daha bir çok eksiği var elbette, zamanla emekle ortaklık ve üretimle tam anlamıyla bir yaşam alanı olabilecek barış yurdu. İhtiyacı sınırlı, basit ve sade olan yaşam tarzı doğal yaşamdır. Denildiği gibi gerçek zenginlik sahip olmakta değil ihtiyacı olmamakta. Deneyim ve tecrübelerimi, barış yurdunun gidişatını sizlerle de paylaşmayı umuyorum.

 

bc6b5c71-1d13-4aad-9b47-aca7887a1dee
ed8dfc73-33d6-400f-a96e-09cb53c4928c
479b48d8-4246-44a9-be15-63097e3c0b29 04091a1a-eb48-4af8-9f05-2356fdcc617c (1) 13987597_10154225350557891_6717911043788338755_o IMG_3085 IMG_3103 IMG_3133 IMG_3155 IMG_3189 IMG_3194 unnamed (1) unnamed (2) unnamed (3) unnamed (4) unnamed (5) unnamed

Gün dönümü ve dolunay

Haziran 21, 2016 Yorum bırakın

Bugün yaz gün dönümü ve dolunay ile birlikteyiz. Yani aynı anda tam güneş ve tam ay etkisindeyiz. Neslimizin yaşayabileceği en güçlü ve en aydınlık gün dönümünü yaşıyoruz. Güneşle beraber olacağımız en uzun gün. Aydınlığın en uzun, karanlığın en kısa olacağı gün. Gecenin ve gölgenin en kısa olacağı gün.

Güneşten alınan ateşin yeryüzüne bugün armağan edildiğine inanılır. Sarı ve yeşile kırmızının katıldığı gündür.

21 ışın saçaklı güneşin günüdür 21 Haziran.

Kuzey yarım küredeki arkadaşlar sarıyla -yani güneşle- ve yeşille -yani doğayla- buluşup kırmızının yani yaşam ateşinin enerjisiyle dolabilirler.

21 Haziran güneşi selamlama günü olduğu için dünyanın dört bir yanında yogayla güneş selamlanıyor. Güneşi, yaşam ateşini, aydınlığı selamlamanın tek yolu yoga değil elbette. Özellikle dolunaylarda yeni ayların aksine iç yönelimlerden ziyade dış yönelimlere ihtiyacımız olur ve bu da dışsal doğumları tetikler.

Topraklanmadan enerjimizin açığa çıkması hoş olmayabilir, enerjimizi tutmamız da patlamalara vesile olabilir.

Bugün yoğun enerjimizi içimizde tutmamalı, topraklanmalıyız. En güzel topraklanma ise topraklaşarak olur.

Hayyam’ın dediği gibi “Bu topraklar üstünde en temiz kişi, sağlığında toprak kesilmiş olandır.”

Topraklaşan can’lar için toprak üstüyle toprak altının farkı yoktur. Zira ne cansızlar, ölüler toprak üstünde ne can’lar, diriler toprak altındadır.

Bugün en kısa gölgemizle en dik açıdan karşılayacağımız güneşle doğrudan temas halinde olunabilir. Güneşin en parlak ve uzun ışığı dolunayla birlikte bizi kuşatırken aydınlanmamak büyük nasipsizliktir.

Aydınlığın ve ateşin değerini bilelim; “Güneş ve aydınlığı şahit olsun ve güneşe uyduğu zaman Ay şahit olsun”

Günümüz ve yolumuz uzun…

Ay tutulmasında kendimizi tutalım

Mart 22, 2016 Yorum bırakın

49436e818c190515e5e1eb5b8dc432b8Bir kez daha dolunayın gece karanlığını yırtarak yeryüzünü tüm gücüyle aydınlattığı gecelerdeyiz. İnsanlık gece-gündüz, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde. Bu göz alan ışıklar cehennem ateşinden başkası değil, “gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Yuva yoksa birey de toplum da yoktur.  Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Doğayla inatlaşma ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti. Bir yuvanın eteğinde, doğanın kucağında hem ateşle aydınlanıp hem de yeryüzünden ve gökyüzünden kopmamak mümkün.

Her yeryüzü canlısı gibi insanın kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten kaçarak betona, yüksek yapılara ve en önemlisi ışık ve ateş sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Ve köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz en fazla yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendine kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri de umarsızca tüketir zira özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır.  İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır, bir bütün evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir.  İşte bu yüzden her çeşidiyle beyaz uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davrandılar. Dolayısıyla öz benliklerine de… Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçülük özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bireycikler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıttıdır. Doğasında yani doğada yani yuvasında yaşamayan insan köle olmayan mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve ürettiği düşünce, eylem, söylem vs doğal olamaz. Doğal olmayan da özgür olamaz.

Doğa dışı yaşama iten her sistem, devlet, din, ideoloji, kanun, kişi, cemaat, parti, örgüt vs sapmadır, batıldır. Çöp üreten her yaşam tarzı, üretim, tüketim, fikir, düşünce batıldır, haramdır, necistir, sapmadır, pistir. Çöp üretmeyi ve “doğa dışı” bir alanda, geceleri bile ışıklar(!) içerisinde hayatı var ederek yaşamayı akıl etmiş(!) tek canlı türü de elbette insandır. Doğasında, yuvasında yaşamayan her canlı gibi insan da yapaylaşmaya, köleleşmeye, düşürülmeye mahkum.

Nevruzu geride bıraktık ancak baharın, doğumun, dirilişin sancıları artarak devam ediyor. Yarın gerçekleşecek tam dolunay ve ay tutulmasının etkisindeyiz ve daha da etkisinde olmaya devam edeceğiz. İmkanı olanlar özellikle bugünlerde ışıkların kuşatmasının azabından korunmaya çalışsın. Gerçek ışıklarla, ateşle, güneş ışığıyla (ziya), ay ışığıyla (nur) aydınlanmaya ve yaşamı ikame etmeye çalışsınlar. Çaba gösterilmezse bugünlerden olumlu etkilenebilme ihtimali çok az. Sadece yeryüzü değil gökyüzü de doğum halinde ve ağır sancılı bir süreç. Yapaylardan uzaklaşıp doğallara kaçma, az tüketme, et yememe, kendini, ruhunu dinleme, meditasyon-tapınma, çok konuşmamaya özen gösterme gibi dolunay tedbirleri, dört dolunay etkisi sayılabilecek bu ay tutulması sürecinde çok daha önemli.

Ay, özellikle de yeni ay ve dolunay doğumu temsil eder. Tüm canlılarda doğumların çoğu yeni ay veya dolunayda gerçekleşir. Ay’ın temsil ettiği doğum hem biyolojik hem ruhsal hem toplumsal doğumlardır. Yeni ay iç yolculukları, içe yönelişleri, içsel yolcukları tetiklerken dolunay dışsal doğumlarda ya da dışa yönelimlerde, dışsal yolculuklarda etkilidir. Bu yüzden de tedbirler, suyu ve kanı doğrudan etkileyen dolunay günleri için elzemdir. Kavga, yaralanma, cinayet, katliam, taciz, tecavüz, intihar gibi vakalarda bariz artış görünen, şiddet, şehvet, şöhret, öfke, nefret, cinnet ve bunalımların teyakkuza geçebileceği bugünlerde az yemek, az konuşmak, et yememek, yapaylardan uzaklaşmak, oruç tutmak, dış doğaya, dışsal yolculuklara, öz yuvaya yönelmek koruyucu olacaktır.

Sancılarımız iç ve dış barışımızın doğumuna vesile olsun.

