Başlangıç > Yazılar > HDK’nin Karadeniz ziyareti ve ‘ulus-devletçi çözüm’

HDK’nin Karadeniz ziyareti ve ‘ulus-devletçi çözüm’

HDK heyetinin Karadeniz ziyaretinde yaşananlar ve nihayetinde Karadeniz programının geri kalanının ertelenerek heyetin dönmesinin ardından analiz ve kavrayıştan kasten uzaklaşarak oklarını devletten, egemenlerden başka her yöne yöneltmekten usanmayan, ellerine geçen her fırsatı değerlendirerek tek yaşam yerleri olan sanal-sosyal medyada ‘Biz demiştik, barış olmaz, halkların kardeşliği olmaz, biz kardeş halk istemiyoruz, barış da istemiyoruz, çözüm bağımsız Kürdistan’ diyenler oldu. ‘Bağımsız Kürdistan’ ideali ya da çözümlemesi ya da hedefi elbette saygı duyulması, anlaşılması, irdelenmesi, hakkının verilmesi gereken bir söylemdir, ki söylem sahiplerinin farklı farklı gerekçeleri ve koşulları vardır. Zira bölücülük esasta kötüdür ve bölücülük Kürdistan’ı parçalara ayırıp bölmek, birbirinden koparmaktır. Yani bölücülük tüm parçalarıyla Kürdistan’ın birliğini, beraberliğini savunmak değildir, emperyalizmin çizdiği sınırları savunmaktır bölücülük.

Kısaca HDK ziyareti ve ardından yüzeysel bir şekilde ‘barış ve ulus-devlet’e dair birkaç sözüm olacak.

‘Kurtarılmış bölge!’

HDK, Karadeniz programına bilindiği gibi Çorum’dan başladı. Çorum’da HDK Çorum’un organizasyonuyla çoğunluğu CHP’li olmak üzere (ayan bir şekilde belli edecek kadar CHP’li) 2 bin kadar yurttaşla (örgütlü kadrolar ya da gençler değil, esnafı, teyzesi, nenesi, amcaları, ablaları, dedesi, çoluk çocuğuyla anneleri-babaları) doğrudan diyalog geliştirildi. Ve bir iki saatlik karşılıklı görüşmenin, dinleşmenin, bakışmanın karşılığı hemen hemen tüm görüşülenlerin duygulu, sevinç dolu, umutlu bir şekilde heyeti büyük alkışlarla uğurlamasıyla alındı. Öyle ki “Diğerleri tamam da Sebahat Tuncel gelmeseydi bari, ona pek sıcak bakmıyoruz” diyenlerin ziyaret sonunda “En çok Sebahat’i sevdik, keşke daha çok gelip gitseniz” dediklerine şahit olduk. Bu başarıda vekillerin birbirini tamamlayan dört dörtlük konuşmaları, muhatabiyetleri de oldukça önemlidir.

Evet; Sinop, Samsun, Trabzon’da tetikleyicilerin daha organize ve kararlı olduklarını biliyorduk, bekliyorduk ancak buna rağmen Sinop’ta da, Samsun’da da, Trabzon’da da o yerel, fosilleşmiş tetikçilere rağmen binlerce kişiyle konuşulacak, tartışılacak, anlaşılacak ve ‘korkulan’ olacaktı. Bu başarıya tahammül etmediler. Çakma kurtarılmış bölge olan Karadeniz’de gerçeklerin özgür olmasını, ismen de olsa ‘kurtarılmış bölge’yi kaybetmeyi göze alamadılar. Bu ‘kurtarılmış bölge’nin ne kadar çakma bir ‘kurtulmuş bölge’ olduğunu gördük. ‘Kurtarılmış’lığın edebiyattan, laftan, efsaneden öte bir şey olmadığı, bir ziyaretle saltanatlarının sarsıldığına şahit olduk. İşte bu yüzden sadece yerel dinamiklerle değil doğrudan devlet organizasyonuyla merkezden komuta edilen planlı bir saldırı yaşadık.

