Archive

Posts Tagged ‘barış yurdu’

Yavruma yurttan bir yuva; barış yurdu

Ağustos 12, 2016 Yorum bırakın

Dünyada çöp üreten tek canlı insan. Doğayı yok edip kendine doğa dışı yaşam(!) alanı oluşturan tek canlı insan. Yuvasını yapma beceresini kaybeden tek canlı insan. Doğada nesli tükenen canlılardan biri de insan.
Konuttan, betondan, binadan, siteden, rezidanstan yuva olmaz. Yuva ocaktır, üretir, hem kendi yaşar hem yaşatır, iktisattır, kültürdür, nesildir, sadedir. Konut maldır, metadır, yatırımdır, cansızdır, kiralanır, alınır-satılır, gösteriştir.
Ekolojik olmayan ekonomik de olamaz.
Doğal olmayan helal de olmaz.
Kendi cansız ve yapay olan cana can da katamaz.
Yuvalar konutlaştı, yurtlar devletleşti, toprak betonlaştı…
Ama biz yine de kötülüğe ‘hayvanlık’ iyiliğe ‘insanlık’ diyoruz.

Sizleri Kazdağları’nın eteklerinde, yavrumuz İsa Ekin’in yuvası olacak ‘yurt’ ile tanıştırayım. Yakın tarihin en sancılı, kirli ve kanlı geçen şu günlerinde biraz da inadına yaşama ve yarına dair bir umut ektik. Biz ona ‘barış yurdu’ diyoruz. Yaşayan bir yuva ve biz yaşayanlar gibi bir gün ölüp yeniden toprak olacak. Kendi yuvamızı yapma becerisine yeniden sahip olabilmek için daha çok yolumuz var, geriye doğru alınacak bir yol. Ama yine de bir Veysi ustası olanlar için kendi yuvasını yapmak imkansız değil. : ) Yavruma, ellerimizle, emeğimizle yurttan bir yuva nasip ettiği önce Yaradan’a ardından Veysi ve Türkan başta olmak üzere barış yurduna gönüllü emek veren dostlara da teşekkür ederim.

Bu yuva ve yuvanın bulunduğu dış alan için yurt, bozüy, oba gibi isimlendirmeler var. Orta Asya Türkleri ve Moğollar’ın tarihinde hayat bulan ‘yurt’un kubbesi ve tündüğü Kırgız bayrağının da esin kaynağı. Ana malzemesi ağaç sırıkları, ip ve keçe olan yurdun kubbesi de güneş ve güneş ışın saçaklarını temsil ediyor. Gökyüzü yuvanın bir parçası gibi. Birbirine geçmeli ve bağlamalı bir yapı olduğu için kısa sürede kurulup sökülüp taşınabiliyor. Dört duvar yok. Şüphesiz en az yeme içmesi kadar yaşam alanı da insanın duygu ve düşüncelerini olumlu ya da olumsuz etkiliyor. Bu yuva da doğrusal değil, dolayısıyla döngüsel bilinçli olan doğa, yaşam ve kadına daha uyumlu. Nitekim insanlığın başına ne geldiyse döngüsel barışla yetinmeyen doğrusal akılcı erk ilerici ve gericilerden geldi.

Yaşam alanının daha bir çok eksiği var elbette, zamanla emekle ortaklık ve üretimle tam anlamıyla bir yaşam alanı olabilecek barış yurdu. İhtiyacı sınırlı, basit ve sade olan yaşam tarzı doğal yaşamdır. Denildiği gibi gerçek zenginlik sahip olmakta değil ihtiyacı olmamakta. Deneyim ve tecrübelerimi, barış yurdunun gidişatını sizlerle de paylaşmayı umuyorum.

 

bc6b5c71-1d13-4aad-9b47-aca7887a1dee
ed8dfc73-33d6-400f-a96e-09cb53c4928c
479b48d8-4246-44a9-be15-63097e3c0b29 04091a1a-eb48-4af8-9f05-2356fdcc617c (1) 13987597_10154225350557891_6717911043788338755_o IMG_3085 IMG_3103 IMG_3133 IMG_3155 IMG_3189 IMG_3194 unnamed (1) unnamed (2) unnamed (3) unnamed (4) unnamed (5) unnamed

Mescidi Aksa, Filistin, Kudüs, İsrail üzerine notlar

Kasım 9, 2014 Yorum bırakın

– Mescidi Aksa da, Kudüs de, Filistin de ne kadar Müslümanların veya Araplarınsa en az o kadar Yahudilerin ve Hıristiyanlarındır. Kuran bunu savunur, aksini iddia edenlerin ne Kurani ne tarihi ne vicdani ellerinde tek bir delilleri ve kaynakları yoktur. Yahudilere ve Hıristiyanlara göre neden kutsalsa zaten o yüzden Müslümanlar için de kutsal olmuştur. İbrahim, Musa, Davut, Süleyman, İsa vd hepsi zaten Müslümanların da peygamberleridir.

– Filistin ve Kudüs ismini takıntı yapmak yersizdir, bu isimlerin de dini/kutsal bir dayanağı yoktur. Mescidi Aksa ismi de özel isim değil mabet için kullanılmış bir sıfattır. ‘İsrail’ de anlamı güzel olsa da bir ülkeye isim olarak dayatılması ırkçılıktır, insan merkezciliktir. İnsanlar topraktan, doğadan, dağdan, ovadan, nehirden, denizden isim alabilir ama koca bir toprağa, ülkeye etnik kimlikleri dayatmak insan-toplum-doğa ve sahip olma-ait olma kırılmasının temel çıkış noktalarındandır. O bölgenin kutsallık atfedilecek veya meşru görülebilecek; barış yurdu yani darusselam/jerusalem/yeruşelayim ve zeytin diyarı. Süleyman peygamberin verdiği isimdir, Allah da bu şekilde anmaktadır.

– Ortadoğu krizlerini besleyen en derin ve kadim fay hattı bu topraklardaki çelişkilerden doğmuştur. Bu kırılmada çözüm gelişmediği takdirde Ortadoğu’da barış mümkün olmayacaktır. Barış yurdunda barışı inşa etmek ilahi ve insani bir görevdir.

– Kuran’da ve diğer kutsal kitaplarda anlatılan ve bu bölgede yaşanan Talut-Calut kıssası aslında İsrail çocuklarının ve Filistinli Arapların savaşıdır. Allah ise bu savaşta taşlarla talan edici güçlü bir orduya karşı direnen İsrailoğullarıyla beraberdir.

– İsrail Tanrı’ya geceleyin yürüyen demektir, aynı zamanda Yakup peygamberin adıdır. Kuran’da ‘miraç ayeti’ denilen ayet esasında bunu anlatır. Kudüs’e yani gerçek adıyla Barış Yurdu’na yürüyenlere İsrail denilerek barışa yürümenin Allah’a doğru bir yürüyüş olduğu belirtilir. Gece miti de dünya hayatını ifade eden Kuran’ın tümünü kapsayan bir metafordur. Barış yurdu aynı zamanda yeryüzü cennetinin de başka bir ilahi ifadesidir. Firavuna karşı Musa önderliğinde baş kaldıran halka ‘zorluklara göğüs gerer ve direnirseniz özgürlük ve bolluk içerisinde yaşayacağınız barış yurdu size vaat edilmiştir’ denilerek bir bakıma ‘başka bir dünya mümkün’ mesajı verilir. ‘Vaat edilmiş topraklar’ meselesi bundan ibarettir.

– Miraç olayı ve hadisi Kuran’la, tarihle, akılla tamamen çelişen koca bir uydurmadır.

– Dinleri hiç birbirleriyle yarıştırmaya ve bu kavgada kullanmaya gerek yok; Yahudilik, Hristiyanlık neyse, ne kadar iktidarcılığa saplanmışsa İslam da en az o kadar tahrif edilmiş bir dindir. Ümmeti Muhammedin Ümmeti Musa’dan hiçbir farkı yoktur. Barış kimliğini ve yolunu terk ederek muhtelif markalar altında kurumsallaşmaya ve kutuplaşmaya giden dinler iktidarcılıkla dinciliği doğurmuş ve sorunun kendisi olmuşlardır. Bunun bilincinde olarak ve toplumsallaşmış gerçekliğini tanıyarak yaşanan krizlere orta ve uzun vadeli çözümler tartışılmalı ve geliştirilmelidir.

– Kısa vadede ‘iki devletli çözüm’ çözüm olarak görülse de, iki tarafın da ezici çoğunluğa bunda mutabakata varsa bile Kudüs, Mescid-i Aksa/Süleyman Mabedi ve diğer ortak kutsal mekanlar krizi aşılamayacaktır.

O topraklarda, Kudüs’te ve Mescidi Aksa’da (Aksa statüsünde olan yani dinlerin ortak kutsallık atfettikleri Halil İbrahim gibi yerler de dahil olmak üzere) üç semavi dinin ve iki amca çocuğu halklar olan Araplar ve Yahudilerin eşit ortaklığı olmadığı sürece, bir din devleti değil, dini adalet olan ve tüm tüm dinlere, halklara, kültürlere, düşüncelere eşit yaklaşacak ortak bir irade inşa edilmediği sürece bu savaş asla bitmeyecektir. Başka bir çözüm de yoktur, doğru olan da budur.

– Neden Filistin halkının yanındayız? Yerel, bölgesel ve küresel hegemonik, aleni ırkçı, dinci güç olan, insana ve doğaya zarar veren güçlerden biri olan İsrail’in birbirinden beter, türlü yollarla, yöntemlerle ve küstahça ezdiği, katlettiği, sömürdüğü, baskıladığı her açıdan kuşattığı bir halk olduğu için. Bu halkın İsrail’e karşı verdiği direnişin dinine, mezhebine, ideolojisine hatta yol ve yöntemlerine bakmadan Filistin’in yanında İsrail’in karşısında olmak İbrahimi, Musevi, İsevi, Muhammedi ve ilk önce insani bir görevdir.Türkiye ve Kürdistan örneğinde de olduğu gibi.

Barış sizinle olsun – السلام علىكم – peace be upon you – שָׁלוֹם עָלֵיכֶם


Selam/Shalom adında İbranice ve Arapça seslendirilen güzel bir şarkı;

Özgür İnsan Günlüğü – 14 Eylül (Tekirdağ F-Tipi Sevk)

Nisan 18, 2012 Yorum bırakın

13 Eylül’ün devamını getirmek isterdim ama fırsat olmadı. Detayları anlatacağım. Bugün 14 Eylül. 12 Eylül yıldönümünde 12 Eylül zihniyetini bir kez daha anladım, yaşadım. 28 Şubat sürecinde ailece yaşadığımız gibi. Tekirdağ 2 Nolu F-Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza-İnfaz Kurumu’na sevkim/sürgünüm gerçekleşti.

Gardiyanlar tarafından jandarmaya eşyalarımla birlikte teslim edildim. Eşyalarım ve ben –çıplak olarak- didik didik arandık. Kelepçelendik, hayvan muamelesi dahi görmüyorduk. En geç 8 olmuştur saat, ringlere yerleştirildik. Ben, Tarık, Abdullah ve Fatih diye bir arkadaş (sol koğuştan, sporda tanışmıştık). Hapishane koşullarımız ayrıcalıklı olduğu gibi ring ve sevk koşullarında da oldukça ayrıcalıklı muamele gördük. F-tipine geldiğimde sevk denilen sürgünden ve sevkimizin sorumlu komutanından şikayetçi oldum. Ama şuan burada yaşadıklarımdan sonra ringi ve sevki şikayet etmemim basitliğini ve anlamsızlığını fark ettim.

Bir metre genişliğe ve uzunluğa sahip bir kutu içine altı tane koltuk sığdırmışlar ringte. Ve bu ufacık her yeri kapalı yere bizi eller kelepçeli olarak soktular. Dizlerim sığmadı iki büklüm oldum. Normalde bir buçuk saat sürdüğünü biliyordum ama yine de sordum ne kadar sürecek diye ‘iki saat’  dedi Metris gardiyanlarından biri. Yol boyunca sürekli sağa sola sapıyor ve duruyorduk. Bir kaç saat sonra durduk ‘geldik nihayet’ dedik, perişan haldeydik. Meğer orası Silivri cezaeviymiş. İki kişi daha soktular kutumuza. Biri epey yaşlı, adı Burhan, beni tanıdı. Televizyon ve gazetelerden  takip ettiğini, benim için çok üzüldüğünü söyledi ve birkaç defa ‘yavrum sana nasıl kıyıyorlar’ dedi içli içli ve ekledi ‘sana mektup yazacağım’ diye. Sevinirim Burhan amca dedim. Meğer kendisi müebbetlikmiş, baygınlık geçirdi. Tarık iki kere kustu, sonuçlarını tahmin edemezsin. Yolda saatler geçmeye devam ederken durduk yine ve yine sevindik geldik diye. Jandarma komutanlığıymış. Yemek yemeleri, sohbetleri, maçları, dinlenmeleri iki saat sürdü. Kapılara vurduk, bağırdık duyan olmadı. Hepimiz baygınlık-uyku arası bir haldeyken hareket ettik yine. Saatler geçti. Nihayet geldik, bitmiş bir haldeydik. Her yerim ağrıyor, başım zonkluyordu. O saatlerin nasıl geçtiğini düşünmek bile işkence.

Beni ve Tarık’ı çağırdılar önce, aldılar bizi ama kısa süre sonra ikimizi de ayırdılar. O zamandan beri görmedim hiç birini. Neredeler, nasıllar bilmiyorum ve merak ediyorum. Neyse Tekirdağ 2 Nolu F-Tipini ününü duymuştum ama jandarmadan ve sevk zulmünden kurtulduğum için seviniyordum. Boşunaymış, her şey yeni başlıyormuş. Gardiyanların bakışları, konuşmaları, emirleri düşmana değil , hayvana değil, cansız mala karşı yapılmayacak biçimdeydi.

Bekletilirken saati sordum, sevkten şikayetçi olacağım, olmayı düşündüğüm için, ’ne yapacaksın saati, artık senin için saat, zaman yok ‘dedi biri, diğeri de ‘oradan saat kaç tane çıktınız’ dedi, sekiz dedim. ‘İki saat sürdüğüne göre saat şuan 10’ dedi ve hepsi güldü. Saat 16:30’du ve İstanbul-Tekirdağ arası sevk 8.5 saat sürmüştü. (Saati hücreye girince öğrendim, 17 idi yeni, 3 kişilik hücremize girdiğimde)

Hücreye sokulana kadar her an saldırmalarını bekledim. Bir bahane, bir sebep istiyorlardı ama vermedim. Biraz tipimden dolayı çekinceleri olduğunu hissettim, onlar ne kadar hissettirmemeye çalışsalar da. Hücreye sokulmadan bir hoş geldin dayağı yemeyen nadir kişilerden biriyim Tekirdağ 2 Nolu’da. Saldırı dışında her tür alçaklığı sergilediler pervasızca. Altı kere arandım yine didik didik. Eşyalarımla birlikte bir kez daha çıplak olarak arandım. Metris’ten getirdiğim eşyaların çoğuna el konuldu. Kuran, günlüğüm ve düşünce notlarım incelenmeye alındı, ne zaman verileceği belli değil. Ya da verip vermeyecekleri. Bu satırları hücredeki boş kağıtlara yazıyorum. Sürekli rencide etmeye çalıştılar ve tepki vermemi beklediler saldırmak için. Hiçbir tepki vermedim, verecek takatim, halim, psikolojim yoktu. Ama olsaydı da onlara saldırı imkanı vermeye niyetli olmazdım. Hiçbir kuralın, hukukun, insanlığın, iyi niyetin olmadığı ilk iki dakikada anlaşılıyor zaten. Önce burası 2011 Türkiye’si olamaz dersin ama aslında buranın T.C’nin gerçek yüzü olduğunu anlaman uzun sürmez. Sonradan öğrendiğime ve zannettiğim gibi bana iyi davranmışlar.
Bin bir zorlukla ve baskı altında hücremize getirildim. Hücre arkadaşlarımla tanıştım. Biraz rahatladım ama nerede olduğumu anlamaya anlamaya ve iki hücre arkadaşımın anlatmaya başlamasıyla zorlu günlerin beklediğini anladım. Aslında kaldığım yere artık hücre değil oda diyebilirim. Ufak bir TV’si, mini buzdolabı, gün içinde açık olan –Metris’e göre çok daha küçük olsa da- avlusu ve iki arkadaşla yaşayacağım bu yere oda diyebilirim. Sular kesikti ilk geldiğimde, hala kesik. Sürekli kesiliyormuş böyle. Sıcak su haftada bir gün iki saat veriyorlarmış ama ne zaman olduğu belli değil. Mektuplar –gelen ve giden- çoğu ulaşmıyormuş. Göreceğiz.

***

Yazım yarıda kesildi, odaya gardiyanlar doldu ve ‘ziyaretçin var’ dediler. Çok şaşırdım, arkadaşlar da sessizce ‘ziyaret vakti değil heval’ dediler. Her halükarda yapacak bir şey yoktu. Çıktım, gardiyanlar arasında yürürken her şeye hazırdım. İyi davranıyorlardı. İyi davranıştan kastım sert, baskıcı ve hakaretvari  hal hareketler yoktu. ‘Şuradan, buradan’ diyerek yol gösteriyorlardı. Ziyaretçi bölümüne geldik. Gerçekten ziyaretçim vardı, çok şaşırdım ve sevindim. Zeynep ile bir iki dakika sonra konuşacak olma, ziyaretçimin Zeynep olma ihtimali heyecanlandırdı. Oturttular görüş kabinine, ahizeyi verdiler ve parmaklıklı camın karşısına kimin geçeceğini beklemeye başladım. 10 saniye sonra Zeynep’im karşımdaydı. Telefonla konuşmaya başladık, biraz o anlattı biraz da ben. Koşullarım ve yaşadıklarımla ilgili hiçbir şey söylememeyi tercih ederdim üzülmemeleri için, ancak zaten herkes böyle yaptığı için cesaret buluyorlar. Birkaç şeyden bahsetmek zorunda kaldım ve avukatın gelmesini istedim. Şunun şurasında birkaç ay daha hatırlanır sonra unutulurum. Bu süreci kendim için değil 12 Eylüllerin, 28 Şubatların zihniyetiyle hesaplaşmak için elimden geldiğince iyi kullanmalıyım.

Tekirdağ F-Tipiyle ilgili daha yazacak çok şey var ama bunları önümüzdeki günlerde yaşaya yaşaya, şahit ola ola anlatacağım. Umarım bu sayfaları buradan çıkarabilirim. Ve umarım günlüğüm ve düşünce notlarım da sağ salim iade edilir. Zira el yazısıyla senelerce emek verilerek yazılmış tek nüsha kitapların imha edilmişliği var.

***

Zeynep gönderilen mektupların geri döndüğünü söyledi. Metris’e neden mektup gelmediğini anlamış olduk. Yeni posta adresimi duyurmalarını ve mektup gönderenlerin APS ile göndermeleri gerektiğini belirttim. Mektuplar bir ay içerisinde ulaşmaz ya da geri iade olmazsa –burada geri iade de olmuyor, direk imha- soruşturma ve şikayet süreçleri başlatmak gerekiyor. İşe yaramayacağını bile bile…

Kısacası bu yüksek güvenlikli F-Tipinde çektiğin ceza hapis olmak değil. Hapsedilmek çekilenlerin en hafifi. Her şey, her uygulama işkenceye dönüşmüş.

***

Yukarıdakiler dışında görüşte konuştuğumuz pek çok şey oldu ama her güzel rüya gibi uyanınca hepsini hatırlayamıyorsun. Unutup aklıma sonradan gelen mevzular olursa yazarım bilahare.

***

Görüş bittikten sonra aramalardan geçiyor, odama getiriliyordum. Uzaktan bağrışmalar duydum. Sonra yakınlaştı. Gözümle bir şey göremiyordum, zaten önümden başka bir yeri göremezdim, bakamazdım. Sağa sola bakmak her türlü müdahaleye imkan verebilir zira. Zaten dönüşte o giderken ki ‘iyi hal’den eser de kalmamıştı gardiyanlarda. Sesler netleşti, bir tutsak dövülüyordu, dövülürken de slogan atıyordu; ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek!’
Hızlı bir muhasebe yaptım, destek versem mi vermesem mi diye, ki tam karar veremeden (sloganla destek vermeyi düşünüyordum) , karar vermeme gerek kalmadan apar topar çekiştirilerek uzaklaştırılıp odama getirildim. Onunla beraber slogan atsaydım benim de temiz bir elden geçirileceğimi ve disiplin cezasıyla en az üç ay görüş yasağı cezası alacağımı söyledi arkadaşlar. Ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar bireysel tepki vermiyorlarmış arkadaşlar. Sadece saldırıya maruz kalanlar hem pasif direnişe geçmek hem de seslerini duyurmak için slogan atıyorlarmış. Asla fiili karşılık vermiyorlarmış. Verenlerin kolu, bacağı, kafası kırılıyormuş ki dışarıdayken duymuştum kırılanları.

***

Ben artık yine önceki günler gibi normal günlük formatına geçmek istiyorum. Yoksa dünü anlata anlata bugüne gelemeyeceğim. Unuttuğum şeyleri önümüzdeki günlerde, aylarda tekrar yaşarım ve yazarım elbet.

Özgür İnsan Günlüğü – 13 Eylül Metris (Sevk)

Nisan 9, 2012 1 yorum

12 Eylül’ü geride bıraktım, 13 Eylül’ün ilk saatleri. Bu gece uyumamı bekleme can.
Hangi gece uyudum ki sahi. Bir sigara daha yakıyorum. Sen de sesine hasret kaldığım Ahmet Kaya’nın şarkılarını dinle, şarkılarımızı. İkimiz, hepimiz için…

***

İsmail ve Ahmet kıbleyi sordular bağırarak, tarif ettim; bize her yön kıble.

***

12 Eylül bitti mi diyorlar.

***

Bu gece kalbim aklımı bastırıyor.
Duygularımın izinden yol alıyorum gece yürüyüşümde.

***

Ne mutlu uyuyabilenlere…

***

Ama barış yurdu uyuyamayanların eseridir.
Uyuyamayanlar gerçeklerin esiridir.
Uyutmaz gerçekler, rahatsız eder, bedel ister.
Ve özgürleştirir, her gerçekle daha da özgürleşirsin. Özgürleştikçe bedeller büyür. Uyuyamamak bu işin başıdır. Öyleyse görünenin ardındaki gerçeği söyleyelim;

Ne mutlu uyuyamayanlara!

***

Gün doğuyor. Metris’te son kere tapındım.
Senden başka hiçbir otorite, hiçbir üstün merci tanımıyorum Tanrım.
Varlığım kula kulluğa (şirke) karşı mücadeleye armağan olsun.

***

Sabah sayımı hazırlıkları başlamadan gelip almaları lazım. Yani birazdan.
Tüm eşyalarımı toparladım ve poşete yerleştirdim. Dışarıda sadece bu yazdığım defter ve kalem kaldı. Gardiyanlar geldikten sonra som cümlelerimi yazıp veda edecek ve iki-üç saat sonra inşallah Tekirdağ’da buluşacağız.
Artık Zeynep’le, ailemle aynı şehirde olmayacağız.
Bir yüzüğün benim için bu kadar anlamlı ve değerli olacağı aklıma gelmezdi.

***

Ve geldi gardiyanlar; ‘hazırlan, gidiyorsun’
Yazmak istediğim çok şey var ama acele etmeliyim. 1-2 dakika sonra gelip alacaklar.
Elveda hücrem, elveda Metris, elveda İstanbul.
Zorlu günler merhaba.
Gardiyanların ayak sesleri geliyor. Hücremin penceresine yaklaştım, bağırarak hevallere sloganla veda ettim ve ekledim;
Yarın barış yurdunda özgürce buluşmak üzere…