Dinin Devrimselliği ve Devrimin Dinselliği

Temmuz 29, 2015 Yorum bırakın

Din, dinsiz, dindar gibi dinsel kavramların günümüzde genel anlamsal karşılıkları oldukça sorunludur. Bu sorun üzerinde durmayacağız, ancak yazının mahiyeti açısından bir not düşmek yerinde olacaktır. Din; yaşam biçimi, hayat tarzı demektir. Bu bakımdan yaşamın bütününü ve hayatın her alanını kapsar. Kutsal kitaplarda dinsizlik, din düşmanı  ya da dindarlık gibi ifadeler yoktur. “Dini yalanlayanlar”[1] ifadesi vardır ancak devamındaki ayetlerde bu tipolojinin de “dindar”, tapınan, “ibadet eden”, imanlı bir tipoloji olduğunu anlıyoruz. İkinci bir husus ise; “din” ile “ed-din” arasındaki farktır. Din herhangi bir hayat tarzıdır ve yaşam biçimidir ama “el” takısı gelmiş (İngilizce’deki “the” takısı gibi) “ed-din” kelimesi  ile kastedilen belirli, bilinen bir yaşam biçimidir. Bu da yine başka bir ayetle sabittir; Allah/Tanrı katında “din” yani makbul olan hayat tarzı, yaşam biçimi “islam” yani barış yoludur. [2]

Kulluğun düşmanı kula kulluktur

Allah’a inanıp inanmamakla ilgili de dine ve Kuran’ a yaklaşımlarda ciddi sorunlar vardır. Kuran’a göre inançsızlar/imansızlar yoktur,  “…’ya inanmayan, …’ya iman etmeyen” vardır. “Kafir” tanrıya inanmayan, imansız ya da “gayri müslim” olan demek değildir. Burada da “el” takısı önemlidir. “İlah” tanrı demektir, herhangi bir tanrıdır, belirsizdir. Ama “el-ilah” yani “Allah” belirli bir Tanrı demektir, sıfatları belirtilmiş bir tanrı tasavvurudur. Türkçe’de “el”/ “the” takısı olmadığı için bu önemli anlamsal fark olduğu gibi yansıtılamıyor. Kuran’da “Allah’a inanmayanlar” diye kastedilenler ateistler değildir, hiçbir tanrıya inanmayanlar, tanrı tanımazlar değildir, başka ilahlar, tanrılar edinenler, kula kulluk edenler ve ettirenlerdir. Mesela dereler, nehirler için “boşa akıp giden su” demek bir küfür ifadesidir, ayetin inkarıdır. Aynı şekilde bir halkı ve dilini inkar etmek, sosyal-siyasi hayattan ötelemek de bir küfürdür, yine tekliği Tanrı’dan başka şeylere atfetmek kafirliktir.

Tanrıya inanmak, aşkın bir güce, iradeye, bilince inanmak, inançlı olmak; aslında yeryüzünde olması gereken bir şeye inanmak ve güvenmektir.  Yeryüzüyle, insanla, toplumla ilgili olmayan tek bir harf dahi yoktur vahiylerde. Adalet, barış, sevgi, merhamet, bağışlayıcı, cezalandırıcı, mağlup edici gibi Allah’ın isimleri vardır, işte Allah’a inanmak, inanıyorum demek, bunlara inanmaktır. Vahiy terminolojisinde kulluk; “müslim” (Müslüman) olmak yani barışçıl yaşayan demektir. “İslami yaşam” insanın kendisi, toplumu ve doğasıyla barış ilişkileri içinde olduğu yaşamdır. “İslam” mikrodan makroya döngü/tavaf parolasıyla maddi ve manevi yaşamı barışla inşa eden evrensel ilişkiler sistemidir. Kulluk budur ve kulluğun  düşmanı kula kulluk etmektir.

İbrahimi terminolojide “bismillah” yani Allah adına eylem,  tanrıya inandım-inanmadım, tanrı vardır-tanrı yoktur meselesi değildir. Tanrı’nın varlığı-yokluğu, nasıllığı, neredeliği tartışmaları gericiliğin, karşı-dinin, dinciliğin, pozitivizmin, bilgiçliğin orta sınıfçı tartışmalarıdır. Tanrı’nın kendisi “gayb”dır, bilinmezdir. Muazzam evrensel döngünün, ancak aşkın bir bilinçle, iradeyle, canla var olabileceğine inanan ve bunun bir amacı, anlamı olduğuna kanaat getiren insan, inancını düşünmeye, sorgulamaya, deneylere ve gözlemlere yani bilimsel yöntemlere dayandırır. Şahit olageldiği  tüm doğa varlıklarını “Tanrı’nın ayetleri ve işaretleri” olarak kabul eder. Tanrı laboratuvarın konusu değil , dinlerden, teolojiden bağımsız, varoluşsal bir bilinç alanıdır. Düşünen, gözlemleyen, sorgulayan bilim insanlarının ilk edimidir, felsefi ve sosyolojik bir olgudur.

Allah/Tanrı inancı ve bilinci

“Allah” yani Tanrı, insanı aşkın bir evrensel iradeyi karşılar (subhan) , varlık bilinci inşa eder. Bu bilinç hayatın ve mücadelenin her alanında, okumalarda, çözümlemelerde işlevseldir. Evrenle olan bedensel ve ruhsal ilişkiyi hissettirir, hatırlatır. “Dine karşı din” kavramıyla tanınan Ali Şeriati; “Öyle ki insanın sosyal, ekonomik ve yaşam biçimiyle ilgili bütün ayetlerde Allah kelimesi yerine nas (halk) kelimesi konabilir ve aynı şekilde nas kelimesi  yerine Allah kelimesi konabilir”[3] demiş ve Allah tasavvurunun toplumsal iradeyi karşıladığını vurgulamıştır. Din, sahipliğe karşı aitlik bilincini inşa eder. “Topraktan gelip toprağa gitmek” ile aynı karşılığa sahip olan “Allah’tan gelip Allah’a gitmek” deyimleri de insanın toprağın, yeryüzünün, doğanın sahibi değil aiti olduğunu, aynı zamanda insanın evrensel iradenin bir parçası olduğunu anlatır. İnsan toplumun ve doğanın efendisi değil parçasıdır. Allah’ın sıfatlarını “günlük acil kısa vadelilerden, uzun vadelilere kadar bir toplumsal dönüşüm programı” olarak niteleyen Abdullah Öcalan’ın şu ifadelerini alıntılamak da yerinde olacaktır: “Günümüzdeki bilimsel seviyeyi göz önüne alarak, evrendeki ‘anti-madde’ ve daha iyi anlaşılan ‘enerji’ kavramına eş düşünmek daha uygun düşecektir. Bu kısım, insan dışı evreni karşılayan Allah nitelemesidir. Toplumsal kimliğin topyekûn ifadesi olarak da Allah kelimesinin bu karşılaması Muhammed için kesindir. Buradan şuraya geliyorum: Allah adına eylem boşuna bir kavram veya propaganda değildir. Anlamı gerçekten kapsamlı olan bir pratiğin ifadesidir. Özellikle Toplumsal Doğa söz konusu olduğunda, Allah adına eylem kesinlikle ‘toplumsal mücadele’ demektir. Muhammed’in kavramı bu anlamda kullandığından hiç şüphem yoktur.”[4] Anlaşılacağı üzere ‘’bismillah” yani Tanrı adına eylem ve söylem; kapsamlı ve mütevazi bir toplumsal mücadele pratiğinin ifadesidir. Bu toplumsal mücadele sadece halk, toplum adına da değildir, açıklamaya çalıştığımız üzere toplum ve doğa/evren adına yürütülen bir toplumsal mücadelenin ifadesidir.

Ömer Hayyam’a ait olduğu rivayet edilen bir rubaide Tanrı birliği şöyle anlatılır: “Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden, melekler bu bedenin duyuları hep birden. Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv, budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.” Yaratıcı Tanrı bilinci aynı zamanda evreni, doğayı bilinçli ve canlı görmektir.  Yaşamı maddi ve manevi yönleriyle anlamlandırmak, amaçlandırmak, değer vermek, dolayısıyla da “canlı-cansız” olarak tasnif edilen her varlığı hem ayrı birer “can” kabul etmek, hem de ona bilinçli ve canlı evrenin bir parçası olarak yaklaşmak Tanrı/Yüce Ruh ve inançla mümkün olabilmiştir. İnanç bilinci maddeci ve maneviyatçı paradigmalardan esaslı bir ayrım içerisindedir. Çözümü izm’lerde, ekonomik modellerde, kaba maddeci, pozitivist formüllerde veya maneviyatçı terapilerde aramaz. İnsan ve toplumda esas belirleyici zihniyettir, bu nedenle hem krizlerin hem de çözümlerin insanın zihninde, benliğinde, belleğinde oluştuğundan yola çıkarak bir temel hedef belirlenmiştir; erdemli(takvalı) insan, erdemli toplum.

Takva/Erdem, Ahlak ve Tevhit

Takva” kavramı da diğer dini kavramlar gibi din adamları tarafından özel ve kasıtlı bozgunculuğa maruz bırakılmıştır. Nitekim Kuran, üstünlüğün imanda, inançta, namazda, oruçta, tapınmakta, camide, Arap olmakta, erkek olmakta değil ‘üstünlüğün takvada’ olduğunu söyler ve diğer üstünlük iddialarına köklü itiraz getirir. “Takva” din adamlarının açıkladığı gibi; çok ibadet yapmak, çok zikir çekmek, Allah’tan daha çok korkmak, daha çok örtünmek, karşı cinsle daha az iletişim kurmak vs. değil tam olarak sorumluluk bilinci ve erdem demektir.

Ahlakiliğin normunu, düzen, toplum, salt akıl ya da bireysel vicdan değil, etimolojisinden anlaşılacağı üzere yaratılışa, doğasına, doğaya uyumluluk belirler, ahlakilik dinseldir. Ancak ahlakileşerek halklaşan toplumun kolektif vicdanı bir düzgü olabilir. Ahlakın üç temel boyutu vardır; hulk, hılk ve halk. Hulk, insanın iç barışıklığını sağlayan ahlaktır. Hılk ise doğayla, evrenle ve  tüm varlıklarla barışı sağlayan ahlaktır. Arapça’ya vakıf olanlar bilirler; hulk mastarı damme’den dolayı ahlakın özne olan ve hakim olan boyutunu temsil eder. Çünkü duygularına ve dürtülerine hakim olamayan insan, kendine hakim olmayan insan duygu ve dürtülerinin kölesi olur. Kendine kul olan insanın ise hayatında boyun eğmesi gereken daha onlarca yapay tanrı çıkacaktır. Zira insanın kendine, heva hevesine, dürtülerine kul olması da kula kulluktur. “Şirk toplumu”  kula kulluk eden bireylerden oluşur. Özgür insan duygu ve dürtülerine hakim olan, söz geçirebilen, sınırlandırabilen iradeli insandır. Hılk mastarı ise kesre’den dolayı ahlakın, yaratılışın, fıtratın secde eden, uyum gösteren, boyun eğen, tâbi olan nesnesel yönüdür. Buradan da doğayla, evrenle olan ilişkide uyumun, tâbi olmanın, ait olmanın, mikrodan makroya süregelen döngüye/tavafa katılmanın esas olduğunu anlıyoruz. Halk ise zaten ahlaklı toplumun yani halkın bir ifadesidir, ahlakın toplumsal yönünü temsil eder. Ahlaki olmayan toplum halklaşamaz, kitle olarak kalır. Günümüzde anlamından tamamen saptırılmış ve dinin “tapınak dini” haline evrilmesinde başat rol oynamış namazdaki “kıyam”, “rüku” ve “secde” de, ahlakın bu üç halinin ikame edilmesidir. “Kıyam”, ahlakın “hulk” hali (itiraz, başkaldırı, dik duruş), “secde”, ahlakın “hılk” hali (varlığın adanması, sunulması), “rüku” ise ahlakın “halk” halidir. Kuran’da “rüku edenlerle beraber rüku edin” ayeti vardır, bu ifade diğer erkanlar için kullanılmamıştır, bu da rükunun ictimai/toplumsal olduğunun başka bir göstergesidir. “Rüku”, “halkın önünde saygıyla eğilme” “halk için, halk adına halklaşma” anlam ve eylemidir. Kıyam etmenin, baş kaldırmanın, itiraz etmenin duruşu “kıyam” başı öne eğik, elleri önünde bağlı “kul” duruşu haline getirilmiş ve “kıyam”a “Allah’a saygı duruşu” anlamı verilmiştir. Oysa “kıyam” adı üstünde, “Tanrı önündeki kul” duruşu değil kula kulluğa karşı isyan ve başkaldırı duruşudur. Bu üç halin hiç biri Allah’a karşı yapılan bir duruş, bir şekil değildir. “İslami yaşam” insanın kendisi, toplumu ve doğasıyla barış ilişkileri içinde olmasıdır demiştik. İşte bu üç hal, barış ilişkilerinin insani, toplumsal ve doğal yöntemlerini sembolize eder. “Kıble” yani hedef ise bellidir; “insanlık için bir kıyam yeri” kılınan, “Allah’ın evi” olan insanlığın model evi Kabe özelinde sembolize edilen sınıfsız, eşitlikçi, doğayla barışık, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin olmadığı, evrensel döngüye katılan büyük insanlık.

Erdem hem tüm boyutlarıyla ahlakı kapsar hem de yine sorumluluk bilincinden kaynaklı düşünceye, akla, bilgiye, bilginliğe daha da önemlisi bilgeliğe dayanan çabaları, üreticiliği de kapsar. Kuran’da üstünlüğün tek ölçütü olan erdem de, dinin direği olan ahlak da kendi başlarına birer put kırıcı ve devrimcidir.

Tevhit, etimolojisinden de(birlik, birleştirme, bir kılma) anlaşılacağı üzere toplumda ve doğada mutlak bütüncülüğü ve “birliği” karşılar. Halık/yaratan olan “tek”te, “çok” olan mahlukun/yaratılanın birliği ve bütünlüğüdür. Teklik Tanrı’ya hastır, doğası çokluk olan yaratılanları “tek”lemek Kuran’a göre “şirk” ve “zulüm”dür. İnsanlık tarihinin tüm öncü “müşrik’’lerinin  yani diktatör, despot ve tiranlarının ortak alameti “tek devlet, tek millet, tek dil, tek vatan, tek …” gibi “tek”lemeleridir.

Kuran’da “dinsizlikle, ateizmle mücadele” diye bir başlık yoktur

Tevhidin  tüm öncüleri çok tanrıcılılıkla (şirk) yani çok sınıflılıkla, sınıfçılıkla, ayrımcılıkla, ayrıcalıklılarla, evrensel bütünlüğü sınırlar ve sınıflarla bölen ve parçalayan iktidarcılıkla mücadele etmiştir.  “Mutlak hakim Allah” ve “mülk Allah’ındır” yukarıda açmaya çalıştığımız Tanrı tasavvuruyla birlikte düşünüldüğünde net bir şekilde doğal, eşitlikçi, paylaşımcı, dayanışmacı, katılımcı bir toplum ideali ortaya çıkmaktadır. İbrahim’den Muhammed’e anti-putçuluğun sınıfsal niteliğinin ön planda olduğu kesindir. Elbette tarihi, özellikle hak-batıl mücadele tarihini sınıf mücadelesinden ibaret görmek ne dinidir, ne bilimseldir, indirgemeci bir yaklaşımdır. Mekke yönetiminin sembolü olan üç büyük put (Lat, Menat, Uzza) şirk düzeninin geleneksel tanrısal üçlüsünü temsil etmektedir; (siyasi) otorite, (askeri) güç ve (ekonomik) para.  Günümüzde hala  yaşayan ve İbrahimler bekleyen bu putlara kulluk etmek egemen sınıflara kulluk ve kölelik etmek demektir. Muhammed Peygamber insanın, kadının en derin köleleştirmelere maruz kaldığı Mekke’de,  Allah’a inanan, “Allahu Ekber” diyen, namaz kılan, kurban kesen, hac eden, zekat veren Mekke aristokrasisine karşı en ağır bedelleri ödeyerek hangi  davanın amansız mücadelesini yürütüyordu? Tek tanrıcı peygamberlerin hepsinin, zamanın ve mekanın egemen, elit, muhafazakar, sermaye ve iktidar sahipleriyle mücadele etmesinin, bu mücadelelerin yalın ayaklılarla, kölelerle, kadınlarla, yoksullar ve mazlumlarla verilmesinin temeli budur. Hiçbir peygamber tanrıya inanmayanlara karşı, ateizme karşı, dinsizliğe, din düşmanlarına karşı mücadele etmemiştir. Dinin “tanrı tanımazlarla, dinsizlerle mücadele” diye bir başlığı yoktur.  Ana konusu da kula kulluk ettiren sömürücü zalim düzenle mücadeledir. Nitekim Nuh’tan Muhammed’e tüm peygamberler muhafazakar, dindar, dinci, imanlı iktidarlarla mücadele etmiş, saldırılarına karşı direnmiş, onlara karşı savaşmıştır. Kurani kavramlar olan ancak özellikle geç orta çağ sonrası karşı anlamlarla yorumlanan kafir, müşrik, münafık, fasık gibi tiplemelerin hepsi tanrılı, dinli, imanlı, dindar ya da dinci ve muhafakazardır. Hatta Kuran “kafirlerin” canlarını dinleri uğruna feda edebilek kadar, o din için ölüp, öldürecek kadar, “Rabbimiz biz hak değilsek bizim başımıza taş yağdır” diyecek kadar dinlerinden emin dinci tebaaları olduğunu dahi bildirmektedir.[5] ‘Küfür’ ve ‘şirk’ de dindir, imandır, dolayısıyla dinin hangi din olduğu önemlidir. Bugün ‘dindar nesil’den bahsediliyor. Dindar nesil ama hangi dinin dindar nesli? Bu bağlamda din, toplumsal din, doğal din, iktidarcılığa, tahakküme, uygarlıkçılığa karşı insanlığın değişmez ortak evrensel ahlaki değerlerinin adı olarak din devrimcidir. (‘Emri bil maruf, nehyi anil münker’ örneğinde görüleceği gibi sürekli bilinçsel aktif ahlaki devrimi esas alır. Maruf evrensel ortak iyilik değerleridir.) Dinler tarihi dediğimiz hatta insanlık tarihi dediğimiz de aslında din ve karşı din tarihi, devrimler ve karşı devrimler tarihidir.

Din, sağ-sol ve demokrasi

Modern dilde siyaset “sağ” ve “sol” olarak sınıflandırılmaktadır. “Sağ” ve “sol” kavramlarının nereden geldiğini pek çoğumuz biliyoruz ama kısaca hatırlatalım. Fransız devrim sürecinde Fransa parlamentosunda meclis başkanına göre sağ tarafa kralı, mevcut düzeni  destekleyenler, muhafakazarlar, sol tarafa da yeni bir düzen isteyenler, devrimciler, halkın haklarının arttırılmasını isteyenler, mevcut gidişattan rahatsız olanlar oturmuş ve bir süre sonra statükocular, iktidarcılar, kralcılar, vatan-milletçiler, devlet ve düzen yanlıları sağcılar olarak, değişimden, haktan, halktan, paylaşımdan, özgürlüklerden yana olanlar da solcular olarak tanımlanmaya başlanmış. Buradan hareketle günümüz jargonuna göre peygamberlerin ve doğal dinin en radikal solcu oldukları izaha gerek olmayacak şekilde açık ve nettir.

Görüldüğü üzere ‘Allah’ ve ‘İslam’ kavramları dahil olmak üzere dini hemen hemen tüm kavramlar ciddi bir tahrife uğramış, asıl anlamının tersiyle karşı yoruma maruz kalmıştır. Bu kavramlara şekilsel, metinsel ve gelenekçi akımların yorumlarını baz alarak değil dilbilime dayanarak yaklaşılmalıdır. Kutsal olan Arapça,  İbranice ya da herhangi bir dil değil, metin ya da şekil değil, mesajın anlamı ve amacıdır. Halklar, ilahi mesaja ancak bu şekilde, dilbilime dayanarak ve anadillerine azami ölçüde sadık kalarak ulaşabilirler. Zaman, darbeci, iktidarcı dine karşı devrimci ve doğal dini açığa çıkarmaya gebedir. Öze dönüş düzeltmelerle, gelenekçilikle veya modernizmle uzlaşmayla değil dilbilimsel devrimlerle gerçekleşecek ve devrimci mücadelenin kendisiyle vücut bulacaktır.  Doğal dinin yeryüzünün yoksul, ezilen ve ötekileştirilmişlerin mücadelesinde ihya ve inşa olması sünnetullahtır.

İnsan ve toplumun olmazsa olmazları olan değerler, uygarlıkçı iktidarlar eliyle tarihin en derin saldırılarına maruz kalmış, doğallıkları yok edilmiş ve yoz, yapay sömürü araçlarına dönüştürülmüştür. Bunların başında inanç ve din gelmektedir. Ahlak ve aile gibi nice değerler günümüzde egemenliğin yani tahakkümün en genel  araçlarıdır. Bilimsel, düşünsel bir çaba edimi olan, düşünen insanın tarihiyle başlayan inanç, düşünmemenin, sorgulamamanın, teslimiyetçiliğin adı olmuştur.

Din de devrim gibi kitlelere dayanır ve aşağıdandır. Demokrasi, ifade tarihi ve etimolojik olarak çok eskilere dayansa da günümüzdeki farklı şekillerdeki karşılığı ve anlamlarıyla modern bir kavram olarak ele alınmalıdır. Ancak yeni ve “yabancı” bir kavram olarak görülse bile bizim yüklediğimiz ve kullandığımız anlamıyla dinin, tarihimizin ve coğrafyamızın en kadim değerlerindendir. İnançtan kaynaklı olan tüm mahlukatın biçimsel eşitliği öncelikle siyasi ve sosyal alanlarda geçerlidir. “Sen sadece bir uyarıcı bir hatırlatıcısın. Dayatmacı, zor kullanıcı bir zorba değilsin.“[6] ve “…sen onlara karşı zor kullanacak değilsin…”[7] ayetlerinden anlaşılacağı gibi Kuran despotizmi açık bir şekilde dışlar. Çünkü bu ayetler, peygamber de dahil hiç kimsenin toplumun vasisi, bireylerin bekçisi olamayacağını ve kendinde despotluk etme hakkını göremeyeceğini ortaya koymaktadır. Diğer tüm dini kavramlar gibi, tahrif edilmiş dini kavramlar arasında şura ve bey’at kavramları da yer almaktadır. Etimolojik olarak şura ve bey’at tam olarak katılımcılığı ve çoğulculuğu karşılar. Toplumsal işlerde her birey vazifeli ve yetkilidir. Şura’da yani halk meclislerinde kadın erkek ortak akıl yürütülür, tartışılır. Bey’at ise karşı-islam’daki gibi akılsız, iradesiz, sorgulamasız biat kültürünün tam tersi olarak hür iradeyle yönetime katılma, işin ehli olarak kabul ettiği, razı geldiği kişi lehine açıktan reyini ortaya koyması ve bir irade beyanıdır. Biat/bey’at ve şura aşağıdan ve katılımcı organlarken peygamberden sonra, halifeler ve sultanlar dönemiyle yukarıdan ve despot rejim organlarına dönüştürülmüştür.

Toplumsal her konuda şura farzdır. Peygambere karşı dahi Kuran’ın açık talimatları vardır; “toplumsal her konuda her işte onları dahil et, onlarla istişare et, onlara danış.”[8] Yine Şura Suresi’nde “Müslümanlar” şöyle tarif edilir “Onlarki her toplumsal işte beraberce danışırlar, istişare ederler, aralarında danışarak karara varırlar.” Toplumsal işler şuralarla yürütülür. Şura danışma konseyi, meclisi, kurulu anlamına gelir. Örneğin; sovyetler birliğinin Arapçası şuralar birliğidir. “Ben Müslüman değil demokratik Bosna istiyorum” diyen İslam dünyasının önde gelen düşünür ve liderlerinden Aliya İzzet Begoviç’in şu sözü de önemlidir: “Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaksızdır. Demokrasi izin verse bile ahlaklıdır. Ahlâkîlik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlâkî fiildir.”[9]

Dinin devrimselliği, devrimin dinselliği

Dini ve inancı, devrimden koparmaya çalışmak karşı-dincilik. Devrimi de dinden, inançtan koparmaya çalışmak aynı şekilde karşı devrimciliktir ve başarısızlığa mahkumdur. Devrimci mücadele tarihini ve pratiğini son 200 yıllık Avrupa tarihi okumaları üzerinden tartışmak ve bunu binlerce yıllık Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu’nun halkları için kurtuluş reçetesi olarak görmek ne gerçekçidir ne de bilimseldir ve hakkaniyetten uzaktır. Devrimci mücadele dinle, dindarla, inançla barışık, en azından tanışık olmak zorunda olduğu gibi, karşı-dinle ve dincilikle de mücadele etmek zorundadır. Din devrimsel bir yaşam, devrim de dinsel bir yoldur. Dini siyasileştirmekle aynı zararı veren siyaseti dinsizleştirmek sokağı, tarihi, toplumu dinsizleştirmektir ki bu da imkansızdır ve inkarcılıktır. Dinin, özellikle de İslam üzerinden dinin, devrimler içerisinde en ağır ihanete uğramış bir devrim olduğu gerçeğiyle devrimci mücadele tarihinin, toplumunun, coğrafyasının bilincinde olacaktır.  Dini salt manevi kültür ya da insan-tanrı arasındaki mistik bir ilişki olarak okumak da sorunludur. Elbette dinin manevi  boyutu güçlüdür. Yaşamın ve varlığın kendisi zaten madde ve mana ile bir bütündür, sömürücü uygarlığın da saldırıları maddi ve manevidir, dolayısıyla mücadelenin ve yaşamsal paradigmanın maddi yönü kadar manevi yönü de güçlü olmalıdır. Dinin bir kültürü de vardır ancak din kültür değildir ve maneviyatı kadar maddidir, hayatın her alanına dairdir, toplumsaldır. Bu devrimci ve ahlaki felsefesiyle, yani doğru ve doğal haliyle cenneti inşa eden din, yanlış ve yapay (karşı) haliyle yeryüzünü cehenneme çevirmekte, çevrilmesine sebep olmaktadır.

İslam başta olmak üzere mevcut egemen dinler, tarihleri ve uygulamalarıyla, karşı-din tarihleri ve uygulamalarıdır. İktidarcılığın, katılımcılığa, paylaşımcılığa, birliğe ve doğallığa yönelik en büyük darbeleri dini ele geçirmedeki başarıları olmuştur. Öyleki kitaplar tam tersiyle tefsir edilir olmuş, peygamberlerin hayatları adı altında türlü kepazelikler ve canilikler meşrulaştırılmış, peygamber sözleri denilen uydurmalarla karşı-dinlerin ana dayanakları oluşturulmuştur. Emek, adalet, eşitlik, hak, barış, kölelere özgürlük, yoksulluk, ezenler, ezilenler, zenginler, din adamları, sermaye sahipleri, mücadele, devrim, sevgi, yoldaşlık, doğal yaşam, dayanışma, paylaşım gibi sözcükler dinden kopuk, din dışı, dini değil dünyevi söylemler olduğu algısı yerleştirilmiştir. Oysa bunların hepsi Kuran’ın ana kavramlarıdır. Fetihler(işgaller), savaşlar, ganimetler, cariyeler, katliamlar, köleler, sultanlıklarla dolu İslam tarihine, iktidarcı karşı-İslam’a karşı verilen Muhammedi devrimci isyanlar, devrimler, önderler, devrimciler tarihten silinmiş durumdadır.

Adı bilinmeyen nice İbrahimler, Musalar, Deborahlar, Asiyeler, Meryemler, İsalar, Yahyalar, Muhammedler, Fatmalar, Ali, Hüseyin ve Zeynepler  karşı-dinci iktidarlara karşı amansız mücadele yürütmüşler, hak müdafaası ve barışın inşası için büyük bedeller ödemişlerdir. Tarihten tam olarak silemediklerini ise, ya saygınlığını kullanarak kendilerinden biriymiş gibi tanıtmışlar, kullanmışlar, hayatlarını tahrif etmişler (Ebu Hanife, Yunus Emre gibi), ya da türlü iftira ve karşı propagandalarla adlarını ve örnekliklerini küçük düşürme, kirletme yoluna başvurmuşlardır. (Haşhaşiler, Zenc Hareketi, Karmatiler, İsmaililer, Batiniler gibi… Haklarında bilinenlerin büyük çoğunluğu sarayların satılık ravilerinin yalan dolanlarından ibarettir) Elbette ayakta kalabilmeyi başarmış Alevi geleneğin adlarını ve hayatlarını günümüze taşıdığı Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal, Seyyid Nesimi, Baba İshak(Babailer) gibi bu mücadeleyi yürütmüş nice örnek hak yoldaşı derviş ve berdar devrimciler de vardır. Bu değerler –özellikle Ortadoğu’da- hakkın ve halkın müdafaasında bayraklaştırılmalıdır. Gördüğümüz üzere Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinin siyasi iktidarlarının söylemleri, eylemleri, gelenekleri ortadadır, açık ve net bir karşı-din referansıyla sömürü, baskı ve dayatmalarını yürütmekte, iktidarlarını pekiştirmeye çalışmaktadırlar. “Sol” ezilen sınıfın, yığınların, halkların, ötekilerin hattı olabilme iddiasındaysa ancak bu değerleri sahiplenerek, bu tarihi tanıyarak, bayraklaştırarak, kongrelerinde ve eylemlerinde bu isimleri de anarak, akademilerde öğrenerek/öğreterek başarılı olabilecektir, olabilmektedir. “Lailaleillallah” diyen, “tevhid”in kula kulluğa karşı tarihsel mücadelesinin öncüsü İbrahim, Nemrut’a başkaldırarak insanlığa şu iki temel çağrıda bulunuyordu: “İnsan kendi yaptığını, doğanın değil kendisinin ürettiğini, yarattığını, yapayı kutsamayacak, tapmayacak.” Ve “Hiçbir ölümlü diğerinden üstün değildir, olmamalıdır.” Bir çağrı daha ne kadar “sol” olabilirki? Peki ya binlerce sene sonra bu çağrıyı İbrahim’in imzasıyla yeniden Urfa’dan,  Anadolu’ya, Mezopotamya’ya, Ortadoğu’ya  taşımak kadar anlamlı ne olabilir?

 

Muhammed Cihad Ebrari  – Demokratik Modernite Dergisi, Sayı 13


 

[1] Kuran 107: 1

[2] “İslam” özel isim değildir. Bkz: “Dincilik ve Bilimcilik Karşısında Din ve Bilimin Barışı”, Demokratik Modernite – sayı 12

[3] Ali Şeriati, Dine Karşı Din (Ankara, Fecr Yayınları, 2009), 41

[4] Abdullah Öcalan, Ortadoğuʼda Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü, 32

[5] Kuran 8: 32

[6] Kuran 88: 22

[7] Kuran 50: 45

[8] Kuran 3: 159

[9] Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, 78

Kim olursan ol, HDP’ye Oy Ver

Mayıs 27, 2015 Yorum bırakın

HDP’li olmayanların HDP’li olmayanlara “HDP’ye oy ver” çağrısı en takdir ettiğim seçim çalışmalarından.

Çünkü HDP’ye oy vermek HDP’li olmanın, parlamentonun, seçimlerin çok ötesinde bir eylem ve anlam.

“Neden HDP, HDP dışı, hatta karşıtı çevrelerce bu kadar ilgi odağı?” diye soranlar, cevabı; “AKP ve yandaşlar neden CHP’yi, MHP’yi ve diğer onca siyaseti bırakıp sadece HDP’ye her tür saldırı üzerinden seçim çalışması(!) yürütüyor?” sorusunda arasınlar.

Diğer partilere ve siyasetlere oranla açık ara Türkiye’nin en yoksullarının, ezilmişlerinin, itilmişlerinin oluşturduğu ve özne olduğu bir proje HDP. Tabanı ortada ve tabanı direği olan bir hareket. Dinen de, vicdanen de bu tür hareketlerin dini, kimliği, ideolojisi, projesi, yolu, yöntemi sana ters gelse bile muktedire, sisteme karşı yürüyüşlerinde omuz vermek gerekir.

Tüm farklılıklar ve tartışmalarla barış içinde yaşayabilen bir toplumcuk modeli HDP. Başka bir toplumun olabilirliğinin, hepimizin, biz’lerin ispatı gibi.

Beğenme, yanlış gör, saçma bul ama yine de el ver, omuz ver, oy ver. Yanlışsa da, saçmaysa da merkezcilerin değil bu defa da yoksulların, ezilenlerin yanlışı, yanılgısı, saçmalığı olsun. Bir kere de koca, dev, çılgın projelere değil hayatları her şeyleri çalınmışlara güven.

Beğenmediysen ya da güvenmiyorsan HDP’nin “büyük insanlık” çağrısını da koy kenara kardeşim, tartışırız, HDP’liler de tartışıyor, tartışıyoruz. Ama unutmaki AKP’nin de, CHP’nin de, MHP’nin de diğer siyasi, sivil tüm oluşumların, her bir yurttaşın HDP’nin sesine, sahici güçlü muhalefetine ihtiyacı var.

“Yeni Türkiye” dedikleri bu ülke 2015’te yüzde 10 barajıyla genel seçime giriyor. Ne kadar yeni değil mi? Bu darbeci kirli sistemin ve varlıklarını bu sisteme borçlu olanların milyonları inkar etmesine, oylarının, sıfır devlet destekli emeklerinin hırsızlanmasına ortak olma. “Baraja takılsınlar da tüm o milyonlarca haram oyları ve emeklerini afiyetle yiyelim, süper olur” diyenlere bir sözün olsun. Harama ortak olma!

Evet, HDP’li yetkililer, sorumlular “HDP savaşla tehdit etti” manşetleri attırılmasın diye HDP barajı aşamazsa devletin süreci sonlandıracağını, sürecin tehlikeye girebileceğini ve kirli-kanlı korkunç bir savaşın planlandığını ve gelişebileceğini söyleyemiyorlar. Ki “iktidar savaşa hazırlık yapıyor” dediklerinde bile “HDP silahla tehdit etti” manşetleri atılıyor. Cumhurbaşkanı ve iktidar da kasıtlı olarak söylemiyorlar, bilinçliler, planlılar ve tek başlarına iktidar olmak için harama, savaşa ve kana gözlerini dikmiş durumdalar. Bunu itiraf da ediyorlar.

Tüm savaş baronları, kontracıları, ergenekoncuları, jitemcileri, derinleri, darbecileri, paşalarıyla beraber HDP’nin baraj altında kalması için iştahlanıyorlar ve her yol-yöntemle HDP’ye saldırıyorlar. HDP’nin barajı geçmesi sadece iktidara değil şüphesiz tüm taraflara bir barış dayatması olacak. Yani HDP’ye oy vererek HDP’li olmayacak, “bölücü” olmayacak, “vatan haini” olmayacak, “ahlaksız” olmayacak, “dinsiz” olmayacak, “parlamenter sistemci” olmayacak,  “AKP’yle anlaşmış” olmayacak, tüm taraflara barışın dayatma gücü olacaksın. Kim olursan ol, HDP’ye vereceğin bir oyla bir hayat kurtarabileceğini düşün.

HDP’li olmadan HDP’ye oy verenlere helal olsun. Hakkını vermezse de o oy HDP’ye haram olsun.

HDP’li olanlar da var olsun 🙂

Kim olursan ol, helalinden HDP’ye bir oy ver.

Kategoriler:Yazılar Etiketler:, , , , , , ,

Güneş tutulması, süper ay, ılım ve Newroz Piroz Be!

Mart 20, 2015 Yorum bırakın

Bugün gündüz tam güneş tutulması, akşam süper ay (dolunay değil, yeni ay, karanlık gece) ve geceleyin ılım yani ekinokslayız. Evren yeryüzünü sarsmak istercesine tüm gezegenimizle ve canlılarıyla etkileşimde olacak.

Bugün aydınlığın, baharın, doğanın doğum günü, dirilişi. Riskli, sancılı, sarsıntılı ama daha fazla umut, sevgi ve aydınlığı muştuluyor. Artık karanlıklar değil, aydınlıklar çoğalacak, uzayacak. Bugünden sonra güneş daha çok bizimle olacak, daha çok aydınlatacak. Güneş bugün hem kuzey kutbunu hem güney kutbunu aydınlatıyor.

Bugün aynı zamanda karanlıkların biricik aydınlatıcısı, Ay yoldaşımızın bu sene yeryüzüne en yakın olacağı gün. Güneş tutulmasının da etkisiyle suyun ve kanın biraz daha fazla kabaracağı bir gün olacak.

Ve son olarak bu gece ılım/ekinoks yani bahar yani Nevruz yani renklerin uyumlu cümbüşü bizi bekliyor. Doğa yeniden dirilişi, baharı, Nevruz’u ilan ediyor.

Bu ilahi, evrensel enerjiyi müdahaleci, kontrolcü olmadan kabul etmek, içşelleştirmek gerekiyor. Yani bu döngüye uyumlu olmak, evrenle ‘biz’ olmak, tek can olmak gerekiyor. Tanrısal ve evrensel barış düşünceleri ve duygularıyla bir bilinç içinde olmak için oruç tutmak ya da az yemek-içmek, tapınmak ya da meditasyon yapmak tavsiye edilir. Evrenin bilinçaltı kanallarımıza kullanarak gönderdiği mesajları anlayabilmemiz, negatif değil pozitif etkilerle etkileşimde olabilmek için önemli.

“Güneş ve aydınlığı şahit olsun ve güneşe uyduğu zaman Ay şahit olsun” 91: 1-2

Ve yarın Amed Newroz’undayız. Yarın Mezopotamya’ya, Anadolu’ya, Ortadoğu’ya ikinci bir bahar olacak Diyarbekir.

Evet, bu gece 22:45’te insanların değil doğanın ilan ettiği bayram, en doğal bayram olan Nevruz’a evrensel barış yasalarına göre resmen girmiş bulunuyoruz. Yeni bir tavaf, yeni bir döngü başlıyor. Kutlu olsun!

Nevruz direnen barışa ve dirilen doğaya yoldaş olmaktır.
Newroz Piroz Be! مبارک نوروز Newroz pîroz bo!

DİNCİLİK VE BİLİMCİLİK KARŞISINDA DİN VE BİLİMİN BARIŞI

Kasım 29, 2014 Yorum bırakın

İslam ve özü barış olan tüm dinler bilimi hayatı anlamlandırmak için esas alır. Akletme, düşünme, sorgulama, kıyaslama, deneme-yanılma, test etme, gözlem kısacası ‘gerçek’ için bilimsel yöntemlere yönlendirme kutsal kitaplarda en çok vurgulanan esaslardır. Akleden-düşünen insanla beraber hem dinin ve hem de bilimin tarihi başlar. İç ve dış doğayı anlama, bilme ve hayatı anlamlandırma çabaları olan din ve bilim, iktidarla insanı iç ve dış doğasından koparan araçlar halini almış, din ve bilimin kardeşliği düşmanlığa dönüştürülmüştür. Oysa din bilimseldir, inanç ilk bilimsel çaba sonucu edimidir, bilim ise dinin olmazsa olmazıdır.

İslam sanıldığı gibi ‘teslimiyet’ değil kelimenin tam ve tüm anlamıyla ‘barış, barış hareketi’ demektir. İnanç bilinçle mümkündür, sorgulanmadan bilinçsizce ‘inanılan’ , kabul edilen şey barışık olunan değil teslim olunandır, saygı sevgi duyulan, sorumluluk hissedilen değil korkulandır. ‘Teslim olmak’ İslam değil ‘istislam’, teslim olan da ‘müslim’ değil ‘müsteslim’dir, ki ‘müsteslim’lik Kuran’da ‘cehennemlik’ bir tavır olarak geçer, yerilir, ‘şirkin’ belirtisidir. ‘Müslim-Müslüman’barışı yaşayan ve yaşatan demektir. ‘İslam’ ve ‘Müslim’ şekilsel, markasal, metinsel, özel değil anlamsal isimlerdir. Dinin esasında özel isme, dilci aktarıma yer yoktur. Dinin tüm kavramları –din, Allah ve isimleri, kafir, müşrik, müfsit, münafık, ahlak, takva v.d.-  yorumsal devrimle ters yüz edilmiş özüyle kavuşturulmalıdır. Zira bu tarihi yanılgı, egemen İslam’ın en büyük zehri olmuş dinin her zerresine olumsuz olarak etki etmiş ve hemen her konuda ters yaklaşıma sebep olmuş, bahane edilmiş ve ortaya kan, talan, zulüm ve sefaletle dolu bir İslam tarihi bırakmıştır. İnanç, evrensel döngü içerisinde barışıklık hallerinden bir haldir ve mikrodan makroya evrende barış ilişkileri içerisinde yeri önemlidir.

İnanç akletmenin, bilimsel çabanın meyvesidir, aklın devre dışı olduğu kabul, inanç değil dogmadır, teslimiyettir. Mesela Tanrı’ya inanmak, varlığını, insanı, toplumu, doğayı, yaşamı çözmeye, anlamlandırmaya çalışan düşünürün, evrenin bilinçli bir işleyiş içinde olduğunu (buna artık inanılmıyor, biliniyor), yaşamın bir amaca mebni olduğunu, niteliğini duyularıyla bilemediği ama aklen aşkın, bilinçli bir varlığın/canın var olduğuna inanmaktır. Bu edim insana, topluma, doğaya karşı ilişkide kendini bariz şekilde belli eder, hayata dair her konuda bir temel, bir perspektif inşa eder. Yani insan-tanrı arasında olup biten, inandım-inanmadım meselesi değildir. Dinden de özgün bir alandır inanç. (Ateist-teist tartışmalarda inanç ele alınırken dinlerin ve dinlerin kitaplarının, tanrılarının konu edilmesi temel yanlışlardandır, bilimsel değil kolaycıdır.) Maddeci, bilimci, olgucu, duyucu yaklaşımın, insanları robot geri kalanı tüketilebilir-işlenebilir meta görüp bir ekonomi modelle hayatın tüm sorunlarını çözümleme iddiası ya da kapitalizmi derinlemesine çözemeden basit bir ekonomi model olarak ele alınması şaşılacak bir durum değildir. İnsanı, toplumu, doğayı nesne gibi gören bakış açısı reddedilmeden geçmişte ve günümüzde yaşanan felaketlere çözüm geliştirilmesi, özle, insanla, toplumla, doğayla, evrenle barışın inşa edilmesi olanaksızdır. Zira mülkiyetçiliğin, tahakkümün, erkek egemenliğinin, iktidarcılığın, kabileciliğin, milliyetçiliğin ana besinlerinden olan bu yaklaşımın günümüz sorunlarındaki sorumluluk payı hiç de az değildir.

Sermaye-sömürü düzeni kapitalizmle başlamaz. Binlerce yıllık tarihe sahip, Arapçası ‘şirk’ olan, karşı din ile kendini sürekli sağlamlaştıran bu düzenin en belalı düşmanları peygamberler ve yoldaşları olmuştur. İktidarın, elit, burjuva, muhafakazar, ‘imanlı’ egemen sınıfın karşısında binlerce yıl peygamberler önderliğinde köleler, kadınlar, yoksullar, ezilenler, erdemliler isyan bayrağı çekmiş, barışa yürümüş, din ve karşı din tarihi yazılmıştır. Genel pratiğiyle özü taban tabana ters düşmüş, darbeye uğramış olsa da sesi susturulamamış doğal dini yaklaşım ve ilahi öğretiler evrensel barışın ihtiyaç duyduğu perspektifin oluşmasında, oluşturulmasında tarihsel en büyük katkıyı sunmuştur. Ancak bilimin yoz yaklaşımı bilimcilik ve dinin muharref yaklaşımı dincilik yani iki aynı putperestlik insanlığı din-bilim kutuplaşmasına itmiştir. Dini, karşı dine dönüştüren de, bilimi bilimciliğe hapseden de iktidarlaşmadır, Arapça tabirle müstekbirleşme, mustağnileşmedir.
(Nasılki  akledilmeden, sorgulanmadan, bilinçsizse ‘inanılan’ ve tapınak dininin, şirk dininin tapmaktan başka bir şeye yaramayan ve bir çok alt tanrılar yaratan tanrısı put oluyorsa aynı şekilde tarih ve toplum üstü olguculuk duyumculuk olan bilimcilik de çağdaş putperestliktir.) Bu bağlamda din ve bilim için öze dönüş, öze dönüş için de anlamsal-yorumsal devrim önemli bir ihtiyaçtır. İktidarlaşan her şey özünden ve özgürlüğünden kopar, zararlı hale gelir, en güzeller en çirkin olur.

Allah yolunun öncüleri, giyim kuşamı, yemesi içmesi gezmesi, oturup kalkmasıyla tamamen sıradan insanlardan biriyken, iktidarlaşmış devletleşmiş dinin yani şeytanın adamları halktan farklı giyim kuşamı, şatafatlı yaldızlı büyülü sözleri, yapmacık hareketleri, halktan üstün, seçkin tavırları ve söylemlerindeki din dilciliği ile kendini hemen belli eder. Aynı şekilde Allah’ın evleri sadeliği, mütevaziliği, sosyal, kültürel, politik konumlanması, mimarisiyle tam bir halk eviyken, iktidarın, devletin, hilafetin, saltanatın dininin yani şirkin yani kula kulluğun, şeytanın tapınakları ev değildir, evden çok daha üstündür(!) halk içinde istediği gibi davranamaz, konuşamaz, içinde belirli tiyatral tapınmalar ve iktidarın sözü vardır, anadil değil yabancı din dilciliği vardır, mimarisi halkın evlerinden farklı, büyük, şatafatlı, görkemli, cezbedicidir. Benzer yüzlerce önemli örnekler verilebilir, bilim ve bilimcilik arasında da işte böyle farklılıklar vardır. İktidarın kendisi için en büyük tehdit olarak gördüklerini içine alıp silahı haline getirmesi yapısı gereğidir. İnsanlığın ortak iyi ve ahlaki öğretilerinin yaşam  hali ‘din’ ne kadar iktidarlaştırılarak sermaye düzeninin en güçlü dayanağı haline getirilmişse bilim de iktidarlaştırılarak bu düzenin en güçlü araçlarından biri olmuştur. Öyleki antikapitalist mücadele bile bilimcilikle yoğrulmuş, bilimcilikten kopmayan antikapitalist hareket kapitalizme dolaylı destek sunmuştur. Kadını dinciliğin, törenin, erkek egemenliğinin baskılarından kurturmak isteyen pozitivist batı radikal feminizminin, kadını kapitalist moderniteye sunması gibi. Ya da aynen dinciliğe karşı mücadele ettiklerini sananların dinciliğin beslendiği kaynaklarla halkçılık, yerellik adına bağını koparmaması ve dolayısıyla karşı dinin hizmetinde olmaları gibi. Peygamberler elitist ve konformist (kolaycı-üstten ve korkularına halkı bahane eden) değildir. Halk adına üsttenciliğe, yukarıdan söylem ve eyleme karşı aşağıdan söylem ve eylem içindedir. ‘Aşağının’ sesi Allah’ın sesidir. İktidara karşı ilahi çözüm iktidar olmak, sermayeye karşı çözüm sermaye sahibi olmak değildir, amaç başarmak da değildir sorumluluğu yerine getirmektir.  Sosyokültürel yaşantıda toplumla beraberdir ancak halkı eleştirilemez, sorumlu tutulamaz görmez, tek bir kalıba sokmaz. (Elitistler de, konformistler de, kariyeristler de halktandır) Kuranın pek çok ayeti toplumları, çoğunluğu, halkı eleştirir, sorumlu tutar, itham eder, tavır alır, doğru ve yanlış, gerçek ve yalan konusunda tavizsiz açık ve nettir. Ben/biz biliriz kibrine karşı mücadele verir, bildiklerine ‘biliyorum’ demekten, çözümlediklerini, şahitliklerini bildirmekten, ‘bilmiyorsunuz’ demekten imtina ettirmez. Firavun ve işbirlikçilerini itham eden ilahi söylem bu bezirgan saltanatını gerçeklerden, kimliklerinden yüz çevirme pahasına tercih eden kitleye de sözünü esirgemez, müstehaksınız der. Benciliğe/bizciliğe karşı olunur ama benliğe/bizliğe kör kalınmaz, önder önderdir, bilge bilgedir, bilgin bilgindir, usta ustadır. Tüm bunlar ‘aşağı’nın saflarını sıklaştırır, bağları güçlendirir, zaten amaç büyük iş yapmak, başarmak, zafer elde etmek değildir. Barış, barış yolunun kendisidir, sevgi ve sorumluluktan başka bir azığı olmayanların amacı sürekli bu yolun yolcusu olmaktır.

Elitizm karşıtlığını kalkan bilen konformizme kaymış tavırda, halkçılık, yerellik adına yerele  ve toplumun özüne yabancı eylemler ve söylemler hemen göze çarpar, gizli elitisttir. Aşağıyla beraber yaşamı örgütleme yerine arada bir dayanışma babından tehlikesiz olan ‘aşağıya’ ziyaretler dışında yaptıkları sadece orta sınıftan aşağı ve yukarıyı kendilerince çözümlemektir. (Bu aslında her kesimde görülen orta sınıfçı hastalıktır.) Mesela dincilik kökü dışarıda, sosyokültürü ezip geçen, anadili sönümlendiren yayılmacı milliyetçi akımın ideolojisi olduğu halde popülistçe sahiplenir, uyum sağlanır, güzelleştirmelere başvurulur. Muhafazakar orta sınıfta farklılık hazzını yaşamak için popüler olabiletesi yüksek, bedeli olmayan ya da az olan birkaç kaba yaklaşımın popülist eleştirisinden geri durulmaz. Toplumsal gerçekliği olmadığı halde ‘aşağının’ değil sadece muhafazakar orta sınıfı halk ve yerli olarak gören, yaşadıkları toplumun ve dünyanın başka tüm gerçeklerine kör olan entelektüeller, ana dillerinde karşılığı var ve daha anlaşılır olduğu halde sık sık ‘din dili’ne başvurur. (Bu sözcükleri kullananların tümünü itham etmek istemem ama misal vermek gerekirse; mesela  Müslüman Türklerse ‘oy’ yerine ‘rey’ demeyi, ‘saygıdeğer’ yerine ‘muhterem’i, ‘adı geçen, anılan’ yerine ‘mezkur’u, ‘bilim’ yerine ‘ilim’i tercih ederler. Daha İslami ve bilgili konuşmuş olurlar. Orta sınıfçılık bilimsel alanda da kendini belli eder, bilimsel terimlerin kullanımında da yine yabancı sözcükler tercih edildir.) Bu daha cazibeli yapmacık söylemler bilmişlik, halkçılık gösterisidir ve asıl yerelden, özden, kökten kopmak budur.  Bunun (doğal) dinde yeri yoktur, (yapay)karşı dindendir. Aydınlanmacılığın bilimsel olmaması, karşı bilimden olması gibi. Aydınlanmacıların da dünyası seküler orta sınıftan ibarettir. Aydınlanmacılıktan çıkabilecek halkçılık ne ise iktidarlaşmış dinden de çıkabilecek halkçılık odur, sadık kalabilecekleri tek şey popüler olan, olabilen şeydir ama gerçeğe asla sadık kalmazlar.

Bilimcilik ve dincilik eril zihniyetin ürünüdür. Bilim adamları ve din adamları aynı şeye hizmet ederler. Aslında iktidarlaşmanın kendisi erkekçidir. Erkeğin iktidarı kadına sahip olabilmekle eş değer olduğu gibi din ve bilim iktidarının  da ilk hedefi kadın ve doğaya sahip olmak olmuştur. Kadına ve doğaya sahip olamayan erkeğe iktidarsız denir. Dinci geleneğin tahakkümündeki kadın ve ‘helal mal doğa’ ne kadar tutsaksa bilimci modernizmin ‘özgür kadını’ ve fabrikaya çevirmek istediği ‘mekanik tabiat’  o kadar tutsaktır, mazlumdur. Ruh, anlam, can, mana körü olan modern bilimin ve materyalist yaklaşımın çözümsüzlükleri, açmazları da kendini en çok kadın ve doğaya yaklaşımında belli eder. Oysa din ve bilimin doğayla ilişkisinin temeli aynıdır; doğa bize değil biz doğaya aitiz. Aynı şekilde karşı dinin ‘helal malımız doğa’ ile karşı bilimin ‘mekanik tabiat’ yaklaşımı arasında hiçbir fark yoktur.

Evrenin döngüsel uyumunu, işleyişini, tavaf halini göremeyen modern bilim ‘ileri, ileri’ diyerek bugün dönüp dolaşıp, doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı, bilinci muhatap almak, görmek zorunda kalmıştır, kalmaktadır. Ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana  ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür. Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki farklılıkların birlik/vahdet sistemidir. Varlık maddi ve manevi birliğiyle varlıktır. Tarihte ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin, erkek egemenliğinin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Kapitalizmin canlıya özellikle de doğaya ve kadına dair paradigmasıyla antikapitalist harekete büyük ölçüde etki etmiş bu yaklaşımın paradigması özdeştir, aşılması gerekir. Materyalizme, bilimciliğe, ilericiliğe, aydınlanmacılığa sadık kalarak özgürlüğün esasına inebilmek çelişkiden ibaret olacaktır. Önce bu iktidar aygıtı prangalardan kurtulmak gerekir.

Sadece yeryüzü değil tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su, toprak döner, gezegenler ve galaksiler döner. Yaşamın sembolü ve yolu döngüdür. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığa bu döngüyle (tavaf) evrensel barışa, döngüye uyum sağlamayı hedef gösteren bir eylemdir) Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır,  merkezcidir, duyumcudur, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akla yani doğanın, evrenin aklına, bilincine yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Tüm yönleriyle öze dönüşçü/hanif olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki-politik dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumun inşasıyla mümkündür. ‘İlericilik’le ilerlenemez.

Dinler yeryüzünü cennete/barış yurduna dönüştürenlere cennetlik, cehenneme dönüştürenlere cehennemlik der. Mesaj bu kadar basit ve nettir. Din de bilim de bu amaca mebni araçlardır. Kapitalist modernite karşısındaki güçler karşı din ve modern bilimle hesaplaşarak din ve bilim hakikatininin bilinciyle oluşturulan yeni bir paradigmayı hep beraber sahiplenmeli, beraber geliştirmelidir.

Muhammed Cihad Ebrari – Demokratik Modernite Dergisi 10. Sayı (Ortadoğu’da İnanç Gerçeği ve Demokratik Modernite)