Karadeniz’de milliyetçiliğin adı çıkmış, efsanesi yaratılmış, faşizme sınırsız özgürlük getirilmiş. Fabrikada işçilerin büyük çoğunluğu ‘barış’ demesine rağmen bu çakma efsanenin korkutuculuğu yüzünden, özgürlük tanınmasından, devlet destekli olmasından dolayı bunu dışından diyemiyor içinden diyor. Sinop’ta devletin tüm kurumlarıyla, tüm sistem partilerinin yoğun çabasına, yol vermesine, yönlendirmesine, ön ayak olmasına rağmen ve daha önemlisi ‘kurtarılmış bölge’ efsanesine rağmen, çevre ilçe ve köylere defalarca otobüsler-minibüsler gönderilmesine rağmen, Sinoplulara tüm olanaklar seferber edilmesine rağmen (en az yarısı slogansız-saldırısız seyrederek bekleyen) 8-9 saat boyunca en çok 500-600 kişi toplandı. Polisin kitleye bayrak töreni yaptırıp, içeriye saldırganları sokup ardından barikatı kaldırması sonrasında saldırıya her yönüyle teşvik edilen kalabalıktan öğretmenevine girme ve linç teşebbüsünde bulunanlar da 20-30 kişiydi. Bir de öte yandan halk toplantımıza katılmak için öbek öbek farklı noktalarda bekleyen yüzlerce Sinoplu vardı. Ki zaten heyetimiz toplanılmasını ve oraya gelinmesini istemedi çünkü sistemin istediği zaten daha fazla kaos, gerilim, süreci sabotaj ve gündem kaymasıydı. Programın Samsun’dan sonra ertelenmesinin bir sebebi de budur.

Yani işin özü; bu organizasyon değil Karadeniz’de, İstanbul’da olsa en az bu kadar tutardı. Tüm yaşananlar şunu açıkça gösteriyor ki sadece ismen ve efsaneden ellerinde olan Karadeniz ellerinden gitti-gidecek. Biz o yüzden daha orada saldırı altındayken ‘Bu saldırı doğrudan bize olsa da dolaylı olarak Sinop halkınadır’ dedik. Karadeniz, ekilen tüm milliyetçilik ve ırkçılık tohumlarına rağmen konuşmak, anlamak, anlaşmak, barışmak istiyor. Korkulan, hem de çok korkulan budur. Bölgede zaten örgütlü olan HDK bunun farkında olarak, her şeyi göze alarak bu ziyareti planlamıştır. Ne kadar haklı olduğu da, derin yapılarıyla beraber devletin ve tüm sistem kurumlarının karşı atağa geçmesinden anlaşılmıştır. ‘Halkların kardeşliği’, ‘bir arada eşitçe ve farklıca yaşam’ rafa kaldırılması değil, rafta tutanlar için yeniden ele alınması gereken bir olgudur. Kardeş halklar vardır, halkların kardeşliği mümkündür, halkların kardeşliği ve eşitliği gereklidir, zorunludur. ‘Ya bize ne başka halklardan biz kendimizi kurtaralım, istemiyoruz beraber kardeşçe yaşamak, onlar da istemiyor’ demek hem erdeme, vicdana, insan’a/islam’a yakışmayan bir milliyetçilik histerisi olduğu için hem de zaten halkların kardeşliği/eşitliği olmadan hiçbir halk gerçek anlamda özgür olamayacağı için doğru olmayan ve terkedilmesi gereken söylemlerdir.

‘Bağımsız Kürdistan’, ulus devlet tartışmaları

Ulus-devlet tartışmaları üzerinde yapılan en büyük hata bu kavramların, yaklaşımların ve paradigmaların doğrudan Kürt sorunu üzerinden işlenmesidir. Oysa ulus-devlet ya da ulus-devleti aşma Kürt sorunundan bağımsız bir alandır. Bunun özgünce işlenmesi, anlaşılması daha sonra Kürdistan üzerinde tartışılması gerekir. Aksi takdirde ‘Bak işte bir arada yaşayamıyoruz, savaş bitmiyor, zorla beraber yaşamak olmaz, ayrı devlet kuralım, özerklik değil bağımsız Kürdistan istiyoruz, bunca bedeli Türkiye hakimiyeti içinde yaşamak için mi verdik?’ şeklindeki, tepkisellik açısından meşru ve haklı olsa da bir o kadar da sığ ve cahilane bir yaklaşımla karşılarız. (Tabi bu söylemi sistemle işbirliği içinde görevli olarak dillendirenler ve onlara itibar edenler de yok değil. Bunlara itibarın ise tek bir sebebi var; bedel ödemekten korkulduğu için ‘biz daha radikaliz’ bahanesine sığınmak. Zira bu kişileri dağlarda, sokaklarda, meydanlarda değil ancak entelektüel(!) tartışmalarda ve sosyal medyada görebilirsiniz.) Elbette zorla güzellik, zorla evlilik olmaz, yürümüyorsa boşanırsın. Bu bir haktır, yoldur. Doğru olsun veya olmasın, sev ya da sevme her birey, her topluluk, her toplum, her cemaat, her halk kendi kaderini kendi belirler, kendiyle ilgili kararları kendi alır ve doğru olsun olmasın meşru olan karar kendilerinin kararıdır. Erdemli insan istesin veya istemesin, sonucu iyi olsun veya olmasın meşru olarak bunu görür bunu savunur, karşı duruyorsa bile ona düşen şey sözünü söylemek, fikrini beyan etmek ancak kararları değişmediği müddetçe de meşru olarak o kararları tanımak, talepleri görmektir. Hele söz konusu olan ezilen, sömürülenlerse çok daha hassas olunmalıdır.

Ancak Kürtlerin iç tartışmalarına müdahalede bulunmadan ulus-devlet ve ulus devletçi çözüm üzerine de birkaç söz söylemek gerekir. Öncelikle şunun anlaşılması gerekiyor ki KCK, T.C’ye güvendiğinden, Türkiye içinde yaşamaktan daha memnun kalacaklarını düşündüklerinden, bu devletin kara kaşına kara gözüne hayran olduklarından dolayı ya da ‘bağımsız bir ulus devlet Kürdistan’ını inşa etmenin zorluğundan korktuğu (ki aslında daha kolay) için, Türkiye güçlerinin ve hakimiyetinin Kürdistan’da sürmesini istediği için ‘ulus-devletçi çözüm’e yanaşmıyor değil. Bilakis mücadele ettiği şeytani kapitalist sistemin yeryüzündeki en güçlü kaleleri olan ulus-devleti tamamen yok etme ve böyle bir kalenin bizzat faili olmayı kabul etmediği için, sürekli bir mücadeleyi ve devrimi öngören demokratik, ekolojik paradigmayı savunduğu için böyle bir çözümü çözüm görmemektedir. Yapısal olarak zalim olmaya mecbur olan T.C’nin ulus-devlet yapısından dolayı parçası olduğu küresel şeytani egemenliğe yani kuklaya değil kuklacıya meydan okumaktadır. (Yani ‘barış görüşmeleri’nde iki taraf da birbirlerinin köküne göz dikdiklerinin farkında) Çünkü özgürlük anlayışı kapitalist modernitenin dayattığı özgürlük değildir, bu ‘özgürlüğün’ en tehlikeli kölelik olduğunun farkındadır. Zira Öcalan’a ve KCK’ye dayatılmak istenen, bu özgürlükçü çizgiden vazgeçmektir. Çünkü KCK’nin barış dediği şey barışın sığ ve kaba hali, yani çatışmasızlık, silahların sustuğu hali değil barışın, tüm boyutlarıyla barışın psikolojik, sosyolojik, ekonomik, politik, felsefi halidir. İçinde doğal olarak eşitliğin, paylaşımın, ahlakın, doğallığın olduğu, insanın kendisiyle, ailesiyle, toplumuyla, doğasıyla yaşayacağı bir barışıklık. Asıl korkulan budur. Devlet ve destekçisi küresel sermaye dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu bu bölgede bu paradigmayla kuşanmış örgütlü toplumsal bir devrimci mücadeleyi hayal dahi etmek istemez. O yüzden Haraket’i olabildiğince kıskaca alarak paradigmasından koparmaya yönelik stratejiler geliştirdiler. Kaba anlamıyla dahi ‘barış’ devlet ve sistem için çok tehlikeli olacaktır. Zira şu an dağdakine terörist diyerek öldürebilmekte, şehirdekini de cezaevlerine tıkmakta ve kimseye hesap vermemektedir. ‘Barış’ sonrası paradigmayı sahiplenmeye ve inşa etmeye devam eden halka karşı ‘silahlı terör örgütü’ bahanesi olmayan devlet bu halkı bastırmak için bahaneler üretmekte çok aciz kalmayacak olsa da çok güç durumda kalacaktır.

Gerçek bir özgürlük, dünyayı çepeçevre kuşatmış ve tam donanımlı kapitalist sistem içerisinde elbette çok ama çok zorlu bir direniş, bedel gerektirir. Kürtler bugün aslında Kürt olmanın bedelini değil bu bedeli ödemektedir. Zira Kürtler devleti Kürt kimlikleriyle çoktan yendi. Devlet çoktan ‘Alın başınıza çalın Kürtlüğünüzü, yeter artık pes!’ dedi. İşte mesele de tam burada başlıyor. Kürtler küresel sistemin bir parçası olarak Kürdistan bayrakları ve vizeleri, milli takımları ve statları, polisleri, okulları, büyük millet meclisleri, üniversiteleriyle, ‘zaman bizim zamanımız’ diyerek sahte özgürlüklerle krallar gibi mi yaşamalı yoksa ‘mücadeleye devam’ diyerek, gerçek özgürlüğün peşine düşerek krallığa, dünya krallarına meydan mı okumalı? Mevzu budur ve elbette kararı Kürtler verecektir. Elbette mevzu ulus devleti aşmaktır. ‘Ulus devleti aşmak için önce ulus devletin ve ulus devletin olanaklarının olması gerekir. Sende bu bile yokken bunu aşman gereksiz ve anlamsızdır’ demek; sermayesi olmayanlara ‘sermaye karşıtı olamazsın, infakı savunamazsın, önce bir sermayen olsun, para kazan, biriktir, sonra infak edebilirsin’ demektir. Ki biz ‘infak etmek için zengin olma’nın ya da ‘hele bir zengin olalım önce infak bizim işimiz değil’ derdinde olanları, niyetlerini ve akıbetlerini biliyoruz. Ulus-devletçi ‘Bağımsız Kürdistan’ söylemi tam da Kürdistan’ı bağımlı yapma ve sömürüye açma projesidir. Görünür olan sömürü, talan, işgal asıl o zaman görünmez olup en tehlikeli olacaktır. Sigortasız bir işçi hayatını yine sömürüleceği, asgari ücret alacağı, patronların emri altında bir sigortalı olmak (yani yine ücretli köle olmak) için mi feda etse yeridir yoksa üreten olduğu için yöneten de benim diyerek şirketlerin olmadığı bir yurt için mi?

Ulus-devletler kapitalizm bataklığına girmeye (putperest olmaya), inkara (küfre) doğayı talan etmeye, doğadan kopup kentlere metropollere hapsetmeye (ifsada), hiyerarşiye (kula kulluğa), üretmeden tüketen (israfçı) topluma, savaşa mecbur dev şirketlerdir. İşte bu yüzden doğrudan öz yönetimlerle yürütülen, sadece ve sadece ahlaki-politik toplumun inşa edebileceği doğal, üreten birlikler topluluğuyla sürekli devrimin esas alındığı küresel sisteme meydan okuyan ve egemenlere korku salan bir yürüyüşe başlanmıştır. Bu yürüyüş tüm halklara model olabilir. Kürtler ister krallar gibi çağ bizim çağımız diyerek en az Araplar, Türkler, Farslar kadar ‘özgür’ bir hayat seçerler (bu, bugün mücadeleleri sayesinde mümkündür) isterlerse dünyanın tüm krallarına meydan okumaya devam ederek gerçeklerle özgürleşmeye devam ederler. Kürtlerden kendi beceremediğimiz şeyleri istemek ne kadar hakkımız tartışılır ancak şuan alt kimlikler üstü destansı bir insanlık mücadelesi yürütme imkanı Kürtlerin elindedir. İbrahim’in yurdu bugün de büyük putların yıkılmaya başlanacağı en uygun yerdir. Kürtler bugün başta Ortadoğu olmak üzere dünya halklarının özgürleşmesinde öncülük etme imkanına sahip olan tek millettir.

Muhammed Cihad Ebrari – Özgür Gündem – 26 Şubat 2013

Reklamlar
  1. Şerif
    Mart 8, 2014, 6:17 pm

    Yazınız çok güzel kardeşim. Herkes heryere gitmeli herkes ile konulşabilmeli. Ama körleşmemeli. Kürdistana dair konuştuğunuza göre burda olanlarıda görmeliydiniz. Bana yapaıalırsa kötü ben yaparsam iyi. Kürdistanın her tarafında Hür Dava Partisine yapılan saldırıların HDP ye yapılandan farkı ne?Evet farkı şu; Saldırıları BDP yapıyor destekliyor. Kışkırtıyor. Bunları düşünmeyi düşünürmüsünüz acaba?

  2. Mart 14, 2014, 8:36 am

    KÜRDİSTAN’DA HALK OYLAMASI!

     
    Önümüzdeki dönem, Kürtler’in temel sorunlarını ilgilendiren alanlarda önemli kararlar almanın zamanıdır.
    Kırım, Katalanya ve İskoçya’nın kendi kaderlerini belirlemek için referanduma gitme kararları almaları Kürtlerin yolunu açmaktadır.

    1 Milyon civarında bir nüfusa sahip Kosova’ya referandum hakkı tanındı, ama bunun bir benzerini 40 milyonluk Kürt halkına fazla görüyorlar!

    Kırım halkının 16 Martta kendi geleceğini belirlemek  için halk oylamasına başvurması Kürt halkı için demokratik bir örnektir. Kosovo’ya bağımsızlık isteyenler, Kırım halkının isteklerine karşı çıkmamalı ve Kürdistan’da da böylesine bir demokratik halk oylamasının gerçekleştirilmesini savunmalıdırlar.

    Kürdistan halkı, bu şekliyle tamamıyla tabii olan bir yöntemle, kendi yaşam alanında, kendi geleceğini belirlemek için özgür bir halk oylamasının kaçınılmazlığını iradi olarak kavramalıdır. Bu halk oylaması, Kürtlerin ayrı bir millet olmalarından kaynaklanan doğal bir zorunluluktur: her millet kendi geleceğini daima kendisi belirler.

    Irak ve Suriye’deki durum, TC’nin statükocu Kürt politikasının açmazı, Kürt düşmanı ırkçı Kemalistlerle dinci AKP arasındaki yeni flört süreci, Kürtler açısından tamamıyla yeni ve büyük tehlikeler arzetmektedir. AKP, Kürdistan’da katliam yapan bütün çeteleri kendi koruması altına almaktadır. Bu haliyle AKP, çözme değil, öldürme yolunu seçmiştir. Türkiye, Osmanlı ve Arapların 1000 yıldır kullandıkları ”Kürdistan” kelimesinden öcü gibi korkmakta ve bu kelimeyi yasaklamaya devam etmektedir…en son örneği:  “Kürdistan” kelimesi, AKP, CHP ve MHP’nin ortaklaşması ile TBMM Genel Kurulu’nda bütçe için oluşturulan kitap ve kataloglardan çıkartılmıştı.

    Kürtlerin bu ülkelerin eğemen güçlerinden bekleyebeilecekleri herhangi bir çözüm sözkonusu değildir. Bu durum dolayısıyla, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için Kürdistan’ın dört parçasında referandum yaparak, özgürce, kendi geleceğini kendisinin belirleme hakkını kullanması zorunluluk halini almıştır.

    Dünyada bugünkü koşullarda bir milleti zorla parçalanmış halde tutmak olanaklı olmadığı gibi; iki ayrı milleti de bir sistem içinde zorla tutamazsınız. Almanya, parçalanmış bir ülke ve millet halindeydi, soğuk savaştan sonra birleşti. Çekoslovakya federal bir devletti, Çek ve Slovakya şeklinde barışçıl şekilde iki devlet şeklinde örgütlendi. Kürt Milleti parçalanmış bir millet, Kürdistan parçalanmış bir ülke. Bu durum sonsuza kadar devam edemez. Kürtlerde millet olarak artık  bağımsızlık ve birliklerine kavuşmalıdırlar…
    Kendi kaderini tayin hakkı”nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan üç ayrı kararla güvence altına alınnasına rağmen TC Hükümetleri ile oyunlar oynamanın gereksizliği meydandadır. Kaldı ki bu hak ayrıca uluslararası mahkemeler tarafından da kabul edilmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (CSCE) 1975 yılında Helsinki, 1993 yılında Paris, Birleşmiş Milletler’in 1993 yılında Atina’da düzenledikleri konferanslarda kendi kaderini tayin hakkının en merkezi insan hakkı olduğu, temel insan hak ve özgürlüklerinin yaşama geçirilmesinin temel koşulunun bu hakkın tanınmasından geçtiğini vurgulamışlardır.
    Belirtilen sözleşme ve alınan kararlara rağmen Kürt halkının en temel haklarının inkar edilmesi, Kürtlerin, bin bir yalan ve dolanla oyalandırılması kaybedilen zaman olarak görülmelidir…
    Kurdistan’ın büyük bir bölümünün bulunduğu Türkiye’de Kürtlerin varlığı neredeyse yüz yıldır inkar ediliyor.
    Kemalizm adına Kürtlerin kaderini tayin etmiş bulunan İsmet İnönü, 12 Aralık 1922 tarihli Meclis oturumda, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne girmiştir…” demiştir.
    Aynı yaygaraları şimdi de duymaktayız. AKP ve diğer TC temsilcileri, içlerindeki Kürtleri bahane ederek kardeşlik demagojilerine devam etmekteler.
    Aynı İnönü, Ankara’nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş olduklarını çok iyi biliyordu…O dönemde halkoyu ile seçilmiş tek milletvekili varmıydı? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunların çoğunun Türkçe bilmedikleri için Meclis’in çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir.
    Nasıl oluyorda  ”Kürt iradesini temsil eden  kardeşler ” aynı dili konuşamıyorlardı?
    Sahte Kürt İsmet paşa öldü, Kürtlerin ulusal, politik ve kültürel hakları hala yok. Örneğin kendi dillerinde okuma hakları yok, Kürt isimler yasal sayılmıyor, Kürt toprakları Türk malı diye dayatılıyor…
    Bilindiği gibi I. dünya savaşının sonunda Kürdistan toprakları Kürt halkının rızası dışında dört parçaya bölünüp, her bir parçası ayrı bir yabancı egemenliğe teslim edilmişti. Kardeşlik yalanları ile çizilen sınırlar ile Kürdistan ve Kürt Halkı parçalamış, Kürdistan Halkına demokratik bir ülke ve devlette birlikte yaşamaları için gerekli şartlar ortadan kaldırılmıştır.
     
    KÜRTLER KİMİNLE KARDEŞ OLDUKLARINI KENDİLERİ BELİRLEMEMİŞLERDİR!.
     
    a- Kürtler, nereden bölündüklerini bile bilimiyorlar, sınırları kendileri çizmemişlerdir. Çoğu Kürt ailesi içki masalarında çizilen sınırlar yüzünden, tel örgülerce bölünmüştür. Ailenin bazı fertleri Irak, bazıları ise Suriye tarafında kalmıştır.
    b- Bölenler, şimdiki sömürge valileri değil, batı devletleri idi. Yani ingiliz ve Fransızlar Kürtlerin kiminle kardeş olmaları gerektiğini Kürtler’den bağımsız olarak belirlemişlerdir!
    Birinci Dünya savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti’ni kuran ülkelerin Kürtlerin taleplerine karşılık vermedi, aynı tutumun İkinci Dünya savaşı’dan sonra kurulan Birleşmiş Milletler tarafından da sürdürüldü. Bu yıllarda Asya, Latin Amerika ve Afrika’da büyük değişiklikler olup 67 yeni devlet kurulup, cemiyetlerce tanınırken, onlarca halk teker teker bağımsızlıklarını kazanırken, Kürdistan’da bir şey değişmedi ve Kürtler’e statü verilmesine amansızca karşı çıkıldı.
    Bugün Dünyada 208 devlet var. Bunlardan 193’ü Birleşmiş Milletler’in üyesi. BM denilen insafsızlar birliği, Kosova’yı bağımssız devlet yaparken, işlerine gelmeyenleri ise başkalarına bağlıyorlar…Kürtler hala statüsüz…
    Bugünkü TC hükümeti de bunu örnek alarak Kürtlere insanca bir statü vetrmeye yanaşmıyor!
    Yabancı devletlerce çizilen sınırlar içerisinde, tanımakdıkları kardeşilerini bulan Kürtler, sömürge valilerince acımasızca ve cok insafsızca katliamlardan geçirildi. Kürtler tarafından buna karşı görkemli çıkışlar olmasına rağmen başarı sağlanamadı.Kürtlerin biribirlerine gidiş gelişleri engellenemeyince,Zahodan Hataya kadar araya tel örgüler çekilmiş, sığınaklar kazılmış,askeri gözcü kuleleri dikilmiş bu da yetmeyince mayın tarlaları döşenmiştir.
    İran, Irak, Suriye ve Türkiye, Kürtlerin dostu değil, düşmanları olduklarını ispatlamışlardır.
    Şimdi bu şekliyle, Kürt Halkı dört devlet tarafından eziliyor, bugün, oluşan şartlar altında,  bunlara kendisini sonsuza dek ezdirmeme sinyalini birleşerek vermelidir…
    Kürt halkı; dört ülkede kardeşlik adı altında, kendisine düşmanlık yapan bu işgalcilerle beraber yaşayamaz. Bunun maddi temelleri ortadan kalkmıştır.
    Birlikte yaşama yüzyıllardan beri deneniyor,yeniden fantaziler kurmak, insanları kandırıp, başka dilden masallar uydurmak abes kaçmaktadır. TC ve diğer 3 devlet yeterli zamanlarını kullandılar, sonuç tam bir fiyasko olduğuna göre daha fazla zaman geçirmemek gerekir. Kürt halkı 4 devlet tarafından kardeşçe değil, düşmanca muamele gördü. 4 devletin ortak zulmüne karşı birleşik Kürdistan olarak mücadele etmek başarılı olmanın ana şartıdır. Kürtlerin birliği zafer için kaçınılmazdır.
     
    ETNİK TEMİZLİĞE KARŞI OTONOMİ VEYA BAĞIMSIZLIK!

    Kürtler, bugün kendilerini işgal altında tutan ülkelerle birlikte mi yaşamak, yoksa ayrı bir devlet kurmak istediklerini belirleyebilmek için Birleşmiş Milletler gözetiminde Kürdistan’ın dört parçasında bir referandum yapılmasını şart koşmalıdırlar. Bu, demokratik anlamda tek yoldur. Kürtler, Kürdistan’ın Kuzeyinde ve diğer parçalarında, diğer milletler gibi kendi kaderlerini kendi elleriyle tayin etme, Kürdistan’da hükümran olma haklarına sahiptir. 
     
    Türkiye ve diğer müteffikleri böylesine demokratik bir referanduma karşı çıktıkları müddetçe bağımsızlık talebi tekrarlanmalıdır. Hala Irak adını taşıyan kağıt üzerindeki devlette kalan Güney Kürtleri bağımsız bir Kürdistan devleti ilanına geçebilirler, bu kıvılcım diğer 3  parçayı hemen harekete geçirecektir. O zaman AKP’nin sahte açılım, süreç gibi yalanları da çöpe atılacaktır.

     
    Referandum için hazırlık komitesi adına :   SAMİ AKTAŞ, BEDRİ ENGİN, VEDAT KONAK, SEVDA SUNER
     

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: