Arşiv

Archive for Kasım 2014

DİNCİLİK VE BİLİMCİLİK KARŞISINDA DİN VE BİLİMİN BARIŞI

Kasım 29, 2014 Yorum bırakın

İslam ve özü barış olan tüm dinler bilimi hayatı anlamlandırmak için esas alır. Akletme, düşünme, sorgulama, kıyaslama, deneme-yanılma, test etme, gözlem kısacası ‘gerçek’ için bilimsel yöntemlere yönlendirme kutsal kitaplarda en çok vurgulanan esaslardır. Akleden-düşünen insanla beraber hem dinin ve hem de bilimin tarihi başlar. İç ve dış doğayı anlama, bilme ve hayatı anlamlandırma çabaları olan din ve bilim, iktidarla insanı iç ve dış doğasından koparan araçlar halini almış, din ve bilimin kardeşliği düşmanlığa dönüştürülmüştür. Oysa din bilimseldir, inanç ilk bilimsel çaba sonucu edimidir, bilim ise dinin olmazsa olmazıdır.

İslam sanıldığı gibi ‘teslimiyet’ değil kelimenin tam ve tüm anlamıyla ‘barış, barış hareketi’ demektir. İnanç bilinçle mümkündür, sorgulanmadan bilinçsizce ‘inanılan’ , kabul edilen şey barışık olunan değil teslim olunandır, saygı sevgi duyulan, sorumluluk hissedilen değil korkulandır. ‘Teslim olmak’ İslam değil ‘istislam’, teslim olan da ‘müslim’ değil ‘müsteslim’dir, ki ‘müsteslim’lik Kuran’da ‘cehennemlik’ bir tavır olarak geçer, yerilir, ‘şirkin’ belirtisidir. ‘Müslim-Müslüman’barışı yaşayan ve yaşatan demektir. ‘İslam’ ve ‘Müslim’ şekilsel, markasal, metinsel, özel değil anlamsal isimlerdir. Dinin esasında özel isme, dilci aktarıma yer yoktur. Dinin tüm kavramları –din, Allah ve isimleri, kafir, müşrik, müfsit, münafık, ahlak, takva v.d.-  yorumsal devrimle ters yüz edilmiş özüyle kavuşturulmalıdır. Zira bu tarihi yanılgı, egemen İslam’ın en büyük zehri olmuş dinin her zerresine olumsuz olarak etki etmiş ve hemen her konuda ters yaklaşıma sebep olmuş, bahane edilmiş ve ortaya kan, talan, zulüm ve sefaletle dolu bir İslam tarihi bırakmıştır. İnanç, evrensel döngü içerisinde barışıklık hallerinden bir haldir ve mikrodan makroya evrende barış ilişkileri içerisinde yeri önemlidir.

İnanç akletmenin, bilimsel çabanın meyvesidir, aklın devre dışı olduğu kabul, inanç değil dogmadır, teslimiyettir. Mesela Tanrı’ya inanmak, varlığını, insanı, toplumu, doğayı, yaşamı çözmeye, anlamlandırmaya çalışan düşünürün, evrenin bilinçli bir işleyiş içinde olduğunu (buna artık inanılmıyor, biliniyor), yaşamın bir amaca mebni olduğunu, niteliğini duyularıyla bilemediği ama aklen aşkın, bilinçli bir varlığın/canın var olduğuna inanmaktır. Bu edim insana, topluma, doğaya karşı ilişkide kendini bariz şekilde belli eder, hayata dair her konuda bir temel, bir perspektif inşa eder. Yani insan-tanrı arasında olup biten, inandım-inanmadım meselesi değildir. Dinden de özgün bir alandır inanç. (Ateist-teist tartışmalarda inanç ele alınırken dinlerin ve dinlerin kitaplarının, tanrılarının konu edilmesi temel yanlışlardandır, bilimsel değil kolaycıdır.) Maddeci, bilimci, olgucu, duyucu yaklaşımın, insanları robot geri kalanı tüketilebilir-işlenebilir meta görüp bir ekonomi modelle hayatın tüm sorunlarını çözümleme iddiası ya da kapitalizmi derinlemesine çözemeden basit bir ekonomi model olarak ele alınması şaşılacak bir durum değildir. İnsanı, toplumu, doğayı nesne gibi gören bakış açısı reddedilmeden geçmişte ve günümüzde yaşanan felaketlere çözüm geliştirilmesi, özle, insanla, toplumla, doğayla, evrenle barışın inşa edilmesi olanaksızdır. Zira mülkiyetçiliğin, tahakkümün, erkek egemenliğinin, iktidarcılığın, kabileciliğin, milliyetçiliğin ana besinlerinden olan bu yaklaşımın günümüz sorunlarındaki sorumluluk payı hiç de az değildir.

Sermaye-sömürü düzeni kapitalizmle başlamaz. Binlerce yıllık tarihe sahip, Arapçası ‘şirk’ olan, karşı din ile kendini sürekli sağlamlaştıran bu düzenin en belalı düşmanları peygamberler ve yoldaşları olmuştur. İktidarın, elit, burjuva, muhafakazar, ‘imanlı’ egemen sınıfın karşısında binlerce yıl peygamberler önderliğinde köleler, kadınlar, yoksullar, ezilenler, erdemliler isyan bayrağı çekmiş, barışa yürümüş, din ve karşı din tarihi yazılmıştır. Genel pratiğiyle özü taban tabana ters düşmüş, darbeye uğramış olsa da sesi susturulamamış doğal dini yaklaşım ve ilahi öğretiler evrensel barışın ihtiyaç duyduğu perspektifin oluşmasında, oluşturulmasında tarihsel en büyük katkıyı sunmuştur. Ancak bilimin yoz yaklaşımı bilimcilik ve dinin muharref yaklaşımı dincilik yani iki aynı putperestlik insanlığı din-bilim kutuplaşmasına itmiştir. Dini, karşı dine dönüştüren de, bilimi bilimciliğe hapseden de iktidarlaşmadır, Arapça tabirle müstekbirleşme, mustağnileşmedir.
(Nasılki  akledilmeden, sorgulanmadan, bilinçsizse ‘inanılan’ ve tapınak dininin, şirk dininin tapmaktan başka bir şeye yaramayan ve bir çok alt tanrılar yaratan tanrısı put oluyorsa aynı şekilde tarih ve toplum üstü olguculuk duyumculuk olan bilimcilik de çağdaş putperestliktir.) Bu bağlamda din ve bilim için öze dönüş, öze dönüş için de anlamsal-yorumsal devrim önemli bir ihtiyaçtır. İktidarlaşan her şey özünden ve özgürlüğünden kopar, zararlı hale gelir, en güzeller en çirkin olur.

Allah yolunun öncüleri, giyim kuşamı, yemesi içmesi gezmesi, oturup kalkmasıyla tamamen sıradan insanlardan biriyken, iktidarlaşmış devletleşmiş dinin yani şeytanın adamları halktan farklı giyim kuşamı, şatafatlı yaldızlı büyülü sözleri, yapmacık hareketleri, halktan üstün, seçkin tavırları ve söylemlerindeki din dilciliği ile kendini hemen belli eder. Aynı şekilde Allah’ın evleri sadeliği, mütevaziliği, sosyal, kültürel, politik konumlanması, mimarisiyle tam bir halk eviyken, iktidarın, devletin, hilafetin, saltanatın dininin yani şirkin yani kula kulluğun, şeytanın tapınakları ev değildir, evden çok daha üstündür(!) halk içinde istediği gibi davranamaz, konuşamaz, içinde belirli tiyatral tapınmalar ve iktidarın sözü vardır, anadil değil yabancı din dilciliği vardır, mimarisi halkın evlerinden farklı, büyük, şatafatlı, görkemli, cezbedicidir. Benzer yüzlerce önemli örnekler verilebilir, bilim ve bilimcilik arasında da işte böyle farklılıklar vardır. İktidarın kendisi için en büyük tehdit olarak gördüklerini içine alıp silahı haline getirmesi yapısı gereğidir. İnsanlığın ortak iyi ve ahlaki öğretilerinin yaşam  hali ‘din’ ne kadar iktidarlaştırılarak sermaye düzeninin en güçlü dayanağı haline getirilmişse bilim de iktidarlaştırılarak bu düzenin en güçlü araçlarından biri olmuştur. Öyleki antikapitalist mücadele bile bilimcilikle yoğrulmuş, bilimcilikten kopmayan antikapitalist hareket kapitalizme dolaylı destek sunmuştur. Kadını dinciliğin, törenin, erkek egemenliğinin baskılarından kurturmak isteyen pozitivist batı radikal feminizminin, kadını kapitalist moderniteye sunması gibi. Ya da aynen dinciliğe karşı mücadele ettiklerini sananların dinciliğin beslendiği kaynaklarla halkçılık, yerellik adına bağını koparmaması ve dolayısıyla karşı dinin hizmetinde olmaları gibi. Peygamberler elitist ve konformist (kolaycı-üstten ve korkularına halkı bahane eden) değildir. Halk adına üsttenciliğe, yukarıdan söylem ve eyleme karşı aşağıdan söylem ve eylem içindedir. ‘Aşağının’ sesi Allah’ın sesidir. İktidara karşı ilahi çözüm iktidar olmak, sermayeye karşı çözüm sermaye sahibi olmak değildir, amaç başarmak da değildir sorumluluğu yerine getirmektir.  Sosyokültürel yaşantıda toplumla beraberdir ancak halkı eleştirilemez, sorumlu tutulamaz görmez, tek bir kalıba sokmaz. (Elitistler de, konformistler de, kariyeristler de halktandır) Kuranın pek çok ayeti toplumları, çoğunluğu, halkı eleştirir, sorumlu tutar, itham eder, tavır alır, doğru ve yanlış, gerçek ve yalan konusunda tavizsiz açık ve nettir. Ben/biz biliriz kibrine karşı mücadele verir, bildiklerine ‘biliyorum’ demekten, çözümlediklerini, şahitliklerini bildirmekten, ‘bilmiyorsunuz’ demekten imtina ettirmez. Firavun ve işbirlikçilerini itham eden ilahi söylem bu bezirgan saltanatını gerçeklerden, kimliklerinden yüz çevirme pahasına tercih eden kitleye de sözünü esirgemez, müstehaksınız der. Benciliğe/bizciliğe karşı olunur ama benliğe/bizliğe kör kalınmaz, önder önderdir, bilge bilgedir, bilgin bilgindir, usta ustadır. Tüm bunlar ‘aşağı’nın saflarını sıklaştırır, bağları güçlendirir, zaten amaç büyük iş yapmak, başarmak, zafer elde etmek değildir. Barış, barış yolunun kendisidir, sevgi ve sorumluluktan başka bir azığı olmayanların amacı sürekli bu yolun yolcusu olmaktır.

Elitizm karşıtlığını kalkan bilen konformizme kaymış tavırda, halkçılık, yerellik adına yerele  ve toplumun özüne yabancı eylemler ve söylemler hemen göze çarpar, gizli elitisttir. Aşağıyla beraber yaşamı örgütleme yerine arada bir dayanışma babından tehlikesiz olan ‘aşağıya’ ziyaretler dışında yaptıkları sadece orta sınıftan aşağı ve yukarıyı kendilerince çözümlemektir. (Bu aslında her kesimde görülen orta sınıfçı hastalıktır.) Mesela dincilik kökü dışarıda, sosyokültürü ezip geçen, anadili sönümlendiren yayılmacı milliyetçi akımın ideolojisi olduğu halde popülistçe sahiplenir, uyum sağlanır, güzelleştirmelere başvurulur. Muhafazakar orta sınıfta farklılık hazzını yaşamak için popüler olabiletesi yüksek, bedeli olmayan ya da az olan birkaç kaba yaklaşımın popülist eleştirisinden geri durulmaz. Toplumsal gerçekliği olmadığı halde ‘aşağının’ değil sadece muhafazakar orta sınıfı halk ve yerli olarak gören, yaşadıkları toplumun ve dünyanın başka tüm gerçeklerine kör olan entelektüeller, ana dillerinde karşılığı var ve daha anlaşılır olduğu halde sık sık ‘din dili’ne başvurur. (Bu sözcükleri kullananların tümünü itham etmek istemem ama misal vermek gerekirse; mesela  Müslüman Türklerse ‘oy’ yerine ‘rey’ demeyi, ‘saygıdeğer’ yerine ‘muhterem’i, ‘adı geçen, anılan’ yerine ‘mezkur’u, ‘bilim’ yerine ‘ilim’i tercih ederler. Daha İslami ve bilgili konuşmuş olurlar. Orta sınıfçılık bilimsel alanda da kendini belli eder, bilimsel terimlerin kullanımında da yine yabancı sözcükler tercih edildir.) Bu daha cazibeli yapmacık söylemler bilmişlik, halkçılık gösterisidir ve asıl yerelden, özden, kökten kopmak budur.  Bunun (doğal) dinde yeri yoktur, (yapay)karşı dindendir. Aydınlanmacılığın bilimsel olmaması, karşı bilimden olması gibi. Aydınlanmacıların da dünyası seküler orta sınıftan ibarettir. Aydınlanmacılıktan çıkabilecek halkçılık ne ise iktidarlaşmış dinden de çıkabilecek halkçılık odur, sadık kalabilecekleri tek şey popüler olan, olabilen şeydir ama gerçeğe asla sadık kalmazlar.

Bilimcilik ve dincilik eril zihniyetin ürünüdür. Bilim adamları ve din adamları aynı şeye hizmet ederler. Aslında iktidarlaşmanın kendisi erkekçidir. Erkeğin iktidarı kadına sahip olabilmekle eş değer olduğu gibi din ve bilim iktidarının  da ilk hedefi kadın ve doğaya sahip olmak olmuştur. Kadına ve doğaya sahip olamayan erkeğe iktidarsız denir. Dinci geleneğin tahakkümündeki kadın ve ‘helal mal doğa’ ne kadar tutsaksa bilimci modernizmin ‘özgür kadını’ ve fabrikaya çevirmek istediği ‘mekanik tabiat’  o kadar tutsaktır, mazlumdur. Ruh, anlam, can, mana körü olan modern bilimin ve materyalist yaklaşımın çözümsüzlükleri, açmazları da kendini en çok kadın ve doğaya yaklaşımında belli eder. Oysa din ve bilimin doğayla ilişkisinin temeli aynıdır; doğa bize değil biz doğaya aitiz. Aynı şekilde karşı dinin ‘helal malımız doğa’ ile karşı bilimin ‘mekanik tabiat’ yaklaşımı arasında hiçbir fark yoktur.

Evrenin döngüsel uyumunu, işleyişini, tavaf halini göremeyen modern bilim ‘ileri, ileri’ diyerek bugün dönüp dolaşıp, doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı, bilinci muhatap almak, görmek zorunda kalmıştır, kalmaktadır. Ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana  ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür. Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki farklılıkların birlik/vahdet sistemidir. Varlık maddi ve manevi birliğiyle varlıktır. Tarihte ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin, erkek egemenliğinin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Kapitalizmin canlıya özellikle de doğaya ve kadına dair paradigmasıyla antikapitalist harekete büyük ölçüde etki etmiş bu yaklaşımın paradigması özdeştir, aşılması gerekir. Materyalizme, bilimciliğe, ilericiliğe, aydınlanmacılığa sadık kalarak özgürlüğün esasına inebilmek çelişkiden ibaret olacaktır. Önce bu iktidar aygıtı prangalardan kurtulmak gerekir.

Sadece yeryüzü değil tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su, toprak döner, gezegenler ve galaksiler döner. Yaşamın sembolü ve yolu döngüdür. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığa bu döngüyle (tavaf) evrensel barışa, döngüye uyum sağlamayı hedef gösteren bir eylemdir) Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır,  merkezcidir, duyumcudur, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akla yani doğanın, evrenin aklına, bilincine yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Tüm yönleriyle öze dönüşçü/hanif olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki-politik dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumun inşasıyla mümkündür. ‘İlericilik’le ilerlenemez.

Dinler yeryüzünü cennete/barış yurduna dönüştürenlere cennetlik, cehenneme dönüştürenlere cehennemlik der. Mesaj bu kadar basit ve nettir. Din de bilim de bu amaca mebni araçlardır. Kapitalist modernite karşısındaki güçler karşı din ve modern bilimle hesaplaşarak din ve bilim hakikatininin bilinciyle oluşturulan yeni bir paradigmayı hep beraber sahiplenmeli, beraber geliştirmelidir.

Muhammed Cihad Ebrari – Demokratik Modernite Dergisi 10. Sayı (Ortadoğu’da İnanç Gerçeği ve Demokratik Modernite)

Reklamlar

Konca Kuriş’siz 8 Mart ve 25 Kasım olur mu?

Kasım 25, 2014 Yorum bırakın

– 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ya da Dünya Emekçi Kadınlar Günü.

– 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü.

-Bugün Konca Kuriş’in adı nerelerde, kimler tarafından anıldı ya da anıldı mı bilmiyorum. Ama hakkıyla anılmayacağını, anılmadığını biliyorum. Oysa Mirabal Kardeşler’in bu topraklardaki karşılığı Konca Kuriş’tir.

-“İslam düşmanı ve laik-feminist Konca Kuriş, Allah ve Kuran-ı Kerim karşıtı fiilleri ve söylemleri nedeniyle, Hizbullah savaşçıları tarafından kaçırılarak üslerimizde sorgulanmıştır.” şeklindeki (IŞ)İD’imsi bir açıklamayla, Hizbulkontra tarafından kaçırılan Kuriş’in işkenceler ardından katledildiği öğrenildi.

-Kuriş’in katilleri 2011 yılında zaman aşımından dolayı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar, zafer edasıyla konuşmalar yaptılar, yurtdışına kaçtılar ve örgütlerinin başına geçirildiler. Katillerinin kayıt altına aldığı işkenceli sorgu ve itiraf(!) görüntülerini polis bile izleyememiş! Kayıtlara yayın yasağı konuldu.

-Konca Kuriş’in resimlerini bugüne kadar sadece Cumartesi Anneleri’nin ve Barış Anneleri’nin ellerinde gördüm. Yine zamanında kendisinin de yakın temasta olduğu bazı feminist ve kadın özgürlükçüsü grupların ve birkaç Müslüman kadın arkadaşının adını zikrettiğini duydum. İslami camia zaten öldürülmeden önce Kuriş’i toprağa gömmüştü.

-Konca Kuriş günümüzde bile Müslümanların söylemeye korktuğu gerçekleri ve tartışmaya açtığı radikal tezlerini korkusuzca ifade etti, ‘barış için kadın’ mitinglerinde yer aldı. ‘Dinen de fıtraten de kadın-erkek eşittir’ diyen Kuriş’in Kuran’da kadın haklarına dair yaptığı çıkışlar sadece erkek dincileri, erkekçi dinciliği değil bir bütün erkek egemenliğini ve iktidarını sarsıcı güçteydi.

-Konca Kuriş Türkiye’de feminist olduğu ve kadın özgürlük mücadelesi verdiği için öldürülen ilk ve sanırım tek kadın. Ama öldürüleceğini bile bile mücadelesinden ödün vermeyen Kuriş sadece feminist değildi, başörtülü ve kendi ifadesiyle ‘imanlı feminist’ bir Müslüman kadındı. İşte bu yüzden devrimci olmaya layık görülmeyerek, feminist olduğu için maruz kaldığı şiddet dahi görmezden gelinerek hakkıyla anılmadı, anılamadı ve maalesef hala anılmıyor. Ondan sonra ‘adaletten, özgürlükten yana başörtülü kadınlar nerede’ diye soruluyor.

-Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu’nun yani yaşadığımız coğrafyanın binlerce senelik tarihinde kadın özgürlük mücadelesinin öncülüğünü yapmış, büyük bedeller ödemiş nice kadın devrimci, öncü var. Ama bu toprakların çağdaş devrimciliği yüzünü hala kendi coğrafyasına, tarihine, toplumuna çeviremiyor. Öte yandan devrimcilik tarihini 200 yılla sınırlamaya ve Ortadoğu’yu bir bütün dışlamaya devam ediyor. Yavaştan bir değişim, gelişim var ki o da Kürt özgürlük mücadelesi ve Kürt kadın hareketi sayesinde.

-Hem yaşadığı toplum içerisinde kadın mücadelesini sürdüren hem de halkına işgalcilere karşı komutanlık yapan Deborah’ı, Firavun’a karşı başkaldıran, işkencelerle öldürülen asi kadın Asiye’yi, türlü şiddete ve saldırılara maruz kalma pahasına dinci erkekçiliğe karşı en amansız mücadeleyi yürütmüş Meryem’i, Kerbela’nın çığlığı Zeynep’i ve daha bir çok halktan ve inançtan örnekliği anmadan, görmeden, anlamadan mı bu topraklarda kadın mücadelesi yürütülmeye devam edilecek? Bu tarihi bilmeden, anmadan Ortadoğu’nun özgür kadın hareketini inşa etmek ne kadar sağlıklı olabilir?

-8 Mart ve 25 Kasım bu coğrafyada ilk önce Konca Kuriş’lerle sembolleştirilmelidir. Kadına şiddete karşı feminist, sosyalist, anarşist, liberal, demokrat ama öncelikle Müslüman kadınlar bu yönde girişimlerde bulunabilir.

-Artık 8 Mart’larda 25 Kasım’larda 28 Şubat’ların da konuşulmasının, Mirabal Kardeşlerin Konca Kuriş’le anılmasının, Sakineler’le, Rosa’larla, Zilan’larla, Deborah’ların, Meryem’lerin, Zeynep’lerin buluşturulmasının, Rojava’dan Kerbela’yı selamlamanın zamanıdır. Yani önce yanımızdakileri görme, tarihimizi bilme, coğrafyamızla da barışmamızın zamandır. Mücadelenin doğru yöntemi de budur, mücadeleyi halklar ve tarihle buluşturacak olan da budur.

Farkında mıyız bilmiyorum ama;

– İnsanlık tarihinin en güçlü kadın hareketi (niceliği, niteliği, ilk kadın ordulaşması, ilk kadın ajansı vs) insanlığın ve kadının en güçlü ve ilk vurulduğu, düşürüldüğü Ortadoğu’da yaşam buluyor.

– Tarih boyunca kadının en çok vurulduğu ve -daha önemlisi- vurduğu bir mekan ve zamandayız. (IŞ)İD ve AKP tarihe en çok kadın öldüren savaş gücü olarak geçerken -ya da geçmek zorunda kalırken- karşısındaki kadınlar da tarihte iktidarın erkeğine en güçlü vuran kadın gücü olarak yer alıyor.
– Doğrusuyla, yanlışıyla, eksiğiyle,  binlerce kadını bedel vermiş böyle tarihi (gerçekten tarihi) bir kadın hamlesi batı kadınlarının ‘marjinalliği’ kadar gündem olamıyor. (Bunu sadece Ortadoğu, Kürdistan, Türkiye için değil tüm yeryüzü için söylüyorum)
-Jineoloji -yayın hayatına başlayan dergisinin haberleri dışında- bugün ne kadar dillendirilecek, tartışılacak mesela? Doğmaya çalıştığı coğrafyada dahi Feminizmin onda biri kadar tartışılıyor, konuşuluyor, gündemleştiriliyor. Bu tartışmalarda esasında kadın hakikati ve bilimi formuyla, farklılığıyla değil daha çok var olan Feminist söylem ve düşüncelerin sınırlarında yürütülüyor.
Bunları haddim olmadan ifade ediyorum, çünkü Kuriş neden, hangi alt bilinçle hak ettiği değeri görmüyorsa Kürdistan kadını, doğu kadını ve hareketi de bu zihniyetten kaynaklı görmezden geliniyor ya da küçük görülüyor, yönlendirilmeye çalışıyor, yönlendiriliyor, etki etmesi gerekirken etkileniyor.
‘Genel ahlakçılığa’ karşı çıkma adına ahlak düşmanlaştırılıyor, kadını  sadece anne ya da ‘karı’ olarak görenlere karşı çıkma adına analık, eşlik aşağılanabiliyor, muhafazakarlığa karşı çıkma adına teşhircilik, pornoculuk, özgürlük adına sınırsızlık dayatılıyor, kadını çiçek bilenlere karşı çıkma adına kadın ve doğanın özdeşliği yok sayılıyor, kadın ve doğa mücadelesi ayrıştırılıyor vs… (Ki genel kabullerin aksine aksine  insanlık krizlerinin kökeni ve kaynağı ne sınıf ne de kadın-erkek ilişkilerine dayanıyor. Doğrudan kopuş doğadan ve doğaldan kopmayla başlar. İnsan-doğa ilişkilerindeki ait olma ilişkisi sahip olma ilişkisine sapmasıyla bu ilişki biçimi erkek-kadın ilişkisine taşınır. Yani özgür doğada doğal yaşam olmadan özgür kadın da özgür toplum da mümkün değildir.) Konumuza dönecek olursan; yani gelenekçilikten kaçma adına yine kadın düşmanı olan erkekçi iktidarcı modernizmin öncü gücü olunuyor.

Konca Kuriş şahsında kadına karşı çok yönlü şiddet ve saldırılara karşı direnen, kadın hak ve özgürlükleri mücadelesinde büyük bedeller ödeyen tüm kadınları rahmetle, saygıyla anıyor, bugün dünyanın dört bir yanında evlerde, okullarda, sokaklarda, dağlarda, köylerde, zindanlarda, cephelerde bu mücadeleye ses veren tüm kadınları selamlıyorum.

Kadınlar, ana kadınlar, emekçi kadınlar, çocuk olamayan kadınlar, tecavüze uğrayan kadınlar, okuyamayan, okutulmayan kadınlar, dövülen, öldürülen kadınlar, cariye kadınlar, taşlanan, yakılan kadınlar, direnen kadınlar, tutsak kadınlar ve gerilla kadınlar, savaşan ve düşen kadınlar.
Özgür doğa, özgür kadın, özgür toplum!
Jin jiyan azadi!

Vejetaryen, vegan, etçillik ve etçiliğe dair notlar

Kasım 22, 2014 Yorum bırakın
15895009_10209078755659332_2607790198250786566_n-e1495464102332.jpg-Kapitalist gıda endüstrisinde ezilen sadece hayvanlar değildir, piyasa ürünü tüm bitkiler de hayvanlar kadar ezilmekte, işkencelere çok yönlü saldırılara maruz kalmaktadır. Endüstriyalizmde zulümsüz, sömürüsüz ürün yoktur.
 
– Canlı canlıdır. Gözle görünmeyen en küçüğü de, bol kanlı en büyüğü de canlıdır. Canlılar arasında ayrım da, ayrımcılıktır. Doğadaki her canlı başka bir canlıyı canına katarak yaşamını sürdürür. Can almadan, canına can katmadan canlı kalınamaz. Hiçbir cana kıymak istemeyen en azından kendi canına kıymak zorundadır.
 
-Kapitalist endüstri ortamında asıl olan et yemez olmak değil olabildiğince az tüketici olmak, az para kullanmak ve fırsat bulunduğunda doğamıza, yuvamıza kaçıp orada doğal, barışçı ve yine sınırlı, ürettiğinden fazla tüketmeyen sade bir yaşam inşa etmektir. Bir bütün tüketim kültürü ve alternatif yaşam formları tartışılmalıdır. Ancak böyle hem sömürmemiş hem sömürülmemiş olabiliriz.
 
-Doğasında yaşamayan her canlı köledir. Öte yandan kentlerde evi, arabası ve çalışmadan elde edebileceği yaklaşık 800$’lık (orta verimlilikte olan bir doğa parçasının insan ihtiyaçları için kendi kendine ürettiği değer) geliri olmayan her insan -hele kendinden başkalarının maddi sorumlulukları da varsa- modern dünyanın yeni kalıplarını ve zorunluluklarını da hesaba katarsak Ortaçağ köleliğini mumla araması gereken bir köledir. Ve çok tanrılı yaşamın baskısı, tahakkümü altındadır. Dolayısıyla köle olduğumuzu unutmayalım. Elit ve efendilerin, beyaz modernistlerin, caddelerin, sahte Batı-kent vicdanının(!) yapageldiği vejetaryenlik, veganlık, çevrecilik, hayvanseverlik tartışmalarına da, argümanlarına da bulaşmayalım. Olması gereken doğru yaklaşım ve tepkileri, doğru argümanlarla, doğru yerlerden, aşağıdan ve daha radikal bir şekilde geliştirelim.
 
-Laboratuvar bilimciliği ispatlasın ispatlamasın biz binlerce senedir biliyoruzki doğa da bitkiler de hayvanlar gibi canlıdır, sevinir, üzülür, doğar, ölür ve yaşam mücadelesi verirler. Ki bilimciler için de bitkilerin canlı, bilinçli olduğu, hayvanlar kadar hisli olduğu, savunma mekanizması olduğu, tepki verdiği ispat edilmiştir. Dolayısıyla hayvan yemeyi cinayet olarak görüp bitkileri yemekte sorun görmemek de bir türcülüktür.
 
-Bitkiler dahil olmak üzere doğada başka bir canlıyı öldürmeden ya da “sömürmeden” yaşamını sürdürebilen bir canlı yoktur. Döngü dediğimiz şeyin bir boyutu da işte budur. Doğanın bir canlısı olarak insanın da doğada yaşarken öldürmeden yaşaması mümkün değildir. Nefes alıp verirken, otururken, yürürken, dalından kopmuş bir meyveyi yerken, gezerken bile onlarca canlıyı öldürür ya da “sömürürüz”. Bu olması gereken bir şey, döngünün ve doğanın bir parçası olmakla birlikte olabildiğince az öldürerek, tüketerek yaşamı sürdürmeye çalışmak da erdem/takva gereğidir.
 
Yine keyfiyetten değil, ihtiyaç ve gereklilik dahilinde ayıların bal, yılanların, kuşların yumurta yediği gibi başka türlerin hayvansal ürünlerini tüketen hayvanlar da vardır. Elbette arı ayı için bal yapmaz, yumurtlayan hayvan da yılan yesin diye yumurtlamaz ama ayı balı, yılan yumurtayı yer. Yemesi değil yememesi ekosistem için sorundur, doğal olan budur. Aynen türler arası avlanmanın ekosistemin önemli bir ayağı olması, avcı bir canlının avlanmasına engel olmak gibi. Doğada yaşayan canlı, lüks olsun diye değil, yapay/batıl sistem ona dayattığı için değil, toplumsal öğretilerden dolayı değil ihtiyacı olduğu için, yaşamını sürdürebilmek için bunları yapar. Şuan doğada nesli tükenmekte olan insan canlısı da yuvasında, doğasında yaşarsa ister istemez yaşamını sürdürebilmek için en azından avcı toplayıcı olmak zorundadır.
 
-Vejetaryen, vegan, frutaryen veya freegan beslenebilen beslenilebilir, yaşayabilen yaşayabilir, ahlaken, vicdanen, dinen uygundur. Endüstriyalizme bir tepki olan, ifşa eden, etçillik ve avcılığı yaftalamadan, et yemezliği doğal argümanlarla savunan yani referasnlarını sahte modern kent vicdanından değil de daha çok doğadan alan vejetaryenlik, veganlık anlamlı olabilir. Bu zalim sistemin ürettiklerinden ne kadar kaçmaya çalışılsa, ne kadar az tüketmeye çalışılsa yeridir. Ancak tercih ve yaşamsal form olarak çok eskiye dayanan kökleri olsa bile bu kavramsal çıkışların ve etçillik, avcılık karşıtı argümanlarının doğanın içinden değil doğaya yabancılaşmış ‘modern vicdanlardan’, kentlerden ve zihinlerden çıktığı unutulmamalıdır. Çevrecilik nasıl sistem içi ve doğa karşıtı bir görüş ve tarz ise, vegan-vejetaryen söylem ve eylemler de çoğu zaman aynı zihniyetten beslenmekte ve aynı zihniyeti beslemektedir.
 
Tamamen doğal yaşam formları olan etçilliği ve otçulluğu eleştirmek, itham etmek, döngüyü, doğayı, eko sistemi, doğal yaşamı eleştirmek demektir. Bir tercih ya da seçenek olarak değil ihtiyaca, gereklilik ve zorunluluğa dayanan etçillik, otçulluk kadar doğal olmakla birlikte ETÇİLİK ciddi bir sorundur, yapaydır, sapmadır. Etçillikle değil ama etçilikle mücadele önemlidir.
 
-Gerektiğinden binlerce kat fazla tüketen, tükettiği kadar da çöp üreten (ki çöpü olan tek canlı insandır, çöp en büyük israftır ve asıl sapma buradadır) cebi paralı BİR KISIM vejetaryen ve veganın tavuk dürüm ya da domates peynir yiyen işçi köleye katil ve sömürücü demesi en hafif tabirle etik değildir.
Doğada yaşamı pratik etmeden, endüstri çağının nimetlerinden faydalanarak, modern kentlerin içinden, apartmanlardan, teknolojik aletlerden yapılan sahte vicdanlı ve romantik vejetaryen ve vegan söylemin çoğu öncelikle doğayı itham etmektedir, büyük çelişkiler, ayrımcılıklar içindedir ve doğada karşılığı yoktur.
 
-Orta verimlilik değerlerine sahip bir yeryüzü parçasında tamamen doğal ve ilkel bir şekilde yaşayan insanların ayda bir kez avlanması en az hayvanların avlanması kadar doğal ve kaçınılmazdır. Avlanan canlılara (İnsan dahil) katil, cani, sömürücü gibi ithamlarda bulunulması ekofobik yaklaşımlardır. Yukarıda belirttiğimiz gibi sorun endüstriyalizmdir, doğal olmayan bu yapay/batıl yaşamın kendisidir.
 
-Modern ve seküler dünya doğum kadar doğal olan ölümle, su kadar doğal olan kanla ilgili algılarda ciddi tahrifata yol açmıştır. ‘Vahşet’ kanla ölçülür hale gelmiştir. Ölüm ve kan ciddi bir sansür altındadır. Bu da doğal olmayan sahte vicdani tepkilere neden olmaktadır. Kurşunla öldürmek ya da asmak makbul görülebilmekte ama daha az acı çektiren boyun vurmak, kafa kesmek iki nedenle ‘vahşet’ olabilmektedir. Biri doğrudan elle değil bir aletle öldürülme işinin yapılması, diğeri kan fışkırması. Filmlerde de kahramanlar boyun kırarlar, izlemekte mahsur görülmez ama boyun kesilmesine bakılamaz. Olaylara akılla, mantıkla değil de çarpık ve doğal akılla ilişkisini koparmış sonradan öğrenilme duygularla yaklaşılır. Bu algı temizlik için de geçerlidir. Bu zihniyet ‘temiz olma’ adı altında insanı bebeklikten itibaren kent ve doğada tamamen savunmasız bırakarak, tehditleri, hastalıkları davet etmektedir.
 
-Büyük hayvanlardan binlerce kat daha fazla ölen, öldürülen sinek, böcek gibi ufak hayvanlar gündeme alınmaya gerek görülmez. İki damla kanları vardır, kulak ve göz yapımız gereği bağırtılarını duymaz, debelenmelerini görmeyiz. Duyularımızı uyarmıyorsa duygularımızı da depreştirmez. Yani doğal dürtü ve akılla değil sonradan öğrenilmelerin duyu ve duygularıyla yaklaşımlar gelişir. Gülerek bir sineği, böceği ayağıyla ezebilenler bir hayvan kafası kesmeye kolay kolay yanaşmazlar. Herkes balık tutar, TV’lerde her gün ağlarla yakalanmış boğularak çırpınan, ölen yüzlerce balık izlenebilir. Kimsenin gözüne takılmaz. Ama boğarak öldürmeye herkes karşıdır aslında. Balık hem ufak olduğu için ötekileştirilir, hem su canlısı olduğu için ötekileştirilir (bir ineği suda boğmaktan farklı bir şey olmadığı düşünülmez) hem de kanı fışkırmadığı için ötekileştirilir. Onlarca örnek verilebilir, bunların hepsi akılsız, mantıksız ve duyguların da tepe taklak olduğu yapay yaklaşımlardır. Hayvanlar arası dahi bariz bir çelişki içinde olan bu zihniyetin bitkilere yaklaşımı daha sorunlu, daha ayrımcı, daha türcü, daha ötekileştiricidir.
 
Etçil yaşam
 
– Yukarıdaki notlar, savunulması gerekenlerin doğru savunulmaması üzerine birkaç değiniydi. Doğal yaşam standartlarımızı koruyabiliyorsak, avlanmadan yani et tüketmeden ya da olabildiğince az tüketerek yaşamı sürdürülebilir kılmak en doğrusudur. Etçilik yapmadığımız sürece avlanmanın ekosisteme bir zararı olmasa bile, avlanınca suçlu olmasak bile kendimiz için ideal olmadığını da bilmemiz gerekir.
 
-Etle beslenmenin malum artılarının yanında ciddi ölçüde eksileri vardır. Bilinen ve bazen gerekli olan faydaları inkar edilemezdir ancak aynı zamanda ideal sağlıklı besin kaynağı da sayılamaz. Zararları vardır, yorucudur, yoğundur, ağırdır, azı dışında bedenimize bir yüktür. Yaşam kalitesini düşürür ve yaşam süresini yani ömrü kısaltır.Yavaş yaşam uzun ve barışçıl, hızlı yaşam kısa ve çatışmalıdır.Etçil yaşam hızlı, rekabetli ve çatışmalı yaşama yönlendirir.
 
-Aşırı et tüketen ya da ottan çok et tüketen insanlar ve toplumlar sert yapılı, kaba, duyguları sönümlenmiş olurlar. Otçul hayvanların etleri gibi yüzleri de mizaçları da karakterleri de yumuşaktır. Sevimli, barışçıl ve hoş görünürler. Etçil hayvanların da etleri gibi yüzleri de, mizaçları da, karakterleri de serttir. Pek sevimli, cana yakın görünmezler. İnsan da işte bu hayvanlar gibi bir doğa canlısı olduğuna göre aynı durum insanlar için de geçerlidir.
 
-Et tüketimi bedeni, ruhu ve duygu-düşünceleri doğrudan etkiler. Şiddete ve şehvete meyyali arttırır. Her yeryüzü varlığı gibi etkileşimde olduğumuz (olumlu etkileri daha çok olan) ay ve yıldızların üzerimizdeki olumsuz etkilerini çok daha fazla çeker. Et yemeyen ya da az yiyen insan daha barışçıl ilişkiler geliştirir ve daha barışçı düşünceler üretir.
 
-Barışı yaşamak ve yaşatmak arzusunda olanların dikkat etmesi gereken öncelikli alanlardan biri de beslenmedir. Ne yersek oyuz ve ne yersek doğaya onu veririz, doğa da bize onu geri verir. Canımıza, bedenimize hangi canı kattığımız önemlidir. Erkeklik ne kadar dişilik kadar doğal olsa da, rekabetçiliğe, ilericiliğe, doğrusal akla yatkınlığıyla, paylaşımcı, aldığından çok verici, döngücü ve döngüsel sezgisel akla yatkın dişil forma nazaran barışçıl yaşam için dizginlenmesi, sınırlandırılması gerekir. Güneşin dişi, ayın erkek olması gibi, toprağın dişi tohumun erkek olması gibi, bitki dişi hayvan da erkek formdadır. Dolayısıyla dişi olan doğaya karşı erkek olan insan, özellikle erkek insanlar canlarına katacakları dişil formlu canlılarla barışa katkı sunabilir. Zira kadın ancak doğada sürdürülen bir yaşamda erk’in üstesinden gelebilir.
 
-Yapay insanlara dönüşmemizin en önemli sebeplerinden biri yapay besinler tüketmemizdir. Ne yersek o olduğumuza göre hemen hemen tüm besinlerin yapay olduğu kentlerden doğal duygulu ve düşünceli doğal akıllı, doğal vicdanlı insanın çıkması imkansızdır. Doğada yaşanmayan yaşam, sınırlara, sınıflara, erkeklere mahkumdur. Dolayısıyla asıl ve esaslı mücadele yuvamıza dönmek ve yuvamızda yaşayabileceğimiz, dünyanın bir bölümünün değil bütünün doğa olacağı bir yeryüzü için olmalıdır.

Türkiye’den Filistin güncesi

Kasım 21, 2014 Yorum bırakın

İsrail Filistin’e yönelik çok yönlü saldırılarını arttırdı ve Kudüs’ü Arapsızlaştırmak için ‘son büyük hamleleri’ başlattı. Müslümansızlaştırmak demiyorum çünkü Arap Hristiyanlara yönelik de büyük bir saldırı var.

Güçlü bir direniş gelişince gündemi Yahudi-Müslüman çatışmasına evriltmeye başladı. Bu yönde Aksa provokasyonu geliştirdi. Şiddetli çatışmalar başladı, ölümler yaşandı. İsrail hükümeti ve basını ifadeleriyle terör örgütleri ve yandaşları sokağa, isyana çağrı yaparak ölümlerin sorumlusu oldu. Yine onların ifadeleriyle Filistinli gençler intifada ruhuyla ‘yaktı yıktı, sivillere, dindar vatandaşlara saldırdı, araçları, otobüsleri kundakladı, izinsiz gösteriler yaptı, güvenlik güçlerinin uyarılarını dikkate almadı, kamu mallarına zarar verdi, zorla kepenk kapattırdı, tehdit etti, yol kesti, çocukları kullandı, okulları kapattı’ Geriye bu fotoğraflar kaldı; https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10152445400608091.1073741829.595618090&type=1

Türkiye İslamcıları ‘vandalları ve taş atan kullanılan çocukları’ selamladı.

FHKC İsrail’e Kudüs’te büyük bir darbe indirdi; https://www.facebook.com/barisyurdu/posts/10152469925483091

İsrail, Türkiyece ve İslamcıca ifade edecek olursak ‘camilere, kuran kurslarına, dindar mütedeyyin vatandaşlara, Allaha Kurana, Türk milletine kahpece haince saldırı düzenledi, bunun sorumlusu da halkı isyana sokağa çağıranlardır, bedelini ödeyecekler’ dedi.

Kudüs ve Ramallah’ta ordu sokağa indi.

İslamcılar önce kutlama havasına girdiler, eylemcileri kahraman şehitler, yiğit fedailer ilan edip, eylemle ilgili birden çok haber yapıp manşetlerine taşıdılar. Eylemi FHKC üstlenince anında ‘şehit’ ve şehadetleri tebrik etme ifadelerini kaldırdılar, eylemi sıradanlaştırdı ve basitleştirdiler. Bir kaç saat içinde manşetlerden indirildi, ertesi gün sayfalara bakıldığında iki hafta öncenin haberleri ana sayfada görülüyorken normalde bir ay kullanmaları gereken haber ana sayfalardan kaldırıldı.

Hamas, İslami Cihad, Hizbullah, İran ve pek çok farklı örgüt eylemi kutladı, FHKC tebrik edildi.
‘Filistin dostu İsrail düşmanı’ Türkiye eylemi kınadı, İslamcılarda sessizlik devam ediyor.

Eylemcilerin kadın erkek, yaşlı çocuk aileleri tutuklandı, evleri yıkıldı.

Filistin direnmeye, İsrail saldırılarına devam ediyor.

Müslümanlar Yokken ‘Müslim’ Doğa Vardı; Doğa ve Müslümanlar

Kasım 17, 2014 2 yorum

Sorular:

– Vahye göre doğa/tabiat hatta evren/kainat/alem ‘islam’ olmuştu yani ‘müslim’ idi. Peki İslamcı/ümmetçi olan, pek İslam severler neden ilk ‘müslim’ olmuş yeryüzünü, doğayı, toprağı, suyu savunmayı ‘cihad’ bilmezler?

– Doğayı yani tabiatı Allah’ın ilk kitabı; ‘kainat kitabı’ olarak isimlendiren, anasına duyduğu saygı ve sevgi kadar doğaya saygı ve sevgi duyan, en az Kuran kadar yüce ve kutsal bir ayetler kitabı olduğuna inanan bir geleneğin temsilcileri olduklarını iddia eden Müslümanlar, İslamcılar neden Allah’ın ilk kitabına, ayetlerine, sünnetine yönelik saldırılara, tahrifata karşı sessizler, hatta bilfiil ‘müslim’lere ve ‘ümmet’lere saldırmaktalar?

– Tanrı’nın insana yaşamak için yeryüzünü sunduğu, yeryüzü insanın ve tüm canlıların ortak yuvası kılındığı halde yaşamı doğa dışında aramak ve kurmak, doğal değil yapay yaşamak Allah’tan ve kitabından kopmak değil midir?

– Doğal din, yaratılış dini doğal ve yaratılışa uygun yaşanmadan yaşanabilir mi? Temiz ve doğal gıda helal iken endüstriyel gıdanın ne kadar temiz ve doğal dolayısıyla ne kadar helal gıda olabileceğini düşündünüz mü?

– Toprak ve sudan yaratıldıklarına, topraktan gelip toprağa gideceklerine inananlar özlerine bu kadar nankörlük yapabilir mi? – Allah’ın emriyle yaşamın suyun akışıyla başladığına ve devam ettiğine inananlar suyu durdurmanın yaşamı durdurmak, suyu hapsetmenin yaşamı köleleştirmek olduğunu da bilmezler mi? Ya da bilmezden mi gelirler?

– Tavafa katılmanın atomdan suya, toprağa, gezegenden, galaksilere evrensel döngüyle barış içinde yaşamak, ona karşı gerici ya da ilerici bir saldırı içinde değil döngüsel bir uyum hali içinde olmak demek olduğunu bilmezler mi? Ya da bilerek inkar mı ederler?

– ‘Yeryüzünün mescit olduğuna’ inanan Müslümanlar, İslamcılar ilk mescidi koruyanlara mı mescit düşmanı diyecekler? Yoksa saraylarına ve talanlarına camiyi bahane edenlere mi? Yeryüzü mescitse en büyük mescit düşmanı kimler oluyor?

– ‘Su boşa akıyor’ demek apaçık bir küfür değil midir?

Bazı duyarlı Müslümanlara da naçizane tavsiyeler:

– Toprağı, suyu, canlıları, yaşamı, doğayı, döngüyü savunmak onlarca ayetle sabittirki Allah’ı savunmaktır. O yüzden doğayı tam bir ‘cihad’ bilinciyle savunmaktan çekinmeyin.

– Unutmayınki ilk cennet yeryüzünün ilk hali yani bir kısmı değil bir bütün doğa olan haliydi. Cenneti inşa etmeye çalışan cennetlik, yeryüzünde doğal alan bırakmayarak cenneti cehenneme çevirenler cehennemliktir. ‘İslam’ın yeşil rengi işte bu doğayı yani cenneti temsil eder.

– Çevreyi değil doğayı savunun. Çevreci olmayın, çevrecilik de doğaya saldırının ve küresel sömürünün başka bir boyutudur. Çevre doğadan kopmuş zihniyetin ve yaşamın argümanıdır. Aynı zamanda ‘ben’ ve ‘insan’ merkezcidir. Oysa Kuran’a göre biz yeryüzüne sahip değil, yeryüzüne aitiz. Ve yine çevre özünde sağ-sol ve ön-arkadan oluşur. Dört duvar mantığı da buradan beslenir, dört duvar çevreden ayırır. Oysa gerçekten doğasından, ilk ve gerçek yuvasından kopmamış bir insan hapsedildiğinde dört duvarın değil altı duvarın baskısını hisseder. Hatta sağ-sol, ön-arka duvardan ziyada tabandaki ve tavandaki beton ayıran, koparan duvarlardır.

– Esasında dikkat ederseniz Kuran’ın yeryüzüne özel bir yoğunlaşması olduğu halde genel ifadeler kainat/evren üzerinedir. Doğacılık/doğa merkezcilik de bir bakıma indirgemeci bir yaklaşımla sonuçlanmamalıdır. Döngü/tavaf elektrona, suya, insana, yeryüzüne özel bir yaşam formülü değil evrensel bir sistemdir. Doğayı savunurken de vahiy gibi küresel değil evrensel bir bilinçle söylem ve eylem geliştirilmeli.

– İnsana saldırıyı doğaya saldırıdan, doğaya saldırıyı insana saldırıdan ayırmamak gerekir. Biz bir bütün olarak doğayız, doğanın parçasıyız. Nihayetinde insanla savaşan doğayla, doğayla savaşan insanla barış içinde yaşayamaz.

– Doğayı savunmak için gerekli akli ve dini kaynaklar için öz kaynaklarınızdan kopmanıza hiç gerek yok. Üzerindeki yüzlerce senedir birikmiş tüm tahrifat ve moloz döküntülerine rağmen Kuran’daki evrensel argümanlar ziyadesiyle yetecektir.

Allah yar ve yardımcınız, sınır tanımaz doğa yuvanız ve yurdunuz olsun.

Mescidi Aksa, Filistin, Kudüs, İsrail üzerine notlar

Kasım 9, 2014 Yorum bırakın

74550_450441373090_378413_n– Mescidi Aksa da, Kudüs de, Filistin de ne kadar Müslümanların veya Araplarınsa en az o kadar Yahudilerin ve Hıristiyanlarındır. Kuran bunu savunur, aksini iddia edenlerin ne Kurani ne tarihi ne vicdani ellerinde tek bir delilleri ve kaynakları yoktur. Yahudilere ve Hıristiyanlara göre neden kutsalsa zaten o yüzden Müslümanlar için de kutsal olmuştur. İbrahim, Musa, Davut, Süleyman, İsa vd hepsi zaten Müslümanların da peygamberleridir.

– Filistin, Kudüs, İsrail isimlerini takıntı yapmak yersizdir, bu isimlerin de dini/kutsal bir dayanağı yoktur. Mescidi Aksa ismi de özel isim değil mabet için kullanılmış bir sıfattır. ‘İsrail’ de anlamı güzel olsa da bir farklı halkların yaşadığı bir ülkeye isim olarak dayatılması ırkçılıktır ayrıca insan merkezciliktir. Zira insanlar topraktan, doğadan, dağdan, ovadan, nehirden, denizden isim alabilir ama koca bir toprağa, ülkeye etnik kimlikleri dayatmak insan-toplum-doğa ve sahip olma-ait olma kırılmasının temel çıkış noktalarındandır. O bölgenin kutsallık atfedilecek veya meşru görülebilecek ismi; barış yurdu yani darusselam/jerusalem/yeruşelayim ve zeytin diyarı’dır. Süleyman peygamberin verdiği isimdir, Allah da bu şekilde anmaktadır.

– Ortadoğu krizlerini besleyen en derin ve kadim fay hattı bu topraklardaki çelişkilerden doğmuştur. Bu kırılmada çözüm gelişmediği takdirde Ortadoğu’da barış mümkün olmayacaktır. Barış yurdunda barışı inşa etmek ilahi ve insani bir görevdir.

– Kuran’da ve diğer kutsal kitaplarda anlatılan ve bu bölgede yaşanan Talut-Calut kıssası aslında İsrail çocuklarının ve Filistinli Arapların savaşıdır. Allah ise bu savaşta taşlarla talan edici güçlü bir orduya karşı direnen İsraillilerle beraberdir.

– İsrail Tanrı’ya geceleyin yürüyen demektir, aynı zamanda Yakup peygamberin adıdır. Kuran’da ‘miraç ayeti’ denilen ayet esasında bunu anlatır. Kudüs’e yani gerçek adıyla Barış Yurdu’na yürüyenlere İsrail denilerek barışa yürümenin Allah’a doğru bir yürüyüş olduğu belirtilir. Gece miti de dünya hayatını ifade eden Kuran’ın tümünü kapsayan bir metafordur. Barış yurdu aynı zamanda yeryüzü cennetinin de başka bir ilahi ifadesidir. ‘Halkları sınıf sınıf bölerek, hayatlarına kast eden’ Firavuna karşı Musa önderliğinde baş kaldıran halka ‘zorluklara göğüs gerer ve direnirseniz özgürlük ve bereket içerisinde yaşayacağınız barış yurdu size vaat edilmiştir’ denilerek bir bakıma ‘başka bir dünya mümkün’ mesajı verilir. Ezilenler direnirse onlara eşit ve özgür bir şekilde yaşayacaklar barış yurdu mümkündür denilmektedir. ‘Vaat edilmiş topraklar’ meselesi bundan ibarettir.

– Miraç olayı ve hadisi Kuran’la, tarihle, akılla tamamen çelişen koca bir uydurmadır.

– Dinleri hiç birbirleriyle yarıştırmaya ve bu kavgada kullanmaya gerek yok; Yahudilik, Hristiyanlık neyse, ne kadar iktidarcılığa saplanmışsa İslam da en az o kadar tahrif edilmiş bir dindir. Ümmeti Muhammedin Ümmeti Musa’dan hiçbir farkı yoktur. Barış kimliğini ve yolunu terk ederek muhtelif markalar altında kurumsallaşmaya ve kutuplaşmaya giden dinler iktidarcılıkla dinciliği doğurmuş ve sorunun kendisi olmuşlardır. Din zaten kelime anlamı itibariyle yaşam biçimi, hayat tarzı demektir, ki kutsal kitaplara göre dinli, dinsiz diye bir şey yoktur. Günümüzde ise ‘din’ kavram olarak hak olan inancın kurumsallaşmış dolayısıyla iktidarlaşmış batıl halini temsil etmektedir. Bunun bilincinde olarak ve toplumsallaşmış gerçekliğini tanıyarak yaşanan krizlere orta ve uzun vadeli çözümler tartışılmalı ve geliştirilmelidir.

– Kısa vadede ‘iki devletli çözüm’ çözüm olarak görülse de, iki tarafın da ezici çoğunluğa bunda mutabakata varsa bile Kudüs, Mescid-i Aksa/Süleyman Mabedi ve diğer ortak kutsal mekanlar krizi aşılamayacaktır.

O topraklarda, Kudüs’te ve Mescidi Aksa’da (Aksa statüsünde olan yani dinlerin ortak kutsallık atfettikleri Halil İbrahim gibi yerler de dahil olmak üzere) üç semavi dinin ve iki kuzen halklar olan Araplar ve İbranilerin eşit ortaklığı olmadığı sürece, bir din devleti değil, dini adalet olan ve tüm tüm dinlere, halklara, kültürlere, düşüncelere eşit yaklaşacak ortak bir irade inşa edilmediği sürece bu savaş asla bitmeyecektir. Başka bir çözüm de yoktur, doğru olan da budur.

– Neden Filistin halkının yanındayız? Yerel, bölgesel ve küresel hegemonik, aleni ırkçı, dinci güç olan, insana ve doğaya zarar veren güçlerden önde gelenlerinden biri olan İsrail’in birbirinden beter, türlü yollarla, yöntemlerle ve küstahça ezdiği, katlettiği, sömürdüğü, baskıladığı her açıdan kuşattığı bir halk olduğu için. Bu halkın İsrail’e karşı verdiği direnişin dinine, mezhebine, ideolojisine hatta yol ve yöntemlerine bakmadan Filistin’in yanında İsrail’in karşısında olmak İbrahimi, Musevi, İsevi, Muhammedi ve ilk önce insani bir görevdir.Türkiye ve Kürdistan örneğinde de olduğu gibi. Bu derin krizde ve çatışmalarda güncel siyasi pozisyonun Filistin halkıyla olması, çözümün Filistinli örgütlerde görmek değildir. Evet bu hiç adil olmayan savaşta çok yönlü tarumar edici gücünü savunmasız halklar üzerinde sınırsızca kullanan İsrail’e karşı direnişin safında yer almak acil bir görevdir. Ancak maalesef Filistin ve İsrail halkları içerisinde  kalıcı barışa yönelik sahici bir programı, teklifi, önerisi, yaklaşımı olan muhatap alınabilir bir örgütlü güç yoktur. Bu açıdan kalıcı çözüm için sadece ‘İsrail’e karşı Filistin’in yanında olmanın’ da yetersiz olduğu ortadadır.

Barış sizinle olsun – السلام علىكم – peace be upon you – שָׁלוֹם עָלֵיכֶם


Selam/Shalom (barış) adında İbrani Yahudi ve Arap Müslüman sanatçıların İbranice ve Arapça seslendirdikleri güzel bir eser;

Sol İslamcılara / Son İslamcılara Notlar

Kasım 4, 2014 1 yorum
  • İslamcılık İslami ve Kurani bir kavram değildir. Dolayısıyla Kurani bir sosyal yaşama, politik söyleme ilham olamaz. ‘Kuran’da İslamcılık’ tartışmasına rastladınız mı hiç bilmiyorum ama ben rastlamadım, bu da normal bir durum çünkü Kuran’da yeri yok.
  • İslam din ise İslamcılık da dinciliktir. Dincilik de dinden değil karşı dindendir.
  • Tarihsel çıkışı, çok yönlü hatalarına rağmen tarih olması açısından kıymetlidir ancak İslamcılık engellenemez akıbetine uğramış, bitmiş, tükenmiştir. Diriltme çabaları boşunadır.
  • İslamcıları İslamcı deyip geçmemek lazım; sağ İslamcı gelenek vardır, sol İslamcı gelenek vardır. Temennim; İslamcılığın cesedini terk edemeyen sol İslamcıların kadavra üzerinde daha fazla vakit kaybetmeden İslamcılık mahallesini terk etmeleri ve daha doğru yerlerde, yeni ve daha Kurani söylemlerle, projelerle siyaset yapmaları, sosyalleşmeleri…
  • Mahalleyi terk etmemeyi onur, şeref bilip, mahallenin içinden konuştuklarını sananlar kafalarını biraz kaldırırlarsa mahallenin onları terk ettiğinin, söylemlerinin boş duvara çarpıp kendilerine döndüğünün farkına varacaklar. Tevhit dediğiniz şeyin 6 harfi dışında İslamcı mahalleyle uzaktan yakından alakası yok. Tevhidi, toplumun ufak bir parçası dahi olamayan İslamcı mahallede değil toplumda ve doğada karşılığını bulursunuz.
  • İslamcılık tartışmaları; iflas etmiş, üretimi durmuş markanın patent hakkı çekişmelerinden öte bir anlam ifade etmemektedir, yani bu kadar anlamsız, faydasız yürütülmektedir.
  • İslam günümüzde en çok İslamcılıktan ve İslamcılardan çekti. Ölüsü bile çektiriyor, çektirmeyin artık. Yeni sözleri yeni bir dille ve artık tüketerek değil üreterek ortaya koyun.
  • Yerel söylem adına kurtulamadığınız Orta sınıfçılığı aşın, muhafazakar dilden kurtulun, orta sınıfta değil 7/24 bilfiil ezilen sınıfla yaşayarak örgütlenin. Gündeminiz ve söyleminiz nasıl tepe taklak oluyor görürsünüz.
  • Yaşadığı semtte bile etkisi olmayan sağ İslamcılığa/sağ İslamcılara endeksli siyaseti söylemi bırakın. Hem kendinizi özgürleştirir hem de onları karşı söylem adına beslemeye son verirsiniz.
  • İslamcılık siyasi ve sosyal hayatta yenildiği için değil hakikatle uyuşmadığı için bırakılmalıdır. En basitinden İslamcılığın ümmetçiliğe götürdüğü, ümmetçiliğin ise ayan beyan milliyetçilik olduğu ortadadır.
  • İlle de değişmeyeceğiz, dönüşmeyeceğiz, mahalleyi bırakmayacağız, yenilgiye doymayacağız deniliyorsa en azından İslamcılığa yönelik haklı sert eleştirilerden nasiplenmemek için İslamcı yerine İslami ifadesi daha yerinde olacaktır.
  • İslamcılık kavramı savunulduğu gibi İslami Hareket, Müslümanlık demek değildir, alakası yoktur, zorlamadır. Yani İslamcılık kavramı telaşa mahal vermeden sakince terk edilebilir. Böylelikle artık konformist oyalanmalardan başka bir anlam ifade etmeyen İslamcılık tartışmalarına da son nokta koyulmuş olunur.