Arşiv

Archive for Ekim 2014

Mustafa Kemal’in askerleri olarak doğayı ve madencileri savunmak

Ekim 30, 2014 Yorum bırakın

AKP’ye karşı olunup Mustafa Kemal ve CHP’sini sahiplenerek doğayı ve madencileri savunmak, hele hele bu mücadelelere Mustafa Kemal’in askeri olarak gitmek nasıl bir akıl tutulmasıdır?

Hadi toplum hafızasız olsun da doğanın hafızasını yok saymak da doğaya saldırıdır.

İlericilik, kalkınma, medeniyet adına ‘boşa akıp giden su servetinden elektrik üretme’ emirleriyle (AKP’nin birebir aynı ifadeleri ki bu ifadeler ‘küfür’dür) Anadolu ve Mezopotamya doğasını talan etmiş, en verimli toprakları hiç etmiş baraj ve hidroelektrik elektrik santrallerinin mimarının resimleriyle doğayı ve yaşamı savunamazsınız!

‘En kısa yoldan, en ileri Türkiye idealine ulaşacağız’ diyerek sadece Zonguldak’ta ve sadece 5 yılda zorla köleleştirilmiş 392 maden işçisinin ölümünün sorumlusu olan, ülkede endüstriyalizmin temelini atmış (ki cumhuriyet AKP ile hala bu temel üzerinde ilerlemektedir!) kişi ve partisiyle de madencileri savunamazsınız!

Ya da yemezler…

Reklamlar

İslam Devleti (IŞ)İD Röportajı – Birgün

Ekim 24, 2014 Yorum bırakın

Birgün Gazetesi’nden Seçil Türkkan’ın benimle yaptığı röportajı paylaşıyorum;

2011’de kurulan Diyarbakır merkezli Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (SAMER) bünyesinde Ortadoğu araştırmaları yapan Sosyolog Muhammed Cihad Ebrari IŞİD ‘İslam Devleti’ üzerine önümüzdeki günlerde açıklanacak bir rapor hazırladı. Rapor devlet kurumları ve sivil toplum örgütleri ile paylaşılacak. Araştırma için Türkiye’den IŞİD’e katılan kişilerle görüşmeler de yapan Ebrari sorularımızı yanıtladı.

>> Uluslararası kaynaklara göre IŞİD’in içindeki Türk sayısı aşağı yukarı 2 bin civarında. CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın geçen günlerde verdiği bir soru önergesine göre ise örgüte yalnızca Konya’dan katılan kişi sayısı 3 bini geçti. Sizce IŞİD’e katılan ne kadar Türk var?

Bu sayılarla ilgili net bir istatistik elbette mümkün değil. Ancak Türkiye’den katılım bize göre de aşağı yukarı 2 bin civarında. CHP Türkiye’den her savaşmaya gidenin (IŞ)İD’e gittiğini sanıyor olabilir ama aksine Türkiye’den gidenlerin en az tercih ettiği yer (IŞ)İD. Öncelikli tercihleri İslami Cephe bileşenleri ve Nusra Cephesi.

>> IŞİD’e katılan Kürtler de var mı?
Güney Kürdistan Kürtlerini de sayarsak (IŞ)İD’de Türklerden fazla Kürt olduğunu söyleyebiliriz. AKP ve ilişkilerinin Türk İslamcılar üzerindeki etkisi gibi Hanefi-Şafii kültürü farklılığı gibi, Güney Kürdistan’da Kürt bir örgüt olan Ensarul İslam unsurlarının çoğunun Irak işgalinden beri (IŞ)İD’le beraber olmaları gibi birçok etken var. Bu etkenler Türkleri daha çok farklı selefi tonlarda olan İslami Cephe ve Nusra’ya, Kürtleri de daha çok (IŞ)İD’e yönlendiriyor. Güney ve Batı Kürdistan’a yönelik (IŞ)İD saldırılarının çoğunu Kürt komutanlar yönetiyor.

>> IŞİD’e neden katılmaya karar veriyorlar?
Sadece son yıllarda değil uzun zamandır (IŞ)İD ve benzeri oluşumlara katılan pek çok kişiyle görüşmeler yaptık, tartışmalar yürüttük. İD’e yapılan katılım sebepleri oldukça fazla. En çok ortaklaşılan görüş ‘şeriatı olabildiğince geniş bir coğrafyada hakim kılmak’ ve ‘bu yolda şehit düşmek’. Elbette kendi görüşleri ve hikâyeleri kadar (IŞ)İD’i ve (IŞ)İD’çileri var eden siyasi, tarihi, dini, bölgesel, sınıfsal, sosyal faktörler var. Bunların iyi bilinmesi, anlaşılması, tartışılması gerekir. Aksi halde klasik terörle mücadele mantığı ve askeri yöntemlerle orta ve uzun vadede (IŞ)İD’e ve toplumsallaşmış zihniyetine karşı başarılı olma ihtimali yok denecek kadar az.

>> IŞİD Tükiye için ‘kâfir’ sıfatını kullanıyor. Bunu tam olarak hangi sebeplerle söylüyorlar?
(IŞ)İD’e göre kendi şeriatlarıyla hükmetmeyen tüm yönetimler, devletler, krallıklar, emirlikler ‘kâfir’ ve ‘tağut’tur. Kendileri dışındaki selefileri bile tekfir eden (kafir sayan) bir zihniyet söz konusu. Bir çok dini ve siyasi dayanağı var ancak en basitinden bir örnek verecek olursak kendilerince yorumladıkları ve meal verdikleri bir ayet var; ‘Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerdir’

Kendi din anlayışlarına göre de kafirlerin kanı, malı ve kadını helaldir. Tabi siyasetsiz, stratejisiz değiller. Öncüledikleri ‘kâfirler’, ‘müşrikler’, ‘mürtedler’ var. Devletlerle ilişkiler kurmayı, pazarlık yapmayı iyi biliyorlar.

>> IŞİD’in Tükiye’de güçlenip, bünyesine insan katabilmesine olanak sağlayan sebepler sizce neler? Cihad fikri nasıl yayılmaya devam etti?
(IŞ)İD İslam dünyası başta olmak üzere dünyanın dört bir yanından katılım alan bir yapı. Türkiye –her ne kadar kuruluşundan itibaren kendini dışında tutmaya çalışsa da- bir Ortadoğu ülkesi. Elbette derin bir etkileşim söz konusu. Ki (IŞ)İD’in güçlü olduğu ve katılımın en çok yapıldığı ilk 10’a girmez Türkiye. Sorunun cevabı olarak gerçekten bütünü görmek için sayılması gereken çok sebep var. Gerek Türkiye özelinde gerek İslam dünyası başta olmak üzere dünya genelinde bu sebepleri anlaşılır kılacağını düşündüğümüz ‘İslam Devleti’ raporumuz birkaç hafta içinde yayınlanacak. Bunu bu soru vesilesiyle duyurmak ve bizce ikinci bir sebebi daha paylaşmak istiyorum.

‘Cihatçı’ların zaten eskiden gelen bir örgütlülükleri, tecrübeleri var. Şu an ‘Suriye muhaliflerini’ destekleyen ittifak İran-Irak savaşında Saddam’ı, Afgan-Sovyet savaşında da ‘mücahitler’i destekledi. Bu üç örnekteki kadar güçlü bir destek söz konusu olmasa da aynı şekilde Çeçenistan ve Bosna’da da bu ittifakın destekleri söz konusu. Bu savaşlarda El Kaide gibi en ‘radikal’ unsurlara bile göz yumuldu ve dolaylı destekler sunuldu. Yani çok eskiden beri bu akımların örgütlenmesi, silahlanması, rahat hareket edebilmeleri için gerekli koşullar bu devletler tarafından oluşturuluyor. En son Suriye için de aynı durum söz konusudur. Tüm dış –hatta iç- politikalarını Suriye rejiminin devrilmesi odaklı oluşturan AKP hükümeti ‘Esad’a karşı kim savaşıyorsa gelsin başımız üstünde yeri var’ siyasetiyle özellikle bir yıl öncesine kadar (IŞ)İD’e karşı yaklaşımı bellidir. Tabi IŞİD-Nusra çatışmasıyla ortaya çıkan yeni konjonktürle beraber ciddi bir tutum değişikliği de var bunu da es geçmemek lazım. Ancak yine de AKP’nin yürütmekte ısrarcı olduğu müflis Suriye politikaları istese de istemese de (IŞ)İD’e bu olanakları sağlamaya devam ediyor.

>> IŞİD’in 2006 yılında ilk kez ‘Irak İslam Devleti’ ismini kullandığını biliyoruz. Sizin gözleminize göre Türklerin katılımı hangi tarihten sonra ve ne ile beraber artmış olabilir?
Afgan-Sovyet savaşı sonrası kurulan El- Kaide kamplarına binlerce Türkiyeli gitti, bazıları orada kaldı, eğitim görüp geri dönen ve iletişimi sürdürenlerin sayısı dahi binlerle ifade edilebilir. Yani Türkiyelilerin El Kaide hattıyla ilişkisi o zamana dayanıyor. Sonuç olarak (IŞ)İD de bir El Kaide oluşumudur, Irak el Kaidesi’dir. Irak’ta zamanla örgüt olmaktan çıkmış, Iraklılaşmış ve bir koalisyon haline gelmiştir. Ancak söz konusu ilişkiler ve kullanılan küresel ağ aynıdır.

Zihniyet olarak el Kaide’den ciddi bir ayrışması yoktur, Usame bin Ladin’i önderleri olarak görürler. El Kaide isminde ısrarcı olmamalarının sebebi ihtiyaçlarının kalmamasıdır. ‘Artık örgüt değil devletiz’ diyorlar. Nihayetinde (IŞ)İD de el Kaide’dir. Bu parantezden sonra devam edecek olursak Afgan-Sovyetler savaşından beri Türkiye’den ciddi katılımlar mevcuttur. Bu katılımlar savaş şiddetlendikçe artar. Irak ve Suriye’de çokça katılım almalarının önemli sebeplerinden biri olarak düşman cephesinde batıyla beraber Şii ve Alevilerin olmasıdır. Zira (IŞ)İD çizgisinin kodlarında batı düşmanlığından çok Şii ve Alevi düşmanlığı vardır. Bu aslında Sünni –ve özellikle Arap- İslam dünyasının geneli için böyledir.

>> Sosyal medyada çok fazla IŞİD sempatizanı hesap var. Bu kişiler sempatizan olarak kalıyor mu yoksa bir süre sonra cepheye savaşmaya mı gidiyorlar? IŞİD’e katılma süreci nasıl gerçekleşiyor?
Öncelikle bu hesapların yarısının sempatizan kadınlar tarafından kullanıldığını belirtmek de yarar var. Kayda değer olmayan sosyal medya mücahitlerini de hesaba katmazsak katılımların çoğunun artık sosyal medyada sempatizanlıkla başladığını söyleyebiliriz. Bağlantılı kişilerin ulaştığı sempatizanlar da oluyor, bağlantılı kişilere sosyal hayat ya da sosyal medyadan ilişkiye geçerek katılım sürecini başlatanlar da oluyor. Katılacak kişi karar verdiği anda birkaç gün en fazla 1-2 hafta içerisinde –eskisi kadar kolay olmasa da- kendini ‘İslam Devleti’ sınırları içinde buluyor ve eğitime tabi tutuluyor.

>> Türk, Kürt ya da yabancı uyruklu pek çok kişinin örgütle bağını sosyal medya üzerinden kurduğunu, radyolarının, dernek ve vakıflarının olduğunu biliyoruz. Sizce bu ‘iletişim becerileri’ çağın bir getirisi m? Yoksa aynı zamanda planlanan bir kurgu mu?
IŞ(İD) ve tabi olduğu çizgi tarih boyunca kullanılan, yönlendirilen, istifade edilen, kurgu ve projelere müsait bir gelenektir. Ancak (IŞ)İD’i sadece bunlar üzerinden okumak da doğru olmaz. Kendi gerçeklikleri, kimlikleri, iradeleri, etkileri vardır. Bu ‘iletişim becerileri’ illegal silahlı faaliyet yürüten tüm yapılarda mevcut ve hızla gelişiyor. Birilerine göre ‘çağın getirisi’, onlara göre ‘düşmanın silahıyla silahlanma’.

>> IŞİD’e katılım yapanların psikolojilerini nasıl değerlendirirsiniz?
Çoğu gelir seviyesi düşük ailelerin çocukları. Ve yine çoğu aile ve toplum içinde tutunamayan, psikolojileri ‘normal’ olmayan ya da görülmeyen gençlerden oluşuyor. ‘Çoğu’ diyorum çünkü genelleme yapmamıza engel teşkil edecek kadar ‘normal ve vasat insan’ların tamamen bilinçsel ve inançsal dayanaklarıyla katılımları da var. Bunlar bölgeye dışarıdan yapılan katılımlar için geçerli. Yoksa bölgede katılımcılardan ziyade kendini (IŞ)İD’e temsil ettiren ve (IŞ)İD’den memnun bir toplumsal tabaka var. Bu farklı bir konu.

***

>> Türkiye hükümeti’nin IŞİD’e yönelik tutumuna dair size neler anlattılar?
Türkiye’yi düşmanlarından bir düşman olarak görüyorlar ancak öncelikli düşmanları değil. Olabildiğince sorun sıkıntı yaşamadan orta vadeli de olsa kendilerini tanıyan bir sınır komşusu olarak görmek istiyorlar Türkiye’yi. Asgari de olsa ilişkilerin sürmesinden yanalar. Ancak Nusra ve diğer örgütlerle yaşanan çatışmalarda Türkiye’nin ve Türkiye İslamcılarının pozisyonlarından, o örgütlere verilen açık destekten rahatsızlar. Hatta bölgede elle tutulur bir zafer elde edemedikleri tek güç olan PKK’yi Türkiye’nin desteklediğini düşünenler var. Aynı şekilde Türkiye’nin koalisyona katılması ve devlet yetkililerinin (IŞ)İD’e dair yaptıkları son açıklamalardan da hoşnutsuzlar.

***

>> Örgüte katılmadan önce nasıl bir eğitim geçiriyorlar?
Dini, siyasi, askeri temel dönemlik bir eğitim var. Ancak (IŞ)İD sadece savaşan bir örgüt değil. Dünya tanımasa bile aslında tam anlamıyla bir devlet. Kendi hâkimiyet bölgelerinde yaşayan yüz binlerce insan, aile var. Ve normal gündelik hayatlarına devam edebiliyorlar. Belediye çalışmaları, çok önemsedikleri sosyal hizmetleri ve programları, okulları, mahkemeleri, bakanlıkları, çok şubeli polis teşkilatı, cezaevleri, akademileri, istihbarat birimleri ve tabi yine farklı sınıflandırmaları olan askeri birimleri var. Katılımcı gözlemlenir, katılımcının da isteği doğrultusunda ona göre en uygun bir alan belirlenir ve o alana göre yeni yoğunlaştırılmış bir eğitim sürecinden daha geçer.

***

>> Katılan Türk ya da Kürt kadın var mı?
Evet. Bireysel olarak katılım yapan kadınlar da var, eşi ve çocuklarıyla birlikte katılım yapan kadınlar da. Bölgeye giderek aktif katılımları zor olsa ve yapılan katılımlar görünür olmasa bile (IŞ)İD’li ya da sempatizan olan kadınlar erkeklerden fazla.

>> Katılanlar için ortalama bir yaş aralığı söyleyebilir misiniz?
Ortalama 20-30 yaş aralığında.

>> En çok katılım olan şehirler hangileri?
Eskiden ciddi anlamda öne çıkan şehirlerden bahsedebilirdik. Ancak şu an sosyal medyanın önemli etkisiyle bu belirginlik büyük ölçüde kalktı. Yine de tahmini bir genelleme yapacak olursak İstanbul, Konya, Bursa ve bazı doğu illerini sıralayabiliriz. Buralarda az-çok fiili bir örgütlenmeleri var.

IŞİD, Hizbullah, ‘süreç’ gündemine dair notlar

Ekim 13, 2014 Yorum bırakın

– Kürt Hizbullah’ının, Hüda-Par’ın katliamcı, dayatmacı, zorba, baskıcı  zihniyet açısından IŞİD’den aşağı kalır bir yanı olmasa bile IŞİD’le bir alakası, dayanışması, ilişkisi, ortaklığı yoktur. Elbette bir çoğu IŞİD’in YPG’ye yani dolaylı olarak PKK’ye verdiği zarardan memnundur, zira hayata yaklaşımlarının temelinde PKK düşmanlığı vardır, varlık sebepleri budur denilebilir. Hizbullahçı olup sonradan selefiliğe kayan ve yine PKK düşmanlığından başka bir ‘mücadele’ bilmeyenlerin, PKK’den ‘intikam’ almak isteyenlerin de IŞİD’i bir şekilde desteklemişlikleri ya da İŞİD’e katılmışlıkları vardır. Ancak dediğim gibi Hüda-Par (Hizbullah) ve çevresinin IŞİD’le bir dostlukları, dayanışmaları yoktur. Bilakis IŞİD açıkça Kürt Hizbullah’ını da tekfir etmiştir, hatta bölgede IŞİD’çilerle Hizbullahçıların birkaç didişmesi dahi olmuştur. Hizbullah Suriye meselesinde kasıtlı olarak ve farklı sebeplerle muamma siyaseti gütmektedir, Türk İslamcılar’dan çok daha pasif bir pozisyondadır. Elbette siyasi, sosyal baskı oluşturulmalıdır ama IŞİD’in acısını TC ya da Kürt Hizbullah’ı üzerinden çıkarmaya çalışmak, IŞİD’e bunlar üzerinden darbe vurmaya çalışmak yanlıştır. İkisi de faşist olabilir ama İşçi Partisi’ne kızıp kızıp CHP’ye hatta MHP’ye saldırmak gibi bir şey olur.

– Açık, aleni bir saldırı olmadıkça Hüda-Par’la didişmek, vuruşmak tamamen onların yararınadır, ki öyle de olmuştur. Seçimlerde bir belde bile alamamış bir kurum çok fazla büyütüldü, konuşuldu, konuşturuldu. Güçlü ve onurlu bir ayaklanma bu gereksiz kavganın gölgesinde kaldı.

– Hüda-Par’ın IŞİD’e karşı yüksek sesle itiraz etmemesinin sebebi bölgede IŞİD karşıtlığının tek ve gerçek yerinin PKK olmasından kaynaklıdır. Böyle bir itiraz yaptığı anda asıl görevi olan PKK düşmanlığı yapamaz. PKK mevzu bahis olmasa IŞİD’e gerçekten ağzına geleni sayabilecek bir örgüt.

– Türkiye İslamcılığının kaç kuruşluk değeri olduğunu görmeniz için var olan pek çok örnekten konuyla ilgili olan bir tanesini paylaşmak istiyorum;

Dün Hizbulvahşet dedikleri, jitem dedikleri, cinayet çetesi dedikleri, İslam düşmanı dedikleri, işkenceci caniler, İslam’la, Müslümanlarıkla alakaları yok dedikleri Kürt Hizbullahı:http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2629%20haksoz%20hizbulllah

Bugün söz konusu iktidarcılık ve PKK düşmanlığı olunca, aynı Hizbullah’la beraber ‘PKK çetelerine karşı Müslüman halk el ele’ , dünün ‘katilleri, canileri, kontraları’ bugün ‘şehid edilmişler’ PKK cami yakmış, Kuran kursuna saldırmış, Kuran yakmış, başörtülü bacıma saldırmış, eşi başörtülü olan birine saldırmış, camide içki içmiş, camilere ayakkabılarıyla girmiş. Utanmasalar ölü IŞİD’çi haberlerini ‘PKK cebinde Kuran olan Müslümanı şehid etti’, ‘PKK eşi peçeli mütedeyyini katletti’, ‘PKK’nin öldürdüğü dindar genç öğle namazını yeni kılmıştı’ diye haber yapacaklar. Bağdadi’yi PKK öldürürse emin olun ‘PKK cami imamını katletti’ diye haber yapıp Bağdadi’nin hutbe verme resimlerini paylaşırlar. Bu kadar ucuz din taciri bunlar : http://www.haksozhaber.net/fatih-camiinde-sehitlere-dua-pkkya-lanet-foto-52815h.htm

Çözüm süreci ve Rojava/Kobani üzerine

– Çift dilli söylem, yerine ve zamanına göre değişken söylem tüm taraflarca bırakılmalıdır. Bu siyaset tarzından hiç bir taraf fayda görmez. Kökten silip atan, rest ve blöf çıkışlara da tüm taraflar son vermelidir. Devlet ve iktidarın hem Kürt sorununda, hem Suriye-Rojava’da sorunun kendisi olduğunu, Suriye’nin bu kan ve acı dolu halinin en büyük sorumlusunun da AKP olduğunu bilmeli, unutmamalı, unutturmamalıyız. Ancak ‘çözüm süreci diye bir süreç yok’ diyerek bu kaygan zeminin tamamen işlevsiz kalmasına vesile olmak yanlıştır. En başından beri sürece gerekli önem gösterilmemiş, içselleştirilememiş, savaş mücadelesi barış için mücadeleye evrilememiş, direnen barışın sesi olunmamış, büyük emekleri görmezden gelerek, ne kadar asgari, yetersiz ve sorunlu da olsa diyalog masasını tümden yıkıcı siyaset geliştirilmiştir. Kısaca sorun direngenlikte, mücadelede değil söylem, bilinç ve yaklaşımdadır. Elbette mücadele en çok bugün yükseltilmelidir, halk en çok bugün direnişe katılmalıdır, sokak en çok bugün haykırmalıdır.

Defalarca esasında ciddi bir sorun olmadığı halde en ufak sorun ve anlaşmazlıklarda taraflar birbirlerine ‘artık yeter, hucüm!’ naraları atarak perde önüne çıkmakta, halklar perde arkasıyla alakasız bir sahneyle karşılaşmaktadır. Masanın, diyaloğun işlevsizliği yüzünden değil bugüne kadar yapılagelen bu tür yanlışlar yüzünden gerçekten ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Devlet de dahil tüm kurumsal taraflar bu yanlışa az ya da çok düşmüş görünmektedir. (Masanın kurucusunu ve gerçekten barış mücadelesini içselleştirerek omuzlayan adı bilinmeyen niceleri tenzih ederim)

Aynı şekilde TC ile Rojava üzerinde de yine her tür aymazlığa, dayatmacı yaklaşıma, hem suçlu hem güçlü söyleme rağmen perde arkasında küçümsenmeyecek ortaklıklar söz konusu iken ‘AKP IŞİD’dir, IŞİD’le mücadele edildiği gibi AKP ile de mücadele edilecek’ söylemi ‘PKK/PYD IŞİD’dir’ ile karşılık buldu. Silahla konuşanlar dışında sözün değerinin olmadığı Ortadoğu coğrafyasında, Ortadoğu’nun en direngen ve en demokratik toplumsal gücünün tüm taraflarla diyalog ve müzakere ile sorunların çözümünde en ısrarcı tutuma sahip olması gerekir. Aksi halde hem doğusundan batısına çok yönlü kuşatma altında olan aynı zamanda da altın çağını yaşayan Hareket’in öncelikli görevi olan ve artık varlık sebebi olan ‘inşa süreci’ darbe yiyecek, tutunması zorlaşacak hem de ne kadar az da olsa diyalogun zemin açtığı ve büyük fedakarlık ve emeklerle elde edilen kazanımlar da kaybedilecektir.

– HDP-HDK-DTK-DBP eş sözcülerinin yaptığı açıklama içeriden ve tabandan bu sorunlar yüzünden eleştiriler almaktadır. Yoksa çözüm süreci hatta daha da evvelinden beri var olan asıl siyaset budur, asıl yaklaşım budur, bugüne kadar da hep böyleydi, nitekim bugün de böyle. Böyle olması da gerekir zira vakıa budur. Evet, perde arkasındaki her şeyin hemen herkesçe bilinmesi gibi bir istek olamaz ancak perde arkasıyla perde önü arasında çelişkiler, tezatlıklar da olmamalı. Kavga, mücadele gerçekler üzerinden, vakıalar üzerinden yürütülürse karşılığını bulur. Aksi halde ‘sahte de olsa, yapay da olsa, vitrinlik de olsa biz ille de kavga isteriz’ der durur, bu tür açıklamaları (ki gerçekleri yansıtan açıklamalar bunlardır) tavizkar, uzlaşmacı, işbirlikçilik olarak okuruz.

– Sokaklarda sahtenin değil var olanın, gerçeğin siyaseti yapılır. Bu açıdan en doğru siyaset zeminidir. Sokakta demokratik, samimi, insani olmayan devlet mecliste de, masada da demokratik, samimi ve insani olmayacaktır. Sokaklar bunu bir kez daha ispatlamıştır. İnsan ve toplum hakikati meclise, masalara, sandıklara sığmaz. Ancak bizler için sokak iğne ve çuvaldızı da göstermiştir, bu açıdan da oldukça önemlidir. Dersler alınmalı, eleştiriler değerlendirilmelidir, hatalar tekrarlanmamalıdır.

Yine IŞİD gündemine dair

– IŞİD’i kafa kesme üzerinden ele almak çıkmaz bir sokaktır, karşılığı yoktur. ‘Kafa kesenler’ söylemini daha fazla ayyuka çıkarmamak gerekir. Evet nihayetinde kafa kesmek bir idam şeklidir. Acı çektirmek için özel çaba sarf edilmiyorsa asmaktan ya da kurşunlamaktan daha fazla acı veren, daha ‘vahşi’ bir idam şekli olduğu söylenemez. Öldürmenin kendisini yani idamı ya da öldürdükleri kişiler üzerinden (çünkü kendileri dışında hemen hemen herkesi öldürüyorlar) eleştiriler getirilebilir, siyaset yapılabilir. Ama bu kafa kesme meselesi çok fazla abartılı ve gereksiz bir şekilde ve IŞİD’in en büyük cürümüymüş gibisine, ilk ve genel söylem haline gelmesi bir çok asıl suçu ve zulmü görmezden gelinmesine yol açıyor. Bunun önemli sebeplerinden birisi olarak da doğadan dolayısıyla yaşam ve ölümden yabancılaşmış, sahte modern kent ‘vicdan’ı olduğunu düşünüyorum. Kansız ölüm (yani asmak ya da şırıngalamak) ya da doğrudan insan eliyle değil de bir makineyle (silah gibi) bu işin yapılması daha ‘makbul’ gelmesi tamamen bununla ilgilidir. Hakkımda idam cezası verilmiş ve infaz şekliyle ilgili tercih tarafıma bırakılmış olsa tek vuruşla kellemin gitmesini tercih ederim. (Çok hoş bir tartışma konusu olmasa da bununla ilgili de özelden ciddi anlamda tartışabilirim) Makineler çıkmadan önce kafa kesilerek idam ‘onurlu, şerefli’ bir idamdı zaten, asılarak öldürülmekten de ‘şerefli’ bir ölümdü. Marketten her gün et satın alanların, iki günde bir kebapçıya ya da fast foodçulara uğrayanların hayvan kesmeye, avlanmaya karşı olmaları özellikle de kurban bayramlarında daha çok karşı olmaları gibi bir şey. Sinek, karınca ölümü basittir, ufaklardır, kan fışkırmaz, debelenmeler, bağrışmalar olmaz çünkü. Ama büyük hayvanların kesimine yürek dayanmaz(!), izlenemez, duygular depreşir. Yani tamamen sahte bir duygusal yaklaşımdır. Et yemekle ilgili bir sorun görmüyorsan elbette hayvanı da kesebileceksin, keseceksin ya da kesilecek. Kafa kesmelerinden daha çok kimleri, niye öldürdükleri, fetihçi/emperyalist yayılmacılığı daha da önemlisi kadınları cariye yapmaları, tecavüz etmeleri ve satmaları/hediye etmeleri, devlete biat etmeyen herkesi kafir saymaları vd öne çıkarılabilir. IŞİD eşittir ve yalnızca kafa kesenler olarak algılanmaya başlandı artık, buna son verilmeli ya da azaltılmalı.

– IŞİD bunu öncelikle ‘sünnet’ olduğu için, sonra korku salmak ve propaganda yapmak (Ortadoğu için o kadar etkili bir korkutma aracı olmasa bile özellikle batı için gerçekten çok korku ve dehşet verici) için ayrıca bazen kurşun da israf etmemek için (özellikle öldürülecek kişi sayısı azsa) bu yola başvuruyor.

– ‘Kuran’da boyun vurmak yoktur’ iddiası çok fazla zorlama, dayanaksız ve kasıntı bir söylem. İdam da vardır, teşhir edip vurmak da vardır ceza olarak. (Elbette yine Kuran’dan yola çıkarak bunların kimlere, hangi şartlarda, hangi gerekçelerle uygulanabileceğini de izah etmek gerek.) İsteyenle tamamen bilimsel, hukuksal veya Kurani tartışmalara da açık olduğumu belirtmek isterim.

– Kuran’daki savaşla ilgili geçen (cihadla ilgili ayetler demiyorum, cihad çok daha genel bir ifadedir, her alanda –özellikle de siyasi, sosyal alanlarda- verilen tüm çabayı, gayreti, mücadeleyi kapsar) tüm ayetlerde çok açık bir şekilde bilfiil saldırganlığa, şiddete karşı ancak şiddet söz konusu olur.

– Kurana göre şiddeti 3 biçimde ele alabiliriz. Birincisi bireye yönelik şiddet, ikincisi bir gruba, örgüte, harekete yönelik şiddet, üçüncüsü halka, topluma kitleye yönelik şiddet. Bireye yönelik şiddet söz konusu olduğunda -ister bireyden ister bir gruptan- nefsi müdafaa hakkı tanınsa bile şiddet kullanmamak önerilir. Kabil Habil’i öldürmeye yeltendiğinde Habil ‘öldürmek için ne yaparsan yap parmağımı bile kaldırmayacağım’ der ve bu övülür. Habil öldürülür ve Kuran ‘Habil kazandı’ der. Aynı şekilde halkı tarafından linç edilen elçiler de vardır, karşı koymazlar ve o linç güruhu için af dilerler, ‘keşke bilselerdi yaptıklarının ne kötü bir şey olduğunu’ derler. İsa’nın bir tokat atana diğer yanağını çevir meselesi de bu bağlamda ele alınır. İkincisi durumda ise saldırılara maruz kalan harekete, gruba misliyle karşılık verme hakkı yine tanınmış ama barış mümkünse karşılık verilmemesi önerilmiş, affetmenin yüce bir erdem olduğu söylenmiştir. Mevzu bahis saldırı değil de açık bir savaşsa yine bu kişilere savaşma izni verilmiştir, hak olarak görülmüştür. Öz savunmanın önemi vurgulanmıştır. Misliyle karşılık vermede aşırı kaçılmaz. Örneğin on kişi öldürülmüşse şiddetin fırsatını bulduk diyip yüz kişiyi öldürümezsin. Mislinden kasıt sadece ‘can’ da değildir. Liderlerine saldırılar yapılmışsa saldırganlara da o düzeyde karşılık verilebilir. Her halükarda ilk iki durumda bağışlamak cezalandırmaktan, karşılık vermekten üstündür. Üçüncü durumda ise yani bir halka saldırı varsa, fitne yani baskı, şiddet varsa, katliam varsa, topraktan çıkarmak, yerinden yurdundan etme vs varsa burada şiddet, öldürmek, savaşmak bir hak ya da meşru bir eylem olarak görülmez, imkanı olan herkes için zorunlu bir görevdir. Öldürmek hoşa gitmese bile, istenmese bile yapılmak zorunda olunan bir eylemdir. Saldırganlık ve baskı son bulduğunda ‘zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur’

Bunları paylaşmamın bir sebebi de Kuranla ve peygamberlerle ilgili Müslümanlardan bile daha az ve yanlış bilgilerle dolu olanların IŞİD vesilesiyle bu konularda oldukça çok yazması, konuşması, dolayısıyla saçmalaması ve bunlara itibar edilmesi.

– Ayşe Hür’ün önceki yazıları da dahil olmak üzere bugünkü yazısında da Kuran ve peygamberle anlatılan, iddia edilen her şey yanlış, asılsız, çarpıtma diyebiliriz. Elbette bunların hepsi –muharref kaynaklar olan- İslami kaynaklara, İslam ve mezhepler tarihine ve Müslümanlara dayandırılıyor, o yüzden bu konuda Avrupa’dan aydınlanmış(!) olsa da sorumluluğu tamamen Ayşe Hür’e yükleyemeyiz. Ancak iddia ettiği şeyler içerisinde hiç kimsenin iddia etmediği, cehaletin mazeret olarak kabul edilemeyeceği şeyler de var; ‘Kuran’da ‘eşref-i mahlûkat’ olarak tanımlanan insanoğlu, benim gözümde dünyadaki varlıkların için en acımasızı, en vahşisi, en şerefsizi.’ O yüzden belirtmek isterimki; yaygın bir söylenti olsa da Kuran’da insan için ya da herhangi bir varlık için ‘eşrefi mahlukat’ (yaratılmışların en şereflisi) diye bir ifade yok. Hatta aksi ifadeler var. Bir tarihçinin, hele hele İslam üzerine bir İslam coğrafyasında çok yazıp çizen bir tarihçinin söylentilerden yola çıkarak (ki söylentilerde bile Kuran’a dayandırılmıyor), bir tık bile yapmadan ‘Kuran’da şöyle geçiyor, böyle tanımlanıyor’ şeklindeki aktarımlarında daha dikkatli olması gerekir.

– IŞİD kadın savaşçılardan korkmuyor. Bu basit, Ortadoğu ve İslam’dan tamamen bi haberlerin ortaya attığı iddiaya kimse ilgi göstermez diyordum ama bu da oldukça tutmuş, hala, hem de üst düzeylerden bunlara inanan ve paylaşanlar var. Kadın savaşçılar tarafından öldürülünce cennete gitmeyeceğine inanan IŞİD dahil hiçbir İslami algı yok. Hatta IŞİD savaşçıları Kürtlere yönelik saldırılarında birbirlerini motive etmek, daha atılgan yapmak için ‘kız bunlar, kadın bunlar’ diyerek ‘düşman’ı kendilerince küçük ve aciz durumda görüyorlar, görmeye çalışıyorlar.

Muhammed Cihad Ebrari

Rojava ardından

Ekim 6, 2014 Yorum bırakın

İki haftadır gecesi gündüzü, yaşamı ve savaşıyla ‘başka bir dünya’yı yaşattı Rojava. Kamışlı, Derbesiye, Amude, Serekaniye ve Kobani’den sonra tarafgirlikten ve duygulardan arınmış bir aktarım çok zor.
Bir ön paylaşım olarak;
Görkemli bir insanlık direnişinin, daha görkemli bir insalık dirilişiyle buluştuğu yer Rojava. Özgürlük, sevgi, barış ve hakikat yine kanla, terle, gözyaşıyla yoğruluyor.
İnsan makinaya, kadın iktidara, toplum yalnızlığa, doğa talana, inanç zulme, fetihçiliğe, inkara karşı direniyor.

İnsanlığa ilk analığı yapmış Mezopotamya’nın, Dicle ve Fırat’ın büyük bölümü bugün IŞİD denilen karanlık ve kötülüğün hakimiyeti altındaysa bu Kürtlerin, Arapların, Müslümanların, Ortadoğu’nun değil bir bütün insanlığın sorunudur. Mezopotamya ne kadar kirle, kanla, kötülükle doluysa (tarih boyunca olduğu gibi) aslında hepimiz o kadar kire, kana, kötülüğe saplanmışız demektir. Temizlenmek isteyenler için Rojava, görkemli direnişiyle ve daha da önemlisi hakikatli dirilişiyle ve inşasıyla eşsiz bir örnek.

IŞİD ‘çete’ mi?

‘Çete’ insanları korkutarak, suç işleyerek, yasal olmayan yollarla çıkar elde etmek için bir araya gelmiş, ‘örgüt’ denecek kadar organize, kurum ve büyük olmayan gruplara denir. Hangi politik perspektifle veya propagandayla gerekçelendirirsek gerekçelendirelim IŞİD elbette çete değildir. IŞİD’le mücadelede eksik kalınmasındaki bir etken de bu indirgemeci, küçümseyici yaklaşımlardır. Düşman, olduğu gibi tanınmaz ve tanıtılmazsa hakkyla askeri, siyasi ve toplumsal mücadele verilemez. IŞİD dünya tarafından tanınmasa bile devlet denilebilecek bir yapıdır. Devlette aranan şartlar şuanki adı İslam Devleti (İD) olan yapıda mevcuttur. Irak ve Suriye’nin Sünni bölgelerinin büyük bölümünü ele geçirmiş ve birleştirmiş, Irak-Suriye sınırını kaldırmıştır. Hakimiyet altında tuttuğu bu büyük Mezopotamya coğrafyasında  yüz binlerce aile ‘normal yaşam’ını sürdürmektedir. Ve bu toplumsal tabanın büyük bölümü IŞİD’den -farklı farklı gerekçelerle- memnundur. Tarihsel, toplumsal ve dini dayanağı oldukça sağlamdır. Belli anlaşmalarla destek sunan aşiret güçlerinin savaşçılarına, Irak Baas’ı silahlı birimlerine de çatı olsa bile IŞİD mensuplarının büyük bölümü için IŞİD ve verdiği savaş bir davadır ve büyük çoğunluğu bu ‘dava’ için ölümü göze almışlardır. Uyuşturucu ya da benzer bir şey de kullanmıyorlar. Aslında haklarında konuşulanların, paylaşılanların yarısı asılsız ya da çarpıtma diyebiliriz. Kısacası IŞİD bir vakıadır, tanınmalıdır. Uluslar arası koalisyon IŞİD’i yok etmeyecek sınırlayacaktır. Sadece askeri yöntemlerle de yok edilebilecek bir vakıa değildir. Aralarında ABD ve İngiltere’nin de olduğu bir çok devlet ordusuyla ve örgütle savaşarak bugünlere daha da güçlenerek gelmiş, iki ülkeyi bölmüş ve sonra birleştirmiş  bir güçtür. Ki şuan da bu güce tam anlamıyla ‘devlet’ denilebilir.

Son -ve Rojava izlenimlerinden bağımsız- olarak; IŞİD’le hesaplaşmanın, mücadelenin elbette farklı yolları, alanları var ve bunlar biliniyor, konuşuluyor, uygulanıyor. Ancak en önemlisi hala gözardı edilmeye devam ediliyor. IŞİD İslam içinden çıkmış, yeni bir yorum ve uygulama getirmiş marjinal bir grup değil. IŞİD, tarih boyunca ve günümüzde de islam dünyasında egemen olan, İslam tarihinde, tüm Sünni kaynaklarda ve mezheplerde kapı gibi dayanakları, delilleri olan ‘karşı din’in gerçek dindarlarıdır. Öyleki gerçekten Sünni olan birinin IŞİD’in kötülüğünü, zorbalığını, işgalini, cinayetlerini eleştirmesi çelişkilerden ibaret olacaktır. Zaten İslam dünyası bu zihniyetle, fetihçilikle ‘İslam dünyası’ olmuştur. Müslümanların sessizliğinin önemli sebeplerinden biri de bu. Müslümanlar başta olmak üzere bu tarihle, bu gelenekle, bu dinle hesaplaşılmadan IŞİD’ler varolmaya devam edecek.

Muhammed Cihad Ebrari