Başlangıç > Yazılar > Vejetaryen, vegan, etçillik ve etçiliğe dair notlar

Vejetaryen, vegan, etçillik ve etçiliğe dair notlar

15895009_10209078755659332_2607790198250786566_n-e1495464102332.jpg-Kapitalist gıda endüstrisinde ezilen sadece hayvanlar değildir, piyasa ürünü tüm bitkiler de hayvanlar kadar ezilmekte, işkencelere çok yönlü saldırılara maruz kalmaktadır. Endüstriyalizmde zulümsüz, sömürüsüz ürün yoktur.
 
– Canlı canlıdır. Gözle görünmeyen en küçüğü de, bol kanlı en büyüğü de canlıdır. Canlılar arasında ayrım da, ayrımcılıktır. Doğadaki her canlı başka bir canlıyı canına katarak yaşamını sürdürür. Can almadan, canına can katmadan canlı kalınamaz. Hiçbir cana kıymak istemeyen en azından kendi canına kıymak zorundadır.
 
-Kapitalist endüstri ortamında asıl olan et yemez olmak değil olabildiğince az tüketici olmak, az para kullanmak ve fırsat bulunduğunda doğamıza, yuvamıza kaçıp orada doğal, barışçı ve yine sınırlı, ürettiğinden fazla tüketmeyen sade bir yaşam inşa etmektir. Bir bütün tüketim kültürü ve alternatif yaşam formları tartışılmalıdır. Ancak böyle hem sömürmemiş hem sömürülmemiş olabiliriz.
 
-Doğasında yaşamayan her canlı köledir. Öte yandan kentlerde evi, arabası ve çalışmadan elde edebileceği yaklaşık 800$’lık (orta verimlilikte olan bir doğa parçasının insan ihtiyaçları için kendi kendine ürettiği değer) geliri olmayan her insan -hele kendinden başkalarının maddi sorumlulukları da varsa- modern dünyanın yeni kalıplarını ve zorunluluklarını da hesaba katarsak Ortaçağ köleliğini mumla araması gereken bir köledir. Ve çok tanrılı yaşamın baskısı, tahakkümü altındadır. Dolayısıyla köle olduğumuzu unutmayalım. Elit ve efendilerin, beyaz modernistlerin, caddelerin, sahte Batı-kent vicdanının(!) yapageldiği vejetaryenlik, veganlık, çevrecilik, hayvanseverlik tartışmalarına da, argümanlarına da bulaşmayalım. Olması gereken doğru yaklaşım ve tepkileri, doğru argümanlarla, doğru yerlerden, aşağıdan ve daha radikal bir şekilde geliştirelim.
 
-Laboratuvar bilimciliği ispatlasın ispatlamasın biz binlerce senedir biliyoruzki doğa da bitkiler de hayvanlar gibi canlıdır, sevinir, üzülür, doğar, ölür ve yaşam mücadelesi verirler. Ki bilimciler için de bitkilerin canlı, bilinçli olduğu, hayvanlar kadar hisli olduğu, savunma mekanizması olduğu, tepki verdiği ispat edilmiştir. Dolayısıyla hayvan yemeyi cinayet olarak görüp bitkileri yemekte sorun görmemek de bir türcülüktür.
 
-Bitkiler dahil olmak üzere doğada başka bir canlıyı öldürmeden ya da “sömürmeden” yaşamını sürdürebilen bir canlı yoktur. Döngü dediğimiz şeyin bir boyutu da işte budur. Doğanın bir canlısı olarak insanın da doğada yaşarken öldürmeden yaşaması mümkün değildir. Nefes alıp verirken, otururken, yürürken, dalından kopmuş bir meyveyi yerken, gezerken bile onlarca canlıyı öldürür ya da “sömürürüz”. Bu olması gereken bir şey, döngünün ve doğanın bir parçası olmakla birlikte olabildiğince az öldürerek, tüketerek yaşamı sürdürmeye çalışmak da erdem/takva gereğidir.
 
Yine keyfiyetten değil, ihtiyaç ve gereklilik dahilinde ayıların bal, yılanların, kuşların yumurta yediği gibi başka türlerin hayvansal ürünlerini tüketen hayvanlar da vardır. Elbette arı ayı için bal yapmaz, yumurtlayan hayvan da yılan yesin diye yumurtlamaz ama ayı balı, yılan yumurtayı yer. Yemesi değil yememesi ekosistem için sorundur, doğal olan budur. Aynen türler arası avlanmanın ekosistemin önemli bir ayağı olması, avcı bir canlının avlanmasına engel olmak gibi. Doğada yaşayan canlı, lüks olsun diye değil, yapay/batıl sistem ona dayattığı için değil, toplumsal öğretilerden dolayı değil ihtiyacı olduğu için, yaşamını sürdürebilmek için bunları yapar. Şuan doğada nesli tükenmekte olan insan canlısı da yuvasında, doğasında yaşarsa ister istemez yaşamını sürdürebilmek için en azından avcı toplayıcı olmak zorundadır.
 
-Vejetaryen, vegan, frutaryen veya freegan beslenebilen beslenilebilir, yaşayabilen yaşayabilir, ahlaken, vicdanen, dinen uygundur. Endüstriyalizme bir tepki olan, ifşa eden, etçillik ve avcılığı yaftalamadan, et yemezliği doğal argümanlarla savunan yani referasnlarını sahte modern kent vicdanından değil de daha çok doğadan alan vejetaryenlik, veganlık anlamlı olabilir. Bu zalim sistemin ürettiklerinden ne kadar kaçmaya çalışılsa, ne kadar az tüketmeye çalışılsa yeridir. Ancak tercih ve yaşamsal form olarak çok eskiye dayanan kökleri olsa bile bu kavramsal çıkışların ve etçillik, avcılık karşıtı argümanlarının doğanın içinden değil doğaya yabancılaşmış ‘modern vicdanlardan’, kentlerden ve zihinlerden çıktığı unutulmamalıdır. Çevrecilik nasıl sistem içi ve doğa karşıtı bir görüş ve tarz ise, vegan-vejetaryen söylem ve eylemler de çoğu zaman aynı zihniyetten beslenmekte ve aynı zihniyeti beslemektedir.
 
Tamamen doğal yaşam formları olan etçilliği ve otçulluğu eleştirmek, itham etmek, döngüyü, doğayı, eko sistemi, doğal yaşamı eleştirmek demektir. Bir tercih ya da seçenek olarak değil ihtiyaca, gereklilik ve zorunluluğa dayanan etçillik, otçulluk kadar doğal olmakla birlikte ETÇİLİK ciddi bir sorundur, yapaydır, sapmadır. Etçillikle değil ama etçilikle mücadele önemlidir.
 
-Gerektiğinden binlerce kat fazla tüketen, tükettiği kadar da çöp üreten (ki çöpü olan tek canlı insandır, çöp en büyük israftır ve asıl sapma buradadır) cebi paralı BİR KISIM vejetaryen ve veganın tavuk dürüm ya da domates peynir yiyen işçi köleye katil ve sömürücü demesi en hafif tabirle etik değildir.
Doğada yaşamı pratik etmeden, endüstri çağının nimetlerinden faydalanarak, modern kentlerin içinden, apartmanlardan, teknolojik aletlerden yapılan sahte vicdanlı ve romantik vejetaryen ve vegan söylemin çoğu öncelikle doğayı itham etmektedir, büyük çelişkiler, ayrımcılıklar içindedir ve doğada karşılığı yoktur.
 
-Orta verimlilik değerlerine sahip bir yeryüzü parçasında tamamen doğal ve ilkel bir şekilde yaşayan insanların ayda bir kez avlanması en az hayvanların avlanması kadar doğal ve kaçınılmazdır. Avlanan canlılara (İnsan dahil) katil, cani, sömürücü gibi ithamlarda bulunulması ekofobik yaklaşımlardır. Yukarıda belirttiğimiz gibi sorun endüstriyalizmdir, doğal olmayan bu yapay/batıl yaşamın kendisidir.
 
-Modern ve seküler dünya doğum kadar doğal olan ölümle, su kadar doğal olan kanla ilgili algılarda ciddi tahrifata yol açmıştır. ‘Vahşet’ kanla ölçülür hale gelmiştir. Ölüm ve kan ciddi bir sansür altındadır. Bu da doğal olmayan sahte vicdani tepkilere neden olmaktadır. Kurşunla öldürmek ya da asmak makbul görülebilmekte ama daha az acı çektiren boyun vurmak, kafa kesmek iki nedenle ‘vahşet’ olabilmektedir. Biri doğrudan elle değil bir aletle öldürülme işinin yapılması, diğeri kan fışkırması. Filmlerde de kahramanlar boyun kırarlar, izlemekte mahsur görülmez ama boyun kesilmesine bakılamaz. Olaylara akılla, mantıkla değil de çarpık ve doğal akılla ilişkisini koparmış sonradan öğrenilme duygularla yaklaşılır. Bu algı temizlik için de geçerlidir. Bu zihniyet ‘temiz olma’ adı altında insanı bebeklikten itibaren kent ve doğada tamamen savunmasız bırakarak, tehditleri, hastalıkları davet etmektedir.
 
-Büyük hayvanlardan binlerce kat daha fazla ölen, öldürülen sinek, böcek gibi ufak hayvanlar gündeme alınmaya gerek görülmez. İki damla kanları vardır, kulak ve göz yapımız gereği bağırtılarını duymaz, debelenmelerini görmeyiz. Duyularımızı uyarmıyorsa duygularımızı da depreştirmez. Yani doğal dürtü ve akılla değil sonradan öğrenilmelerin duyu ve duygularıyla yaklaşımlar gelişir. Gülerek bir sineği, böceği ayağıyla ezebilenler bir hayvan kafası kesmeye kolay kolay yanaşmazlar. Herkes balık tutar, TV’lerde her gün ağlarla yakalanmış boğularak çırpınan, ölen yüzlerce balık izlenebilir. Kimsenin gözüne takılmaz. Ama boğarak öldürmeye herkes karşıdır aslında. Balık hem ufak olduğu için ötekileştirilir, hem su canlısı olduğu için ötekileştirilir (bir ineği suda boğmaktan farklı bir şey olmadığı düşünülmez) hem de kanı fışkırmadığı için ötekileştirilir. Onlarca örnek verilebilir, bunların hepsi akılsız, mantıksız ve duyguların da tepe taklak olduğu yapay yaklaşımlardır. Hayvanlar arası dahi bariz bir çelişki içinde olan bu zihniyetin bitkilere yaklaşımı daha sorunlu, daha ayrımcı, daha türcü, daha ötekileştiricidir.
 
Etçil yaşam
 
– Yukarıdaki notlar, savunulması gerekenlerin doğru savunulmaması üzerine birkaç değiniydi. Doğal yaşam standartlarımızı koruyabiliyorsak, avlanmadan yani et tüketmeden ya da olabildiğince az tüketerek yaşamı sürdürülebilir kılmak en doğrusudur. Etçilik yapmadığımız sürece avlanmanın ekosisteme bir zararı olmasa bile, avlanınca suçlu olmasak bile kendimiz için ideal olmadığını da bilmemiz gerekir.
 
-Etle beslenmenin malum artılarının yanında ciddi ölçüde eksileri vardır. Bilinen ve bazen gerekli olan faydaları inkar edilemezdir ancak aynı zamanda ideal sağlıklı besin kaynağı da sayılamaz. Zararları vardır, yorucudur, yoğundur, ağırdır, azı dışında bedenimize bir yüktür. Yaşam kalitesini düşürür ve yaşam süresini yani ömrü kısaltır.Yavaş yaşam uzun ve barışçıl, hızlı yaşam kısa ve çatışmalıdır.Etçil yaşam hızlı, rekabetli ve çatışmalı yaşama yönlendirir.
 
-Aşırı et tüketen ya da ottan çok et tüketen insanlar ve toplumlar sert yapılı, kaba, duyguları sönümlenmiş olurlar. Otçul hayvanların etleri gibi yüzleri de mizaçları da karakterleri de yumuşaktır. Sevimli, barışçıl ve hoş görünürler. Etçil hayvanların da etleri gibi yüzleri de, mizaçları da, karakterleri de serttir. Pek sevimli, cana yakın görünmezler. İnsan da işte bu hayvanlar gibi bir doğa canlısı olduğuna göre aynı durum insanlar için de geçerlidir.
 
-Et tüketimi bedeni, ruhu ve duygu-düşünceleri doğrudan etkiler. Şiddete ve şehvete meyyali arttırır. Her yeryüzü varlığı gibi etkileşimde olduğumuz (olumlu etkileri daha çok olan) ay ve yıldızların üzerimizdeki olumsuz etkilerini çok daha fazla çeker. Et yemeyen ya da az yiyen insan daha barışçıl ilişkiler geliştirir ve daha barışçı düşünceler üretir.
 
-Barışı yaşamak ve yaşatmak arzusunda olanların dikkat etmesi gereken öncelikli alanlardan biri de beslenmedir. Ne yersek oyuz ve ne yersek doğaya onu veririz, doğa da bize onu geri verir. Canımıza, bedenimize hangi canı kattığımız önemlidir. Erkeklik ne kadar dişilik kadar doğal olsa da, rekabetçiliğe, ilericiliğe, doğrusal akla yatkınlığıyla, paylaşımcı, aldığından çok verici, döngücü ve döngüsel sezgisel akla yatkın dişil forma nazaran barışçıl yaşam için dizginlenmesi, sınırlandırılması gerekir. Güneşin dişi, ayın erkek olması gibi, toprağın dişi tohumun erkek olması gibi, bitki dişi hayvan da erkek formdadır. Dolayısıyla dişi olan doğaya karşı erkek olan insan, özellikle erkek insanlar canlarına katacakları dişil formlu canlılarla barışa katkı sunabilir. Zira kadın ancak doğada sürdürülen bir yaşamda erk’in üstesinden gelebilir.
 
-Yapay insanlara dönüşmemizin en önemli sebeplerinden biri yapay besinler tüketmemizdir. Ne yersek o olduğumuza göre hemen hemen tüm besinlerin yapay olduğu kentlerden doğal duygulu ve düşünceli doğal akıllı, doğal vicdanlı insanın çıkması imkansızdır. Doğada yaşanmayan yaşam, sınırlara, sınıflara, erkeklere mahkumdur. Dolayısıyla asıl ve esaslı mücadele yuvamıza dönmek ve yuvamızda yaşayabileceğimiz, dünyanın bir bölümünün değil bütünün doğa olacağı bir yeryüzü için olmalıdır.
Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: