Archive

Archive for Mart 2013

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır

Mart 12, 2013 Yorum bırakın

ebrari_doga_kadin

Doğa ile kadın benzer değil en başından beri aynı saldırılara maruz kalmışlardır. Bu tesadüf değildir, ilahi metinlerde kadınlara doğa üzerinden ve örnekliğinden odaklanması da tesadüfen değildir. İstenilen doğayı ana bilmek, kadını doğa bilmek ve her ikisini (ki özünde birlerdir) tüm maddi ve manevi gerçekliğiyle öncüleyerek doğal, -dolasıyla da- ana-kadın odaklı toplum inşasıdır. Tamamıyla ters yüz edilmiş ilahi mesajların insanlığa teklif ettiği esasen kadın odaklı, -hoş bir örnek olmasa da- kadının bir nevi patron, erkeğin de işçisi olduğu bir toplumsal işleyiştir. Bu yüzden ‘cennet’ denilen -bir bölümü değil- tamamı doğa olan, sınırsız, sınıfsız, özgür barış yurdu anaların ayakları altındadır. Ana-kadın odaklı toplumla yani toplumsallaşan doğa diyebileceğimiz kadının öncü rolüyle ‘cennet’ yani başka bir dünya mümkündür. Doğal toplum ancak ana-kadın odaklı toplumla mümkündür. Ana odaklı toplum da ancak doğal toplumla mümkündür. Özgür yaşam da ancak ve ancak doğasında/yuvasında yaşayan doğal toplumla mümkündür. Bu birbirine -burada sayamadığımız- nice kopmaz bağlarla bağlı olan gerçeklikler göz ardı edildiğinde ifsat/bozgunculuk meydana gelmektedir. Bunlar göz ardı edildiği müddetçe de bozgunculuk devam edecektir. Zira sömürünün, hiyerarşinin, kula kulluğun, şiddetin, yozlaşmanın, sahipliğin, sınırlanmanın, sınıflanmanın yola çıktığı, yol verildiği yer tam da burasıdır. İnsanlığın krizlerinin temel çıkışı sınıfa ya da cinsiyete değil zihniyete dayalı insan-doğa çatışmasıdır. Doğaya aitlik üzerinden kurulan ilişkinin doğaya sahipliğe sapması cennetten kopuşun, kovuluşun başlangıcı olmuş, çatışmalı insan-doğa ilişkileri olduğu gibi erkek-kadın ilişkilerine taşınmıştır. İktidarcılığın yol açtığı ikinci sapma da kadına ait değil sahip olmaya yönelen erk zihniyetle yaşanmıştır.

Kısaca değinmek gerekir ki ruh, anlam, can, mana körü olmak da kadın ve doğa gerçekliğine kör olmayı getirir, getirmiştir. ‘İleri, ileri’ diyen bilimcilik bugün dönüp dolaşıp, geriye giderek (ki bugün ilerlemek isteyen geriye koşmaktadır, koşmalıdır) doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı muhatap almak, görmek zorunda kalmış/kalmakta ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana  ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür. Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki ikililiğin ‘bir’lik düzenidir. Varlık beden ve ruhla varlıktır. Doğayı meta olarak görmek, maddeden ibaret sanmak, doğanın canlı ve bilinçli olduğunu, doğal döngünün bilinçli ve amaçlı ve anlamlı bir işleyişle devri daim ettiğini inkar etmek, hele hele bilim adına inkar etmek insanlığa çok şey kaybettirdi ve kaybettirmeye devam ediyor. Ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Ruhsuz, anlamsız, varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Tükeniş bugün yok  oluşu getirmektedir. Yok oluşlar (helakler) insanlık uyusa bile doğa için kıyameti(başkaldırı, diriliş) yani kıyam etmeyi kaçınılmaz hale getirecektir.  Ve önemli  olan; kabul edilmesi gerekir ki maddeci, metacı, ruhu, manayı, canı tanımayan egemenlik hem tarihte hem de çağımızda özellikle ve özellikle en  çok doğayı ve kadını ezmiştir. Bu bağlamda tüm ön ve arka ekleriyle materyalizm eleştirisi yapılmaması da kaçınılmazdır.

Tüm yönleriyle öze dönüşçü (hanif) olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumunun inşasıyla mümkündür. Yeryüzünün, insanın, kadının, erkeğin öze dönüşü, ‘çatışmasızlık’ anlamı verilerek sığlaştırılan değil, bütüncül, kuşatıcı, derinlikli hayatın her alanında inşa edilen barışla mümkündür. İnsan ve özellikle kadın toprak ve su özlü olduğunu, öze dönüşünde su ve toprağa da dönmesi gerektiğini unutmamalıdır. Zira yeryüzü özünü, yani tümüyle bir bütün olarak doğa olduğunu/olması gerektiğini, bir zamanlar tüm yeryüzünün doğa olduğunu hiçbir zaman unutmaz. Gereğini yapar, yapacaktır da.

İnsan için, kadın için, toplum için doğa için; sahip olma değil ait olma bilinci

Doğaya binlerce senedir boş yere ‘doğa ana’ denilmemiştir. Doğayı sahip olacağımız, kullanacağımız bir madde, bir nesne, bir meta olarak görürsek kadını da öyle görürüz. Doğaya ait olduğumuzu, doğayla bir bütün olduğumuzu, birbirimizden olduğumuzu, özümüzde doğa olduğunu, doğadan olduğumuzu ve yegane yaşam alanımızın, yuvamızın doğa olduğunu bilirsek doğaya tecavüzün anamıza tecavüz olduğunu rahatlıkla, tüm gerçekliğiyle ve en çarpıcı haliyle görürüz. Doğa ve kadın için en acı olan da budur; kendilerine ihanetlerin en büyüğünü kendi canından, bedeninden, özünden kopanlar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedirler.

Yine tarih ve doğa gerçekliğinde güçlünün güçsüze karşı masum olduğu çok nadirdir. Bu bağlamda genelleme yapacak olursak; mana ve sezginin güç sayılmadığı, döngüsel aklın değil doğrusal aklın hüküm sürdüğü ilericiliğin şiar edindiği, yaşamın ve üretmenin değil ölümün ve tüketmenin sıradanlaştırıldığı ve dolayısıyla erkeğin gücünün güç sayıldığı bu dünyada kadına karşı masum ve suçsuz erkek yoktur. Kadın ruhsal, duygusal, döngüsel, üretken, doğal özellikleriyle manen aşkın bir güce sahiptir. Savaşlar, pozitif bilim, endüstriyalizmle manadan, ruhtan, anlamdan kopmuş olan erkek öncülüğündeki insanlık kadının gücünü tamamen görünmez/bilinmez kılmış ve kadını da maddi sahaya çekerek özlük ve özgürlük mücadelesini bile bu alanda vermeye yöneltmiştir. Oysa kadın donanımlı olduğu, döngüsel toplumsal doğa alanında yani yaşamın merkezinde doğa gibi şefkatle ve kudretle donanmış en büyük güce sahiptir. (Tanrıça denilen kadın bu kadındır. Ve elbette doğada yaşanmayan yaşamda ‘tanrıçalaşma’ mümkün değildir, köleleşme kaçınılmazdır.) Sadece yeryüzü değil mikrodan makroya tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su döner, gezegenler ve galaksiler döner. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığı bu döngüyle (tavaf) küresel barışa uyum sağlamayı hedef edinen bir eylemdir)  Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır,  merkezcidir, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akıla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akıla yani doğanın, evrenin aklına yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Oysa ilerlemenin formülü ne ilericilikte ne gericiliktedir. Barış; uyum ve döngücülük (tavaf) halidir, bu ise yine erkeği ‘ileri’,  ‘rekabet’ yarışından dizginleyecek ana-kadın döngüsel aklıyla mümkündür.

Erkek, tarihsel, evrimsel ve biyolojik varoluşunun kadından-dişiden başladığını bilmeli, kadından olduğunu bilmeli, doğumunda canlıların en zayıfının insan olduğunu bilmeli, bilgisiz, tecrübesiz, zayıf bir haldeyken kadının onu koruyup kolladığını, şefkatle kucak açtığını, yedirip içirdiğini, kadınla-erkeğin birbirinden olduğunu, biri diğerini sahip bilerek değil birbiriyle bir bütün olduğunu, birbirleriyle aynı değil birbirlerine eş(it) olduğunu kabul etmelidir. Toprak insana ait değil, insan toprağa aittir ve toprak insandan değil insan topraktandır. Ekin(doğa) ve nesil(ana) bir bütündür. Ki bunların da her biri ilahi mesajlarda tek tek işlenir. Yine ‘Tek Tanrı’ya ait olmak’ şiarı özünde hiçbir şeye ait ve sahip olmama iddiasıdır. Ne bir şeyi sahip bilmeli ne de bir şeye sahip olmalı demektir. Aslına bakarsanız burası da tarihin ve evrenin kilit noktasıdır. Ne mutlu sahip olmayı değil ait olmayı seçenlere.

“Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden

Melekler bu bedenin duyuları hep birden

Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv:

Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.

 

Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;

Öyle bir inci ki bu büyük sır, delen yok;

Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,

İşin kaynağına giden yolu bulan yok.

 

Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;

Ağaçlara Musa’nın eli değecek,

Kuru tohumlara İsa’nın nefesi;

Gözler açıp buluta çevrilecek.

 

Gerçek eren içinde kir tutmayandır;

Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;

Bu topraklar üstünde en temiz kişi

Sağlığında toprak kesilmiş olandır.”

Ömer Hayyam

İki yol sunuyorlar; ya ilerlemek için doğayı sadece tüketilecek, kullanılacak, sömürülecek, cansız bir meta görmek ya da doğayı çevre bilerek (yine insan için yine insan merkezli) doğayı doğasından, doğallığından, ruhundan, analığından, kutsallığından koparmak, çevrecilik yapmak. Çevrecilik, doğaya tecavüzün, anaya tecavüzün gerekçeli, masumlaştırılmış, meşrulaştırılmış halidir. Kadınların durumu saksıdaki çiçekler gibidir. Doğalarından koparılmış, hücre saksılara hapsedilmiş (saksılar da bir kafestir), ebter tohumlarla analığı, doğurganlığı çalınmış, elinden alınmış kısacası özünü yitirmiştir. Özüne kör kalarak, kafesini görmeyerek, doğasında, doğallığıyla, doğurganlığıyla var etme derdinde olmayarak hatta bunlara omuz vererek saksıları sulamanın, güneşe çıkarmanın, yapay müdahalelerle yaşatmanın adı kadın mücadelesi, kadın özgürlüğü olmuştur.

Ne örflere, dinlere, törelere, erkekliğe, erkekçiliğe, sahip olunmaya hapsedilmiş kadın ‘özgür kadın’dır, ne de kadınlığı değil bedeni ve dişiliği kimlikleştirilen, bedeni üzerinden kamulaştırılan ya da kamusal alana ancak fahri erkek olarak girebilen,  tüketilen, modernizmin  kadını ‘özgür kadın’dır. Kadın sadece kadın olduğunda, bedenini ya da dişiliğini değil kadınlığını kimlik bildiğinde, mahareti erkek olmakta ya da erkek gibi olmakta değil kadın olmakta bildiğinde, bedenine, kadının doğasına ve kendini göreceği/bulacağı doğaya ihanet etmediğinde özgür kadındır, kutsal kadındır. Kadını analığa hapseden gelenekçilik kadar, kadını analıktan ve doğadan ayrıştıran, koparan modern zihniyet de kadının düşürülmesinde öncü rol oynamaktadır.

Kadın söz konusu olduğunda kadını doğadan ayrı/kopuk ele almak, kadın-doğa ilişkisini göz ardı etmek, kadını doğasız konuşmak, kadın özgürlüğünü doğa özgürlüğünden ayrı bilmek, görmek; toplumu, doğayı tanımayarak, doğaya kör olarak, doğadan kopararak/ayırarak ele alan, işleyen, analiz eden sosyolojinin sosyoloji olmadığı gerçekliğinden çok daha vahimdir, abestir.

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır.

Ana kadınların, emekçi kadınların, çocuk olamayan kadınların, tecavüze uğrayan kadınların, okuyamayan/okutulmayan kadınların, dövülen/öldürülen kadınların, taşlanan/yakılan kadınların, yataklara zincirli kadınların, tutsak kadınların, gerilla kadınların, direnen onurlu kadınların, erkekçe olmayan, maddeci, ilerici ve rekabetçi, gerici ve teslimiyetçi olmayan döngüsel özlerinin, özverilerinin yerel ve küresel sahici barışa sunacakları öncülük eşsiz ve benzersiz olacaktır.

Muhammed Cihad Ebrari