Sitte-i Sevir ve dolunay günleri

Nisan 21, 2016 Yorum bırakın

dolunay bahar ebrariBugünden itibaren 3 gün dolunay 6 gün de sitte-i sevir günleri başlıyor. Sitte-i Sevir “boğanın altısı” demek. Güneşin boğa burcuna girmesiyle (21-26 Nisan) yaşanan hissedilir sıcaklık düşüşü, rüzgar ve çok değişken havadan dolayı “sitte-i sevir, her saati bir devir” demiş Anadolu. “Sitte-i sevir, kapıyı çevir” diyerek uyarmış, “sitte-i sevir, kütüğü devir” (ısınmak için odun değil büyük kütük hazırla) diyerek nasihatte bulunmuş. “Kork abrulun beşinden, öküzü ayırır eşinden; korkma zemherinin kışından” deyimindeki “april beşi” olarak bilinen günler de Nisan’ın 5’i değil içinde bulunduğumuz bu beş gündür. Elbette bunlar, aynen cemreler gibi kesin, ‘bilimsel’ verilere dayanmamakla birlikte binlerce yıllık gözlem ve tecrübelere dayanılarak bugünlere gelmiş (ve bugün yok sayılan) bir kültür. Ki bugünlerde hepimiz sitte-i sevir’i hissedebiliriz.
Güneş’in sitte-i sevir’inden dolayı havanın bir anı ötekini tutmaz, dolunaydan dolayı da su ve kan yerinde duramaz. Yani hem güneşten hem de aydan dolayı bugünlerde de tedbirli olmakta fayda var.

Dolunay günlerinin gel-git’leri büyük ve etkilidir. Gelgit okyanuslara, denizlere özel bir durum değil elbette. Yeryüzündeki, topraktaki, topraktan olma tüm can’lardaki su ve kan başta olmak üzere tüm sıvılarda gelgit yaşanır. Dolunayda şiddet ve şehvete meyyalin sebebi yeryüzü su ve sıvılarındaki gelgit gibi insan vücudundaki kan ve su gelgitleridir. Topraktaki sebze-meyvede de, hayvanlarda da, insanlarda da yaşanır gelgit. Mesela bugünler, bu dolunay etkisindeki günler ekim-dikim ve sulama için uygun, elverişli günlerdir. Doğal tarımla uğraşanlar bilirler. Bu sadece sebze meyve için değil aynı zamanda insanlar için de geçerli… Yine gelgitlerden dolayı sebze meyveleri –özellikle sulu olanları- toplamak için uygun günler değillerdir bugünler. 3 gün sonra toplanan sebze ve meyveler çok daha lezzetli ve sulu olur. Toprağın emici gücü hakim bugünlerde. Bu yüzden topraktan yaratılmış, var olmuş olan bizler için de önemli. Kaplıca suları, besleyici maddeler, saç boyaları, kınalar, kremler, maskeler vs çok daha çabuk ve etkili bir şekilde vücudumuz tarafından emilir ve sonuç verir bu üç gün içerisinde.

İnsan barışla, barış doğayla yaşar. Hıdırellez’de görüşmek üzere..

Kategoriler:Yazılar

Ay tutulmasında kendimizi tutalım

Mart 22, 2016 Yorum bırakın

49436e818c190515e5e1eb5b8dc432b8Bir kez daha dolunayın gece karanlığını yırtarak yeryüzünü tüm gücüyle aydınlattığı gecelerdeyiz. İnsanlık gece-gündüz, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde. Bu göz alan ışıklar cehennem ateşinden başkası değil, “gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Yuva yoksa birey de toplum da yoktur.  Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Doğayla inatlaşma ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti. Bir yuvanın eteğinde, doğanın kucağında hem ateşle aydınlanıp hem de yeryüzünden ve gökyüzünden kopmamak mümkün.

Her yeryüzü canlısı gibi insanın kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten kaçarak betona, yüksek yapılara ve en önemlisi ışık ve ateş sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Ve köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz en fazla yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendine kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri de umarsızca tüketir zira özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır.  İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır, bir bütün evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir.  İşte bu yüzden her çeşidiyle beyaz uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davrandılar. Dolayısıyla öz benliklerine de… Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçülük özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bireycikler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıttıdır. Doğasında yani doğada yani yuvasında yaşamayan insan köle olmayan mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve ürettiği düşünce, eylem, söylem vs doğal olamaz. Doğal olmayan da özgür olamaz.

Doğa dışı yaşama iten her sistem, devlet, din, ideoloji, kanun, kişi, cemaat, parti, örgüt vs sapmadır, batıldır. Çöp üreten her yaşam tarzı, üretim, tüketim, fikir, düşünce batıldır, haramdır, necistir, sapmadır, pistir. Çöp üretmeyi ve “doğa dışı” bir alanda, geceleri bile ışıklar(!) içerisinde hayatı var ederek yaşamayı akıl etmiş(!) tek canlı türü de elbette insandır. Doğasında, yuvasında yaşamayan her canlı gibi insan da yapaylaşmaya, köleleşmeye, düşürülmeye mahkum.

Nevruzu geride bıraktık ancak baharın, doğumun, dirilişin sancıları artarak devam ediyor. Yarın gerçekleşecek tam dolunay ve ay tutulmasının etkisindeyiz ve daha da etkisinde olmaya devam edeceğiz. İmkanı olanlar özellikle bugünlerde ışıkların kuşatmasının azabından korunmaya çalışsın. Gerçek ışıklarla, ateşle, güneş ışığıyla (ziya), ay ışığıyla (nur) aydınlanmaya ve yaşamı ikame etmeye çalışsınlar. Çaba gösterilmezse bugünlerden olumlu etkilenebilme ihtimali çok az. Sadece yeryüzü değil gökyüzü de doğum halinde ve ağır sancılı bir süreç. Yapaylardan uzaklaşıp doğallara kaçma, az tüketme, et yememe, kendini, ruhunu dinleme, meditasyon-tapınma, çok konuşmamaya özen gösterme gibi dolunay tedbirleri, dört dolunay etkisi sayılabilecek bu ay tutulması sürecinde çok daha önemli.

Ay, özellikle de yeni ay ve dolunay doğumu temsil eder. Tüm canlılarda doğumların çoğu yeni ay veya dolunayda gerçekleşir. Ay’ın temsil ettiği doğum hem biyolojik hem ruhsal hem toplumsal doğumlardır. Yeni ay iç yolculukları, içe yönelişleri, içsel yolcukları tetiklerken dolunay dışsal doğumlarda ya da dışa yönelimlerde, dışsal yolculuklarda etkilidir. Bu yüzden de tedbirler, suyu ve kanı doğrudan etkileyen dolunay günleri için elzemdir. Kavga, yaralanma, cinayet, katliam, taciz, tecavüz, intihar gibi vakalarda bariz artış görünen, şiddet, şehvet, şöhret, öfke, nefret, cinnet ve bunalımların teyakkuza geçebileceği bugünlerde az yemek, az konuşmak, et yememek, yapaylardan uzaklaşmak, oruç tutmak, dış doğaya, dışsal yolculuklara, öz yuvaya yönelmek koruyucu olacaktır.

Sancılarımız iç ve dış barışımızın doğumuna vesile olsun.

Nevruz’a doğru

Mart 17, 2016 Yorum bırakın

sarı yeşil kırmızıNevruz aydınlığın, baharın, doğanın doğum günü, dirilişi. Riskli, sancılı, sarsıntılı ama daha fazla umut, sevgi ve aydınlığı muştuluyor. Artık karanlıklar değil, aydınlıklar çoğalacak, kaplayacak. Güneş daha çok bizimle olacak. Kızıl cemreler düştü, tohum toprakla kavuştu. Nevruz’dan önce filizlenerek erken doğuma tutulanların çoğu düştü, yitti.

Yapay değil doğal, sahte değil gerçek bir bayram ve ilan Nevruz. Doğa 21 Mart saat 04:30’da 21 saçaklı Güneş ışınlarıyla yeniden dirilişi, baharı, Nev-Ruz’u yani ‘Yeni Gün’ü ilan ediyor. Öncesinde Güneş, sonrasında Ay tutularak toprağa ve suya daha güçlü bir omuz veriyor.

“Güneş ve aydınlığı şahit olsun ve Güneşe uyduğu zaman Ay şahit olsun” 91: 1-2

Yeni bir tavaf, yeni bir döngü başlıyor.

Nevruz, evrenin tek yasası olan direnen barışa ve dirilen doğaya yoldaş olmaktır.

Hiç olmazsa bugünlerde batının, batılın, batımın, bataklığın değil, doğanın, doğunun, doğrunun, doğumun, doğalın sesine kulak verelim.

“Navrez keldi körünüz, Navrez haqqın beriniz, cennet olsun yeriniz.
Keldi bar, kalkınız. Bu navrezge baqınız. Köterilsin, kalksın başınız. Azan navrezim mubarek.”

“Gerçek eren içinde kir tutmayandır. Varlığını korkusuzca hiçe sayandır. Bu topraklar üstünde en temiz kişi; Sağlığında toprak kesilmiş olandır.” Ömer Hayyam

Ya su gibi aziz olalım ya da “keşke toprak olsaydım” diyenlerden olmamak için yaşarken topraklaşanlardan olalım. Ki ekinler nesil olup yeşersin…

Toprağı hapsetmeye, suya set çekmeye kalkarsanız, kimi hava olur uçar, kimileri de kor ateş olur yakar, haberiniz olsun.

Newroz Piroz Be! – Nevruz Kutlu Olsun – مبارک نوروز

Dinin Devrimselliği ve Devrimin Dinselliği

Temmuz 29, 2015 Yorum bırakın

Din, dinsiz, dindar gibi dinsel kavramların günümüzde genel anlamsal karşılıkları oldukça sorunludur. Bu sorun üzerinde durmayacağız, ancak yazının mahiyeti açısından bir not düşmek yerinde olacaktır. Din; yaşam biçimi, hayat tarzı demektir. Bu bakımdan yaşamın bütününü ve hayatın her alanını kapsar. Kutsal kitaplarda dinsizlik, din düşmanı  ya da dindarlık gibi ifadeler yoktur. “Dini yalanlayanlar”[1] ifadesi vardır ancak devamındaki ayetlerde bu tipolojinin de “dindar”, tapınan, “ibadet eden”, imanlı bir tipoloji olduğunu anlıyoruz. İkinci bir husus ise; “din” ile “ed-din” arasındaki farktır. Din herhangi bir hayat tarzıdır ve yaşam biçimidir ama “el” takısı gelmiş (İngilizce’deki “the” takısı gibi) “ed-din” kelimesi  ile kastedilen belirli, bilinen bir yaşam biçimidir. Bu da yine başka bir ayetle sabittir; Allah/Tanrı katında “din” yani makbul olan hayat tarzı, yaşam biçimi “islam” yani barış yoludur. [2]

Kulluğun düşmanı kula kulluktur

Allah’a inanıp inanmamakla ilgili de dine ve Kuran’ a yaklaşımlarda ciddi sorunlar vardır. Kuran’a göre inançsızlar/imansızlar yoktur,  “…’ya inanmayan, …’ya iman etmeyen” vardır. “Kafir” tanrıya inanmayan, imansız ya da “gayri müslim” olan demek değildir. Burada da “el” takısı önemlidir. “İlah” tanrı demektir, herhangi bir tanrıdır, belirsizdir. Ama “el-ilah” yani “Allah” belirli bir Tanrı demektir, sıfatları belirtilmiş bir tanrı tasavvurudur. Türkçe’de “el”/ “the” takısı olmadığı için bu önemli anlamsal fark olduğu gibi yansıtılamıyor. Kuran’da “Allah’a inanmayanlar” diye kastedilenler ateistler değildir, hiçbir tanrıya inanmayanlar, tanrı tanımazlar değildir, başka ilahlar, tanrılar edinenler, kula kulluk edenler ve ettirenlerdir. Mesela dereler, nehirler için “boşa akıp giden su” demek bir küfür ifadesidir, ayetin inkarıdır. Aynı şekilde bir halkı ve dilini inkar etmek, sosyal-siyasi hayattan ötelemek de bir küfürdür, yine tekliği Tanrı’dan başka şeylere atfetmek kafirliktir.

Tanrıya inanmak, aşkın bir güce, iradeye, bilince inanmak, inançlı olmak; aslında yeryüzünde olması gereken bir şeye inanmak ve güvenmektir.  Yeryüzüyle, insanla, toplumla ilgili olmayan tek bir harf dahi yoktur vahiylerde. Adalet, barış, sevgi, merhamet, bağışlayıcı, cezalandırıcı, mağlup edici gibi Allah’ın isimleri vardır, işte Allah’a inanmak, inanıyorum demek, bunlara inanmaktır. Vahiy terminolojisinde kulluk; “müslim” (Müslüman) olmak yani barışçıl yaşayan demektir. “İslami yaşam” insanın kendisi, toplumu ve doğasıyla barış ilişkileri içinde olduğu yaşamdır. “İslam” mikrodan makroya döngü/tavaf parolasıyla maddi ve manevi yaşamı barışla inşa eden evrensel ilişkiler sistemidir. Kulluk budur ve kulluğun  düşmanı kula kulluk etmektir.

İbrahimi terminolojide “bismillah” yani Allah adına eylem,  tanrıya inandım-inanmadım, tanrı vardır-tanrı yoktur meselesi değildir. Tanrı’nın varlığı-yokluğu, nasıllığı, neredeliği tartışmaları gericiliğin, karşı-dinin, dinciliğin, pozitivizmin, bilgiçliğin orta sınıfçı tartışmalarıdır. Tanrı’nın kendisi “gayb”dır, bilinmezdir. Muazzam evrensel döngünün, ancak aşkın bir bilinçle, iradeyle, canla var olabileceğine inanan ve bunun bir amacı, anlamı olduğuna kanaat getiren insan, inancını düşünmeye, sorgulamaya, deneylere ve gözlemlere yani bilimsel yöntemlere dayandırır. Şahit olageldiği  tüm doğa varlıklarını “Tanrı’nın ayetleri ve işaretleri” olarak kabul eder. Tanrı laboratuvarın konusu değil , dinlerden, teolojiden bağımsız, varoluşsal bir bilinç alanıdır. Düşünen, gözlemleyen, sorgulayan bilim insanlarının ilk edimidir, felsefi ve sosyolojik bir olgudur.

Allah/Tanrı inancı ve bilinci

“Allah” yani Tanrı, insanı aşkın bir evrensel iradeyi karşılar (subhan) , varlık bilinci inşa eder. Bu bilinç hayatın ve mücadelenin her alanında, okumalarda, çözümlemelerde işlevseldir. Evrenle olan bedensel ve ruhsal ilişkiyi hissettirir, hatırlatır. “Dine karşı din” kavramıyla tanınan Ali Şeriati; “Öyle ki insanın sosyal, ekonomik ve yaşam biçimiyle ilgili bütün ayetlerde Allah kelimesi yerine nas (halk) kelimesi konabilir ve aynı şekilde nas kelimesi  yerine Allah kelimesi konabilir”[3] demiş ve Allah tasavvurunun toplumsal iradeyi karşıladığını vurgulamıştır. Din, sahipliğe karşı aitlik bilincini inşa eder. “Topraktan gelip toprağa gitmek” ile aynı karşılığa sahip olan “Allah’tan gelip Allah’a gitmek” deyimleri de insanın toprağın, yeryüzünün, doğanın sahibi değil aiti olduğunu, aynı zamanda insanın evrensel iradenin bir parçası olduğunu anlatır. İnsan toplumun ve doğanın efendisi değil parçasıdır. Allah’ın sıfatlarını “günlük acil kısa vadelilerden, uzun vadelilere kadar bir toplumsal dönüşüm programı” olarak niteleyen Abdullah Öcalan’ın şu ifadelerini alıntılamak da yerinde olacaktır: “Günümüzdeki bilimsel seviyeyi göz önüne alarak, evrendeki ‘anti-madde’ ve daha iyi anlaşılan ‘enerji’ kavramına eş düşünmek daha uygun düşecektir. Bu kısım, insan dışı evreni karşılayan Allah nitelemesidir. Toplumsal kimliğin topyekûn ifadesi olarak da Allah kelimesinin bu karşılaması Muhammed için kesindir. Buradan şuraya geliyorum: Allah adına eylem boşuna bir kavram veya propaganda değildir. Anlamı gerçekten kapsamlı olan bir pratiğin ifadesidir. Özellikle Toplumsal Doğa söz konusu olduğunda, Allah adına eylem kesinlikle ‘toplumsal mücadele’ demektir. Muhammed’in kavramı bu anlamda kullandığından hiç şüphem yoktur.”[4] Anlaşılacağı üzere ‘’bismillah” yani Tanrı adına eylem ve söylem; kapsamlı ve mütevazi bir toplumsal mücadele pratiğinin ifadesidir. Bu toplumsal mücadele sadece halk, toplum adına da değildir, açıklamaya çalıştığımız üzere toplum ve doğa/evren adına yürütülen bir toplumsal mücadelenin ifadesidir.

Ömer Hayyam’a ait olduğu rivayet edilen bir rubaide Tanrı birliği şöyle anlatılır: “Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden, melekler bu bedenin duyuları hep birden. Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv, budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.” Yaratıcı Tanrı bilinci aynı zamanda evreni, doğayı bilinçli ve canlı görmektir.  Yaşamı maddi ve manevi yönleriyle anlamlandırmak, amaçlandırmak, değer vermek, dolayısıyla da “canlı-cansız” olarak tasnif edilen her varlığı hem ayrı birer “can” kabul etmek, hem de ona bilinçli ve canlı evrenin bir parçası olarak yaklaşmak Tanrı/Yüce Ruh ve inançla mümkün olabilmiştir. İnanç bilinci maddeci ve maneviyatçı paradigmalardan esaslı bir ayrım içerisindedir. Çözümü izm’lerde, ekonomik modellerde, kaba maddeci, pozitivist formüllerde veya maneviyatçı terapilerde aramaz. İnsan ve toplumda esas belirleyici zihniyettir, bu nedenle hem krizlerin hem de çözümlerin insanın zihninde, benliğinde, belleğinde oluştuğundan yola çıkarak bir temel hedef belirlenmiştir; erdemli(takvalı) insan, erdemli toplum.

Takva/Erdem, Ahlak ve Tevhit

Takva” kavramı da diğer dini kavramlar gibi din adamları tarafından özel ve kasıtlı bozgunculuğa maruz bırakılmıştır. Nitekim Kuran, üstünlüğün imanda, inançta, namazda, oruçta, tapınmakta, camide, Arap olmakta, erkek olmakta değil ‘üstünlüğün takvada’ olduğunu söyler ve diğer üstünlük iddialarına köklü itiraz getirir. “Takva” din adamlarının açıkladığı gibi; çok ibadet yapmak, çok zikir çekmek, Allah’tan daha çok korkmak, daha çok örtünmek, karşı cinsle daha az iletişim kurmak vs. değil tam olarak sorumluluk bilinci ve erdem demektir.

Ahlakiliğin normunu, düzen, toplum, salt akıl ya da bireysel vicdan değil, etimolojisinden anlaşılacağı üzere yaratılışa, doğasına, doğaya uyumluluk belirler, ahlakilik dinseldir. Ancak ahlakileşerek halklaşan toplumun kolektif vicdanı bir düzgü olabilir. Ahlakın üç temel boyutu vardır; hulk, hılk ve halk. Hulk, insanın iç barışıklığını sağlayan ahlaktır. Hılk ise doğayla, evrenle ve  tüm varlıklarla barışı sağlayan ahlaktır. Arapça’ya vakıf olanlar bilirler; hulk mastarı damme’den dolayı ahlakın özne olan ve hakim olan boyutunu temsil eder. Çünkü duygularına ve dürtülerine hakim olamayan insan, kendine hakim olmayan insan duygu ve dürtülerinin kölesi olur. Kendine kul olan insanın ise hayatında boyun eğmesi gereken daha onlarca yapay tanrı çıkacaktır. Zira insanın kendine, heva hevesine, dürtülerine kul olması da kula kulluktur. “Şirk toplumu”  kula kulluk eden bireylerden oluşur. Özgür insan duygu ve dürtülerine hakim olan, söz geçirebilen, sınırlandırabilen iradeli insandır. Hılk mastarı ise kesre’den dolayı ahlakın, yaratılışın, fıtratın secde eden, uyum gösteren, boyun eğen, tâbi olan nesnesel yönüdür. Buradan da doğayla, evrenle olan ilişkide uyumun, tâbi olmanın, ait olmanın, mikrodan makroya süregelen döngüye/tavafa katılmanın esas olduğunu anlıyoruz. Halk ise zaten ahlaklı toplumun yani halkın bir ifadesidir, ahlakın toplumsal yönünü temsil eder. Ahlaki olmayan toplum halklaşamaz, kitle olarak kalır. Günümüzde anlamından tamamen saptırılmış ve dinin “tapınak dini” haline evrilmesinde başat rol oynamış namazdaki “kıyam”, “rüku” ve “secde” de, ahlakın bu üç halinin ikame edilmesidir. “Kıyam”, ahlakın “hulk” hali (itiraz, başkaldırı, dik duruş), “secde”, ahlakın “hılk” hali (varlığın adanması, sunulması), “rüku” ise ahlakın “halk” halidir. Kuran’da “rüku edenlerle beraber rüku edin” ayeti vardır, bu ifade diğer erkanlar için kullanılmamıştır, bu da rükunun ictimai/toplumsal olduğunun başka bir göstergesidir. “Rüku”, “halkın önünde saygıyla eğilme” “halk için, halk adına halklaşma” anlam ve eylemidir. Kıyam etmenin, baş kaldırmanın, itiraz etmenin duruşu “kıyam” başı öne eğik, elleri önünde bağlı “kul” duruşu haline getirilmiş ve “kıyam”a “Allah’a saygı duruşu” anlamı verilmiştir. Oysa “kıyam” adı üstünde, “Tanrı önündeki kul” duruşu değil kula kulluğa karşı isyan ve başkaldırı duruşudur. Bu üç halin hiç biri Allah’a karşı yapılan bir duruş, bir şekil değildir. “İslami yaşam” insanın kendisi, toplumu ve doğasıyla barış ilişkileri içinde olmasıdır demiştik. İşte bu üç hal, barış ilişkilerinin insani, toplumsal ve doğal yöntemlerini sembolize eder. “Kıble” yani hedef ise bellidir; “insanlık için bir kıyam yeri” kılınan, “Allah’ın evi” olan insanlığın model evi Kabe özelinde sembolize edilen sınıfsız, eşitlikçi, doğayla barışık, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin olmadığı, evrensel döngüye katılan büyük insanlık.

Erdem hem tüm boyutlarıyla ahlakı kapsar hem de yine sorumluluk bilincinden kaynaklı düşünceye, akla, bilgiye, bilginliğe daha da önemlisi bilgeliğe dayanan çabaları, üreticiliği de kapsar. Kuran’da üstünlüğün tek ölçütü olan erdem de, dinin direği olan ahlak da kendi başlarına birer put kırıcı ve devrimcidir.

Tevhit, etimolojisinden de(birlik, birleştirme, bir kılma) anlaşılacağı üzere toplumda ve doğada mutlak bütüncülüğü ve “birliği” karşılar. Halık/yaratan olan “tek”te, “çok” olan mahlukun/yaratılanın birliği ve bütünlüğüdür. Teklik Tanrı’ya hastır, doğası çokluk olan yaratılanları “tek”lemek Kuran’a göre “şirk” ve “zulüm”dür. İnsanlık tarihinin tüm öncü “müşrik’’lerinin  yani diktatör, despot ve tiranlarının ortak alameti “tek devlet, tek millet, tek dil, tek vatan, tek …” gibi “tek”lemeleridir.

Kuran’da “dinsizlikle, ateizmle mücadele” diye bir başlık yoktur

Tevhidin  tüm öncüleri çok tanrıcılılıkla (şirk) yani çok sınıflılıkla, sınıfçılıkla, ayrımcılıkla, ayrıcalıklılarla, evrensel bütünlüğü sınırlar ve sınıflarla bölen ve parçalayan iktidarcılıkla mücadele etmiştir.  “Mutlak hakim Allah” ve “mülk Allah’ındır” yukarıda açmaya çalıştığımız Tanrı tasavvuruyla birlikte düşünüldüğünde net bir şekilde doğal, eşitlikçi, paylaşımcı, dayanışmacı, katılımcı bir toplum ideali ortaya çıkmaktadır. İbrahim’den Muhammed’e anti-putçuluğun sınıfsal niteliğinin ön planda olduğu kesindir. Elbette tarihi, özellikle hak-batıl mücadele tarihini sınıf mücadelesinden ibaret görmek ne dinidir, ne bilimseldir, indirgemeci bir yaklaşımdır. Mekke yönetiminin sembolü olan üç büyük put (Lat, Menat, Uzza) şirk düzeninin geleneksel tanrısal üçlüsünü temsil etmektedir; (siyasi) otorite, (askeri) güç ve (ekonomik) para.  Günümüzde hala  yaşayan ve İbrahimler bekleyen bu putlara kulluk etmek egemen sınıflara kulluk ve kölelik etmek demektir. Muhammed Peygamber insanın, kadının en derin köleleştirmelere maruz kaldığı Mekke’de,  Allah’a inanan, “Allahu Ekber” diyen, namaz kılan, kurban kesen, hac eden, zekat veren Mekke aristokrasisine karşı en ağır bedelleri ödeyerek hangi  davanın amansız mücadelesini yürütüyordu? Tek tanrıcı peygamberlerin hepsinin, zamanın ve mekanın egemen, elit, muhafazakar, sermaye ve iktidar sahipleriyle mücadele etmesinin, bu mücadelelerin yalın ayaklılarla, kölelerle, kadınlarla, yoksullar ve mazlumlarla verilmesinin temeli budur. Hiçbir peygamber tanrıya inanmayanlara karşı, ateizme karşı, dinsizliğe, din düşmanlarına karşı mücadele etmemiştir. Dinin “tanrı tanımazlarla, dinsizlerle mücadele” diye bir başlığı yoktur.  Ana konusu da kula kulluk ettiren sömürücü zalim düzenle mücadeledir. Nitekim Nuh’tan Muhammed’e tüm peygamberler muhafazakar, dindar, dinci, imanlı iktidarlarla mücadele etmiş, saldırılarına karşı direnmiş, onlara karşı savaşmıştır. Kurani kavramlar olan ancak özellikle geç orta çağ sonrası karşı anlamlarla yorumlanan kafir, müşrik, münafık, fasık gibi tiplemelerin hepsi tanrılı, dinli, imanlı, dindar ya da dinci ve muhafakazardır. Hatta Kuran “kafirlerin” canlarını dinleri uğruna feda edebilek kadar, o din için ölüp, öldürecek kadar, “Rabbimiz biz hak değilsek bizim başımıza taş yağdır” diyecek kadar dinlerinden emin dinci tebaaları olduğunu dahi bildirmektedir.[5] ‘Küfür’ ve ‘şirk’ de dindir, imandır, dolayısıyla dinin hangi din olduğu önemlidir. Bugün ‘dindar nesil’den bahsediliyor. Dindar nesil ama hangi dinin dindar nesli? Bu bağlamda din, toplumsal din, doğal din, iktidarcılığa, tahakküme, uygarlıkçılığa karşı insanlığın değişmez ortak evrensel ahlaki değerlerinin adı olarak din devrimcidir. (‘Emri bil maruf, nehyi anil münker’ örneğinde görüleceği gibi sürekli bilinçsel aktif ahlaki devrimi esas alır. Maruf evrensel ortak iyilik değerleridir.) Dinler tarihi dediğimiz hatta insanlık tarihi dediğimiz de aslında din ve karşı din tarihi, devrimler ve karşı devrimler tarihidir.

Din, sağ-sol ve demokrasi

Modern dilde siyaset “sağ” ve “sol” olarak sınıflandırılmaktadır. “Sağ” ve “sol” kavramlarının nereden geldiğini pek çoğumuz biliyoruz ama kısaca hatırlatalım. Fransız devrim sürecinde Fransa parlamentosunda meclis başkanına göre sağ tarafa kralı, mevcut düzeni  destekleyenler, muhafakazarlar, sol tarafa da yeni bir düzen isteyenler, devrimciler, halkın haklarının arttırılmasını isteyenler, mevcut gidişattan rahatsız olanlar oturmuş ve bir süre sonra statükocular, iktidarcılar, kralcılar, vatan-milletçiler, devlet ve düzen yanlıları sağcılar olarak, değişimden, haktan, halktan, paylaşımdan, özgürlüklerden yana olanlar da solcular olarak tanımlanmaya başlanmış. Buradan hareketle günümüz jargonuna göre peygamberlerin ve doğal dinin en radikal solcu oldukları izaha gerek olmayacak şekilde açık ve nettir.

Görüldüğü üzere ‘Allah’ ve ‘İslam’ kavramları dahil olmak üzere dini hemen hemen tüm kavramlar ciddi bir tahrife uğramış, asıl anlamının tersiyle karşı yoruma maruz kalmıştır. Bu kavramlara şekilsel, metinsel ve gelenekçi akımların yorumlarını baz alarak değil dilbilime dayanarak yaklaşılmalıdır. Kutsal olan Arapça,  İbranice ya da herhangi bir dil değil, metin ya da şekil değil, mesajın anlamı ve amacıdır. Halklar, ilahi mesaja ancak bu şekilde, dilbilime dayanarak ve anadillerine azami ölçüde sadık kalarak ulaşabilirler. Zaman, darbeci, iktidarcı dine karşı devrimci ve doğal dini açığa çıkarmaya gebedir. Öze dönüş düzeltmelerle, gelenekçilikle veya modernizmle uzlaşmayla değil dilbilimsel devrimlerle gerçekleşecek ve devrimci mücadelenin kendisiyle vücut bulacaktır.  Doğal dinin yeryüzünün yoksul, ezilen ve ötekileştirilmişlerin mücadelesinde ihya ve inşa olması sünnetullahtır.

İnsan ve toplumun olmazsa olmazları olan değerler, uygarlıkçı iktidarlar eliyle tarihin en derin saldırılarına maruz kalmış, doğallıkları yok edilmiş ve yoz, yapay sömürü araçlarına dönüştürülmüştür. Bunların başında inanç ve din gelmektedir. Ahlak ve aile gibi nice değerler günümüzde egemenliğin yani tahakkümün en genel  araçlarıdır. Bilimsel, düşünsel bir çaba edimi olan, düşünen insanın tarihiyle başlayan inanç, düşünmemenin, sorgulamamanın, teslimiyetçiliğin adı olmuştur.

Din de devrim gibi kitlelere dayanır ve aşağıdandır. Demokrasi, ifade tarihi ve etimolojik olarak çok eskilere dayansa da günümüzdeki farklı şekillerdeki karşılığı ve anlamlarıyla modern bir kavram olarak ele alınmalıdır. Ancak yeni ve “yabancı” bir kavram olarak görülse bile bizim yüklediğimiz ve kullandığımız anlamıyla dinin, tarihimizin ve coğrafyamızın en kadim değerlerindendir. İnançtan kaynaklı olan tüm mahlukatın biçimsel eşitliği öncelikle siyasi ve sosyal alanlarda geçerlidir. “Sen sadece bir uyarıcı bir hatırlatıcısın. Dayatmacı, zor kullanıcı bir zorba değilsin.“[6] ve “…sen onlara karşı zor kullanacak değilsin…”[7] ayetlerinden anlaşılacağı gibi Kuran despotizmi açık bir şekilde dışlar. Çünkü bu ayetler, peygamber de dahil hiç kimsenin toplumun vasisi, bireylerin bekçisi olamayacağını ve kendinde despotluk etme hakkını göremeyeceğini ortaya koymaktadır. Diğer tüm dini kavramlar gibi, tahrif edilmiş dini kavramlar arasında şura ve bey’at kavramları da yer almaktadır. Etimolojik olarak şura ve bey’at tam olarak katılımcılığı ve çoğulculuğu karşılar. Toplumsal işlerde her birey vazifeli ve yetkilidir. Şura’da yani halk meclislerinde kadın erkek ortak akıl yürütülür, tartışılır. Bey’at ise karşı-islam’daki gibi akılsız, iradesiz, sorgulamasız biat kültürünün tam tersi olarak hür iradeyle yönetime katılma, işin ehli olarak kabul ettiği, razı geldiği kişi lehine açıktan reyini ortaya koyması ve bir irade beyanıdır. Biat/bey’at ve şura aşağıdan ve katılımcı organlarken peygamberden sonra, halifeler ve sultanlar dönemiyle yukarıdan ve despot rejim organlarına dönüştürülmüştür.

Toplumsal her konuda şura farzdır. Peygambere karşı dahi Kuran’ın açık talimatları vardır; “toplumsal her konuda her işte onları dahil et, onlarla istişare et, onlara danış.”[8] Yine Şura Suresi’nde “Müslümanlar” şöyle tarif edilir “Onlarki her toplumsal işte beraberce danışırlar, istişare ederler, aralarında danışarak karara varırlar.” Toplumsal işler şuralarla yürütülür. Şura danışma konseyi, meclisi, kurulu anlamına gelir. Örneğin; sovyetler birliğinin Arapçası şuralar birliğidir. “Ben Müslüman değil demokratik Bosna istiyorum” diyen İslam dünyasının önde gelen düşünür ve liderlerinden Aliya İzzet Begoviç’in şu sözü de önemlidir: “Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaksızdır. Demokrasi izin verse bile ahlaklıdır. Ahlâkîlik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlâkî fiildir.”[9]

Dinin devrimselliği, devrimin dinselliği

Dini ve inancı, devrimden koparmaya çalışmak karşı-dincilik. Devrimi de dinden, inançtan koparmaya çalışmak aynı şekilde karşı devrimciliktir ve başarısızlığa mahkumdur. Devrimci mücadele tarihini ve pratiğini son 200 yıllık Avrupa tarihi okumaları üzerinden tartışmak ve bunu binlerce yıllık Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu’nun halkları için kurtuluş reçetesi olarak görmek ne gerçekçidir ne de bilimseldir ve hakkaniyetten uzaktır. Devrimci mücadele dinle, dindarla, inançla barışık, en azından tanışık olmak zorunda olduğu gibi, karşı-dinle ve dincilikle de mücadele etmek zorundadır. Din devrimsel bir yaşam, devrim de dinsel bir yoldur. Dini siyasileştirmekle aynı zararı veren siyaseti dinsizleştirmek sokağı, tarihi, toplumu dinsizleştirmektir ki bu da imkansızdır ve inkarcılıktır. Dinin, özellikle de İslam üzerinden dinin, devrimler içerisinde en ağır ihanete uğramış bir devrim olduğu gerçeğiyle devrimci mücadele tarihinin, toplumunun, coğrafyasının bilincinde olacaktır.  Dini salt manevi kültür ya da insan-tanrı arasındaki mistik bir ilişki olarak okumak da sorunludur. Elbette dinin manevi  boyutu güçlüdür. Yaşamın ve varlığın kendisi zaten madde ve mana ile bir bütündür, sömürücü uygarlığın da saldırıları maddi ve manevidir, dolayısıyla mücadelenin ve yaşamsal paradigmanın maddi yönü kadar manevi yönü de güçlü olmalıdır. Dinin bir kültürü de vardır ancak din kültür değildir ve maneviyatı kadar maddidir, hayatın her alanına dairdir, toplumsaldır. Bu devrimci ve ahlaki felsefesiyle, yani doğru ve doğal haliyle cenneti inşa eden din, yanlış ve yapay (karşı) haliyle yeryüzünü cehenneme çevirmekte, çevrilmesine sebep olmaktadır.

İslam başta olmak üzere mevcut egemen dinler, tarihleri ve uygulamalarıyla, karşı-din tarihleri ve uygulamalarıdır. İktidarcılığın, katılımcılığa, paylaşımcılığa, birliğe ve doğallığa yönelik en büyük darbeleri dini ele geçirmedeki başarıları olmuştur. Öyleki kitaplar tam tersiyle tefsir edilir olmuş, peygamberlerin hayatları adı altında türlü kepazelikler ve canilikler meşrulaştırılmış, peygamber sözleri denilen uydurmalarla karşı-dinlerin ana dayanakları oluşturulmuştur. Emek, adalet, eşitlik, hak, barış, kölelere özgürlük, yoksulluk, ezenler, ezilenler, zenginler, din adamları, sermaye sahipleri, mücadele, devrim, sevgi, yoldaşlık, doğal yaşam, dayanışma, paylaşım gibi sözcükler dinden kopuk, din dışı, dini değil dünyevi söylemler olduğu algısı yerleştirilmiştir. Oysa bunların hepsi Kuran’ın ana kavramlarıdır. Fetihler(işgaller), savaşlar, ganimetler, cariyeler, katliamlar, köleler, sultanlıklarla dolu İslam tarihine, iktidarcı karşı-İslam’a karşı verilen Muhammedi devrimci isyanlar, devrimler, önderler, devrimciler tarihten silinmiş durumdadır.

Adı bilinmeyen nice İbrahimler, Musalar, Deborahlar, Asiyeler, Meryemler, İsalar, Yahyalar, Muhammedler, Fatmalar, Ali, Hüseyin ve Zeynepler  karşı-dinci iktidarlara karşı amansız mücadele yürütmüşler, hak müdafaası ve barışın inşası için büyük bedeller ödemişlerdir. Tarihten tam olarak silemediklerini ise, ya saygınlığını kullanarak kendilerinden biriymiş gibi tanıtmışlar, kullanmışlar, hayatlarını tahrif etmişler (Ebu Hanife, Yunus Emre gibi), ya da türlü iftira ve karşı propagandalarla adlarını ve örnekliklerini küçük düşürme, kirletme yoluna başvurmuşlardır. (Haşhaşiler, Zenc Hareketi, Karmatiler, İsmaililer, Batiniler gibi… Haklarında bilinenlerin büyük çoğunluğu sarayların satılık ravilerinin yalan dolanlarından ibarettir) Elbette ayakta kalabilmeyi başarmış Alevi geleneğin adlarını ve hayatlarını günümüze taşıdığı Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal, Seyyid Nesimi, Baba İshak(Babailer) gibi bu mücadeleyi yürütmüş nice örnek hak yoldaşı derviş ve berdar devrimciler de vardır. Bu değerler –özellikle Ortadoğu’da- hakkın ve halkın müdafaasında bayraklaştırılmalıdır. Gördüğümüz üzere Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinin siyasi iktidarlarının söylemleri, eylemleri, gelenekleri ortadadır, açık ve net bir karşı-din referansıyla sömürü, baskı ve dayatmalarını yürütmekte, iktidarlarını pekiştirmeye çalışmaktadırlar. “Sol” ezilen sınıfın, yığınların, halkların, ötekilerin hattı olabilme iddiasındaysa ancak bu değerleri sahiplenerek, bu tarihi tanıyarak, bayraklaştırarak, kongrelerinde ve eylemlerinde bu isimleri de anarak, akademilerde öğrenerek/öğreterek başarılı olabilecektir, olabilmektedir. “Lailaleillallah” diyen, “tevhid”in kula kulluğa karşı tarihsel mücadelesinin öncüsü İbrahim, Nemrut’a başkaldırarak insanlığa şu iki temel çağrıda bulunuyordu: “İnsan kendi yaptığını, doğanın değil kendisinin ürettiğini, yarattığını, yapayı kutsamayacak, tapmayacak.” Ve “Hiçbir ölümlü diğerinden üstün değildir, olmamalıdır.” Bir çağrı daha ne kadar “sol” olabilirki? Peki ya binlerce sene sonra bu çağrıyı İbrahim’in imzasıyla yeniden Urfa’dan,  Anadolu’ya, Mezopotamya’ya, Ortadoğu’ya  taşımak kadar anlamlı ne olabilir?

 

Muhammed Cihad Ebrari  – Demokratik Modernite Dergisi, Sayı 13


 

[1] Kuran 107: 1

[2] “İslam” özel isim değildir. Bkz: “Dincilik ve Bilimcilik Karşısında Din ve Bilimin Barışı”, Demokratik Modernite – sayı 12

[3] Ali Şeriati, Dine Karşı Din (Ankara, Fecr Yayınları, 2009), 41

[4] Abdullah Öcalan, Ortadoğuʼda Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü, 32

[5] Kuran 8: 32

[6] Kuran 88: 22

[7] Kuran 50: 45

[8] Kuran 3: 159

[9] Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, 78

Kim olursan ol, HDP’ye Oy Ver

Mayıs 27, 2015 Yorum bırakın

HDP’li olmayanların HDP’li olmayanlara “HDP’ye oy ver” çağrısı en takdir ettiğim seçim çalışmalarından.

Çünkü HDP’ye oy vermek HDP’li olmanın, parlamentonun, seçimlerin çok ötesinde bir eylem ve anlam.

“Neden HDP, HDP dışı, hatta karşıtı çevrelerce bu kadar ilgi odağı?” diye soranlar, cevabı; “AKP ve yandaşlar neden CHP’yi, MHP’yi ve diğer onca siyaseti bırakıp sadece HDP’ye her tür saldırı üzerinden seçim çalışması(!) yürütüyor?” sorusunda arasınlar.

Diğer partilere ve siyasetlere oranla açık ara Türkiye’nin en yoksullarının, ezilmişlerinin, itilmişlerinin oluşturduğu ve özne olduğu bir proje HDP. Tabanı ortada ve tabanı direği olan bir hareket. Dinen de, vicdanen de bu tür hareketlerin dini, kimliği, ideolojisi, projesi, yolu, yöntemi sana ters gelse bile muktedire, sisteme karşı yürüyüşlerinde omuz vermek gerekir.

Tüm farklılıklar ve tartışmalarla barış içinde yaşayabilen bir toplumcuk modeli HDP. Başka bir toplumun olabilirliğinin, hepimizin, biz’lerin ispatı gibi.

Beğenme, yanlış gör, saçma bul ama yine de el ver, omuz ver, oy ver. Yanlışsa da, saçmaysa da merkezcilerin değil bu defa da yoksulların, ezilenlerin yanlışı, yanılgısı, saçmalığı olsun. Bir kere de koca, dev, çılgın projelere değil hayatları her şeyleri çalınmışlara güven.

Beğenmediysen ya da güvenmiyorsan HDP’nin “büyük insanlık” çağrısını da koy kenara kardeşim, tartışırız, HDP’liler de tartışıyor, tartışıyoruz. Ama unutmaki AKP’nin de, CHP’nin de, MHP’nin de diğer siyasi, sivil tüm oluşumların, her bir yurttaşın HDP’nin sesine, sahici güçlü muhalefetine ihtiyacı var.

“Yeni Türkiye” dedikleri bu ülke 2015’te yüzde 10 barajıyla genel seçime giriyor. Ne kadar yeni değil mi? Bu darbeci kirli sistemin ve varlıklarını bu sisteme borçlu olanların milyonları inkar etmesine, oylarının, sıfır devlet destekli emeklerinin hırsızlanmasına ortak olma. “Baraja takılsınlar da tüm o milyonlarca haram oyları ve emeklerini afiyetle yiyelim, süper olur” diyenlere bir sözün olsun. Harama ortak olma!

Evet, HDP’li yetkililer, sorumlular “HDP savaşla tehdit etti” manşetleri attırılmasın diye HDP barajı aşamazsa devletin süreci sonlandıracağını, sürecin tehlikeye girebileceğini ve kirli-kanlı korkunç bir savaşın planlandığını ve gelişebileceğini söyleyemiyorlar. Ki “iktidar savaşa hazırlık yapıyor” dediklerinde bile “HDP silahla tehdit etti” manşetleri atılıyor. Cumhurbaşkanı ve iktidar da kasıtlı olarak söylemiyorlar, bilinçliler, planlılar ve tek başlarına iktidar olmak için harama, savaşa ve kana gözlerini dikmiş durumdalar. Bunu itiraf da ediyorlar.

Tüm savaş baronları, kontracıları, ergenekoncuları, jitemcileri, derinleri, darbecileri, paşalarıyla beraber HDP’nin baraj altında kalması için iştahlanıyorlar ve her yol-yöntemle HDP’ye saldırıyorlar. HDP’nin barajı geçmesi sadece iktidara değil şüphesiz tüm taraflara bir barış dayatması olacak. Yani HDP’ye oy vererek HDP’li olmayacak, “bölücü” olmayacak, “vatan haini” olmayacak, “ahlaksız” olmayacak, “dinsiz” olmayacak, “parlamenter sistemci” olmayacak,  “AKP’yle anlaşmış” olmayacak, tüm taraflara barışın dayatma gücü olacaksın. Kim olursan ol, HDP’ye vereceğin bir oyla bir hayat kurtarabileceğini düşün.

HDP’li olmadan HDP’ye oy verenlere helal olsun. Hakkını vermezse de o oy HDP’ye haram olsun.

HDP’li olanlar da var olsun 🙂

Kim olursan ol, helalinden HDP’ye bir oy ver.

Kategoriler:Yazılar Etiketler:, , , , , , ,

AKP’ci ve İslamcıların “din”ci saldırıları ve “yaratıcılık”

Mayıs 8, 2015 Yorum bırakın

İktidar ve yandaşları ciddi bir şekilde köşeye sıkışmış durumda, rezaletleri, aymazlıkları da diz boyu olunca tek sığınakları ve tekelleri olan “din”e sarıldılar. “Din üzerinden yıpratalım zaten tekeli bizde ” düşüncesiyle yaptıkları yalanlı, iftiralı saldırıların cevabını misliyle gören ve darbeler üstüne darbeler alan iktidar ve ücretli Türk-Kürt İslamcıları “din de elimizden gidiyor!” feveranıyla  yeni pusulara yatmış durumdalar. “Din tartışmalarında her halükarda alt ederiz” eminliğiyle başlattıkları, gündem değiştirme ve manipüle etme saldırıları bekledikleri gibi gitmiyor. Evet din de ellerinden gidiyor. Bu kavgadan, dine karşı din kavgasından –her ne kadar amaçları diğer rezilliklerini örtbas etmek olsa bile- çekinmenin değil üstlerine üstlerine gitmek daha da çılgına çevirmiş durumda dincileri.

Önce Türkiye İslamcılarının seneler önce -hala arşivlerinde durduğu üzere- “katil, cani, hizbulkontra, jitem işkencecileri, Müslüman katilleri vs.” dedikleri Hüda-Par’lılarla çatışmaları “dindar Kürt kardeşlerimize alçak saldırılar, eşi başörtülü olan dindara saldırdılar” şeklinde manşetlere taşıdılar. (Oysa çatışmalarda yaralanan tek bir başörtülü kadın vardı, o da HDP’liydi) Ardından IŞİD’in kadınları cariyeleştirip satılması temsiline “İslam’a, tesettüre saldırı” denilerek linç kampanyası yürütüldü. (Ki bu aynı mizanseni de her yıl Kerbela anlamalarında Şii İslamcılar yapar) Sonra yılların Diyanet düşmanlarının, camiye bile resmi devlet kurumu diye gitmeyen eski İslamcıların bugün Diyanetçiliğe soyunması, zorunlu din dersleri zulmünü sahiplenmeleri ve bu zulme “dini kaldıracağız diyorlar” manşetleriyle iftira atarak arka çıkmaları, Demirtaş’ın “Kabesiz nasıl hacc olmazsa, haccın yeri, anlamı, tarihi, mekanı Kabe’yse Türkiye’de işçi emekçilerin 1 Mayıs’ının yeri, anlamı, tarihi Taksim’dir.” sözlerini “Taksim bizim Kabemiz” şeklinde manşet yapmaları, “kadınlar emanet değildir” afişini uydurma hadise dayandırıp dolandırıp “peygambere hakaret ettiler” gibi çokça iftira dolu çalışmaları oldu. Son olarak da KJA’nın “yaşamın yaratıcısı kadınlar” afişi “HDP’den İslam ve Allah düşmanlığı” olarak iktidarın ve islamcıların havuz medyasında yine manşetlerden dolaşıma sokulmaya başlandı.

Öncelikle bu yukarıda örneklerini verdiğim söylem ve eylemleri ilkesel, anlamsal, niyetsel olarak gerçekle örtüşür ve doğru bulduğumu ancak zaman, mekan ve toplum gerçekliği, temsil edilen halk ve paradigmanın ağır sorumluluğu, saldıranların sermaye gücü ve sermayenin algı operasyonlarındaki etkisi ve yalan, iftiralardaki “usta”lıkları göz önüne alındığından taktiksel ve biçimsel olarak yanlış olduğunu bir kez de buradan belirteyim. Böylesine kritik bir süreçte, bunca gerçeklik ve saldırılar ortadayken bu şekilde verilen malzemelerin soruşturulması dahi gerekir.

“Yaratmak”, “yaratıcı” kelimeleriyle ilgili birkaç not düşmek istiyordum, bu son saldırı vesilesiyle AKP’cilere ve İslamcı zevata hitaben gelişi güzel birkaç söz edeyim;

– Velevki bunlar gayri müslim, başka bir dinden, Allah’a inanmıyorlar ve kadına tapıyorlar. Hangi İslami delille tanrının Allah değil başka bir varlık (güneş, kadın, inek vs.) olduğuna inanan başka dinin söylemlerini “son derece çirkin”, “Allah’a hakaret” niteleyip saldırıyor ve hedef gösteriyorsunuz? En fazla “bunlar Müslüman değil” diyebilirsiniz, ki milliyetçili, militarizmi ve dinciliği körüklediğiniz bu toplumda bu bile açık hedef göstermektir, şiddete teşviktir. (Ki şuana kadar 43 HDP seçim ofisine saldırı gerçekleştirildi. Bunların sonuncusu ise bugün bir kadın seçim bürosuna gerçekleştirildi.) Hindular da gelir parti açar, “yaşamın yaratıcısı ineklerler” diye afiş asar, sana saldırmak değil, hakaret etmek, hedef göstermek değil susmak düşer, Kuran’a göre ‘selam’, ‘barış’ der geçersiniz. İnanç ve düşünceye özgürlük diye bağırıyordunuz ya hani yıllar önce…

– Ki öyle bir şey yok,  bunlar kadına tapmıyorlar, senin dar kafanın algıladığı şekliyle de yaşamı kadınların yoktan var ettiğine inanan bir kişi bile çıkmaz içlerinden merak etme.

–  “Yaratmak”, “yaratıcı” kelimesinin Türkçe’deki karşılığına bak önce söz konusu bir ifade ve o ifadenin dili Türkçeyse;

TDK 1.  dini konuda: Allah, olmayan bir şeyi var etmek 2. nsz Zekâ, düşünce ve hayal gücünden yararlanarak o zamana kadar görülmeyen yeni bir şey ortaya koymak, yapmak.  3. nsz Olmasına, ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak

Yaratıcı (1. anlamı) sf. 1. Yaratma yeteneği olan, kreatif  2. mec. Zekâ, düşünce ve hayal gücünden yararlanarak görülmeyen yeni bir şey ortaya koyan, yapan, kreatif. yaratıcı(2.anlamı): Oluşturucu

Bu üç anlamda da “yaratmak”, “yaratıcı” kullanılır. Bu Arapça’da “halık” kelimesi için de geçerlidir. Aynen bu anlamlarda kullanılır, peygamberler dahi kullanmıştır. Uydurma hadislerinizde bile bolca var. Senin kelime dağarcığın dar, kaba ve kalıp olabilir. Sindiremiyorsan sorunu usulüne göre konuşanda değil kendi kalıpçı zihninde aramayı dene.

– Evet, yaşamın madden ve manen “yaratıcısı” doğa ana ve kadın anadır. Ama size şuan bunu anlatmaya çalışamak boşa kürek çekmektir. Anlamanız için kendinize ve efendilerinize tapmaktaktan vazgeçmeniz, şirkten ve –en iyi zanla- önyargılarınızdan arınmanız, sonra biraz yaşama, doğaya ve kitaba insan gözüyle bakmanız lazım.

– Allah’ın tüm sıfatları insanların da edinmesi gereken, toplumun üzerinde tecelli etmesi gereken sıfatlardır. Allah’ın isimlerinin manası budur, buna yaratıcılık da dahildir. “Rabbaniler olun” ayeti bir idealdir.

– İsa peygamber de “yaratacağım” der. (Kuran 3: 49) Aynı zamanda Kuran yine Allah için iki ayrı ayette “yaratanların en güzeli” der. Hatta Mutezile bu ayetten yola çıkarak “insanlar eylemlerini söylemlerini kendileri yaratır” der.

– Hadi biz muteber dini kaynak değiliz, biraz araştırın, sizin baş göz ettiğiniz alimlerden de “Yaratmak” ifadesinin “yoktan var etmek” kastı olmadığı sürece kullanılmasının caiz olduğuyla ilgili fetvalar da vardır. Çağdaşlardan örnek; Abdulaziz Bayındır, Faruk Beşer, Mehmet Ali Demirbaş.  İhsan Şenocak bile “İsa da kullanmış şu anlamda ama yine de uzak durmak lazım” der. Nureddin Yıldız bile, Fatih Kalender bile “küfür değildir  ama iyi bir tercih değil” der.

Niyetiniz ve derdiniz “hakikat” olsa zaten bu hatırlatmalar dahi gereksizdir. Sizin neden bu kadar çirkefçe yalanlara, iftiralara, çarpıtmalara başvurduğunuzu biliyoruz. Artık halkı kandıramıyorsunuz ve gerçekler gün gibi açığa çıkıyor. Ne yaparsanız yapın saltanatınız son bulacak, kandırdığınız ve kullandığınız son insana kadar kadar gerçekler direnecek,  yüzünüze çarpılacak ve sizler de utancınızla tarihin çöplüğüne gömüleceksiniz.

Hıdırellez / Hızır İlyas

Mayıs 6, 2015 Yorum bırakın

Hıdır/Hızır yeşil insan demektir. Gittiği yeri, yetiştiği yeri ab-ı hayatla(hayat suyu) yeşillendiren, cennete çeviren, su gibi aziz olan biri olduğu için Hızır denilir. Bir temsil ve metafordur, yaşam biçimidir.

Hıdırelleze dair Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Orta Asya’nın, İran, Yunanistan hatta bütün Doğu Akdeniz halklarının ve bu coğrafyalarda yoğrulmuş türlü kadim inançların atfettiği nice rivayetler, inançlar, değerler, mitler, efsaneler vardır. Hepsi birbirinden anlamlı ve saygın olmakla birlikte Hıdırellez de öncelikle bir doğa bayramıdır.

Bahar aylarında doğa bayramları sıklaşır ve hepsi ‘doğanın uyanışı, baharın gelişi’ denilerek geçiştirilir. Oysa her biri bir evredir. Mart’la cemrelerle beraber kor düşer doğanın yüreklerine, Nevruz/yeni gün, yeni yaşam, yeni döngü yeni bir başlangıç kutlanır. Nisan toprak ve tohumun tanışma, kavuşma ve ‘bir’leşme ayıdır. 1 Mayıs’la başlayan 6 Mayıs gecesiyle* son bulan Hıdrellez dediğimiz doğa günleri ise bu birleşme ardından ab-ı hayat/hayat suyu/bengi su ile doğa rahminin gebeliği bayramıdır. Bu nedenle tüm gebelik ve doğum sürecine de (6 Mayıs – 4 Kasım) Hızır günleri denilir.

Yani Hıdırellez’den sonra toprak kadın artık toprak ana-kadındır.

Yaşam artık nice ekinlere, nesillere, nelere gebedir göreceğiz.
Hızır yoldaşınız olsun. Bereket, barış ve şifa ile Hıdırellez kutlu olsun.

*6 Mayıs gecesi Boğa burcunda Yeni Ay bizlerle. Karanlık yeni ay gecelerinde ruhumuza ve bedenimize ne ekersek aydınlık dolunay gecelerinde onu biçiyoruz.