Archive

Archive for Şubat 2013

HDK’nin Karadeniz ziyareti ve ‘ulus-devletçi çözüm’

Şubat 27, 2013 2 yorum

HDK heyetinin Karadeniz ziyaretinde yaşananlar ve nihayetinde Karadeniz programının geri kalanının ertelenerek heyetin dönmesinin ardından analiz ve kavrayıştan kasten uzaklaşarak oklarını devletten, egemenlerden başka her yöne yöneltmekten usanmayan, ellerine geçen her fırsatı değerlendirerek tek yaşam yerleri olan sanal-sosyal medyada ‘Biz demiştik, barış olmaz, halkların kardeşliği olmaz, biz kardeş halk istemiyoruz, barış da istemiyoruz, çözüm bağımsız Kürdistan’ diyenler oldu. ‘Bağımsız Kürdistan’ ideali ya da çözümlemesi ya da hedefi elbette saygı duyulması, anlaşılması, irdelenmesi, hakkının verilmesi gereken bir söylemdir, ki söylem sahiplerinin farklı farklı gerekçeleri ve koşulları vardır. Zira bölücülük esasta kötüdür ve bölücülük Kürdistan’ı parçalara ayırıp bölmek, birbirinden koparmaktır. Yani bölücülük tüm parçalarıyla Kürdistan’ın birliğini, beraberliğini savunmak değildir, emperyalizmin çizdiği sınırları savunmaktır bölücülük.

Kısaca HDK ziyareti ve ardından yüzeysel bir şekilde ‘barış ve ulus-devlet’e dair birkaç sözüm olacak.

‘Kurtarılmış bölge!’

HDK, Karadeniz programına bilindiği gibi Çorum’dan başladı. Çorum’da HDK Çorum’un organizasyonuyla çoğunluğu CHP’li olmak üzere (ayan bir şekilde belli edecek kadar CHP’li) 2 bin kadar yurttaşla (örgütlü kadrolar ya da gençler değil, esnafı, teyzesi, nenesi, amcaları, ablaları, dedesi, çoluk çocuğuyla anneleri-babaları) doğrudan diyalog geliştirildi. Ve bir iki saatlik karşılıklı görüşmenin, dinleşmenin, bakışmanın karşılığı hemen hemen tüm görüşülenlerin duygulu, sevinç dolu, umutlu bir şekilde heyeti büyük alkışlarla uğurlamasıyla alındı. Öyle ki “Diğerleri tamam da Sebahat Tuncel gelmeseydi bari, ona pek sıcak bakmıyoruz” diyenlerin ziyaret sonunda “En çok Sebahat’i sevdik, keşke daha çok gelip gitseniz” dediklerine şahit olduk. Bu başarıda vekillerin birbirini tamamlayan dört dörtlük konuşmaları, muhatabiyetleri de oldukça önemlidir.

Evet; Sinop, Samsun, Trabzon’da tetikleyicilerin daha organize ve kararlı olduklarını biliyorduk, bekliyorduk ancak buna rağmen Sinop’ta da, Samsun’da da, Trabzon’da da o yerel, fosilleşmiş tetikçilere rağmen binlerce kişiyle konuşulacak, tartışılacak, anlaşılacak ve ‘korkulan’ olacaktı. Bu başarıya tahammül etmediler. Çakma kurtarılmış bölge olan Karadeniz’de gerçeklerin özgür olmasını, ismen de olsa ‘kurtarılmış bölge’yi kaybetmeyi göze alamadılar. Bu ‘kurtarılmış bölge’nin ne kadar çakma bir ‘kurtulmuş bölge’ olduğunu gördük. ‘Kurtarılmış’lığın edebiyattan, laftan, efsaneden öte bir şey olmadığı, bir ziyaretle saltanatlarının sarsıldığına şahit olduk. İşte bu yüzden sadece yerel dinamiklerle değil doğrudan devlet organizasyonuyla merkezden komuta edilen planlı bir saldırı yaşadık.

Karadeniz’de milliyetçiliğin adı çıkmış, efsanesi yaratılmış, faşizme sınırsız özgürlük getirilmiş. Fabrikada işçilerin büyük çoğunluğu ‘barış’ demesine rağmen bu çakma efsanenin korkutuculuğu yüzünden, özgürlük tanınmasından, devlet destekli olmasından dolayı bunu dışından diyemiyor içinden diyor. Sinop’ta devletin tüm kurumlarıyla, tüm sistem partilerinin yoğun çabasına, yol vermesine, yönlendirmesine, ön ayak olmasına rağmen ve daha önemlisi ‘kurtarılmış bölge’ efsanesine rağmen, çevre ilçe ve köylere defalarca otobüsler-minibüsler gönderilmesine rağmen, Sinoplulara tüm olanaklar seferber edilmesine rağmen (en az yarısı slogansız-saldırısız seyrederek bekleyen) 8-9 saat boyunca en çok 500-600 kişi toplandı. Polisin kitleye bayrak töreni yaptırıp, içeriye saldırganları sokup ardından barikatı kaldırması sonrasında saldırıya her yönüyle teşvik edilen kalabalıktan öğretmenevine girme ve linç teşebbüsünde bulunanlar da 20-30 kişiydi. Bir de öte yandan halk toplantımıza katılmak için öbek öbek farklı noktalarda bekleyen yüzlerce Sinoplu vardı. Ki zaten heyetimiz toplanılmasını ve oraya gelinmesini istemedi çünkü sistemin istediği zaten daha fazla kaos, gerilim, süreci sabotaj ve gündem kaymasıydı. Programın Samsun’dan sonra ertelenmesinin bir sebebi de budur.

Yani işin özü; bu organizasyon değil Karadeniz’de, İstanbul’da olsa en az bu kadar tutardı. Tüm yaşananlar şunu açıkça gösteriyor ki sadece ismen ve efsaneden ellerinde olan Karadeniz ellerinden gitti-gidecek. Biz o yüzden daha orada saldırı altındayken ‘Bu saldırı doğrudan bize olsa da dolaylı olarak Sinop halkınadır’ dedik. Karadeniz, ekilen tüm milliyetçilik ve ırkçılık tohumlarına rağmen konuşmak, anlamak, anlaşmak, barışmak istiyor. Korkulan, hem de çok korkulan budur. Bölgede zaten örgütlü olan HDK bunun farkında olarak, her şeyi göze alarak bu ziyareti planlamıştır. Ne kadar haklı olduğu da, derin yapılarıyla beraber devletin ve tüm sistem kurumlarının karşı atağa geçmesinden anlaşılmıştır. ‘Halkların kardeşliği’, ‘bir arada eşitçe ve farklıca yaşam’ rafa kaldırılması değil, rafta tutanlar için yeniden ele alınması gereken bir olgudur. Kardeş halklar vardır, halkların kardeşliği mümkündür, halkların kardeşliği ve eşitliği gereklidir, zorunludur. ‘Ya bize ne başka halklardan biz kendimizi kurtaralım, istemiyoruz beraber kardeşçe yaşamak, onlar da istemiyor’ demek hem erdeme, vicdana, insan’a/islam’a yakışmayan bir milliyetçilik histerisi olduğu için hem de zaten halkların kardeşliği/eşitliği olmadan hiçbir halk gerçek anlamda özgür olamayacağı için doğru olmayan ve terkedilmesi gereken söylemlerdir.

‘Bağımsız Kürdistan’, ulus devlet tartışmaları

Ulus-devlet tartışmaları üzerinde yapılan en büyük hata bu kavramların, yaklaşımların ve paradigmaların doğrudan Kürt sorunu üzerinden işlenmesidir. Oysa ulus-devlet ya da ulus-devleti aşma Kürt sorunundan bağımsız bir alandır. Bunun özgünce işlenmesi, anlaşılması daha sonra Kürdistan üzerinde tartışılması gerekir. Aksi takdirde ‘Bak işte bir arada yaşayamıyoruz, savaş bitmiyor, zorla beraber yaşamak olmaz, ayrı devlet kuralım, özerklik değil bağımsız Kürdistan istiyoruz, bunca bedeli Türkiye hakimiyeti içinde yaşamak için mi verdik?’ şeklindeki, tepkisellik açısından meşru ve haklı olsa da bir o kadar da sığ ve cahilane bir yaklaşımla karşılarız. (Tabi bu söylemi sistemle işbirliği içinde görevli olarak dillendirenler ve onlara itibar edenler de yok değil. Bunlara itibarın ise tek bir sebebi var; bedel ödemekten korkulduğu için ‘biz daha radikaliz’ bahanesine sığınmak. Zira bu kişileri dağlarda, sokaklarda, meydanlarda değil ancak entelektüel(!) tartışmalarda ve sosyal medyada görebilirsiniz.) Elbette zorla güzellik, zorla evlilik olmaz, yürümüyorsa boşanırsın. Bu bir haktır, yoldur. Doğru olsun veya olmasın, sev ya da sevme her birey, her topluluk, her toplum, her cemaat, her halk kendi kaderini kendi belirler, kendiyle ilgili kararları kendi alır ve doğru olsun olmasın meşru olan karar kendilerinin kararıdır. Erdemli insan istesin veya istemesin, sonucu iyi olsun veya olmasın meşru olarak bunu görür bunu savunur, karşı duruyorsa bile ona düşen şey sözünü söylemek, fikrini beyan etmek ancak kararları değişmediği müddetçe de meşru olarak o kararları tanımak, talepleri görmektir. Hele söz konusu olan ezilen, sömürülenlerse çok daha hassas olunmalıdır.

Ancak Kürtlerin iç tartışmalarına müdahalede bulunmadan ulus-devlet ve ulus devletçi çözüm üzerine de birkaç söz söylemek gerekir. Öncelikle şunun anlaşılması gerekiyor ki KCK, T.C’ye güvendiğinden, Türkiye içinde yaşamaktan daha memnun kalacaklarını düşündüklerinden, bu devletin kara kaşına kara gözüne hayran olduklarından dolayı ya da ‘bağımsız bir ulus devlet Kürdistan’ını inşa etmenin zorluğundan korktuğu (ki aslında daha kolay) için, Türkiye güçlerinin ve hakimiyetinin Kürdistan’da sürmesini istediği için ‘ulus-devletçi çözüm’e yanaşmıyor değil. Bilakis mücadele ettiği şeytani kapitalist sistemin yeryüzündeki en güçlü kaleleri olan ulus-devleti tamamen yok etme ve böyle bir kalenin bizzat faili olmayı kabul etmediği için, sürekli bir mücadeleyi ve devrimi öngören demokratik, ekolojik paradigmayı savunduğu için böyle bir çözümü çözüm görmemektedir. Yapısal olarak zalim olmaya mecbur olan T.C’nin ulus-devlet yapısından dolayı parçası olduğu küresel şeytani egemenliğe yani kuklaya değil kuklacıya meydan okumaktadır. (Yani ‘barış görüşmeleri’nde iki taraf da birbirlerinin köküne göz dikdiklerinin farkında) Çünkü özgürlük anlayışı kapitalist modernitenin dayattığı özgürlük değildir, bu ‘özgürlüğün’ en tehlikeli kölelik olduğunun farkındadır. Zira Öcalan’a ve KCK’ye dayatılmak istenen, bu özgürlükçü çizgiden vazgeçmektir. Çünkü KCK’nin barış dediği şey barışın sığ ve kaba hali, yani çatışmasızlık, silahların sustuğu hali değil barışın, tüm boyutlarıyla barışın psikolojik, sosyolojik, ekonomik, politik, felsefi halidir. İçinde doğal olarak eşitliğin, paylaşımın, ahlakın, doğallığın olduğu, insanın kendisiyle, ailesiyle, toplumuyla, doğasıyla yaşayacağı bir barışıklık. Asıl korkulan budur. Devlet ve destekçisi küresel sermaye dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu bu bölgede bu paradigmayla kuşanmış örgütlü toplumsal bir devrimci mücadeleyi hayal dahi etmek istemez. O yüzden Haraket’i olabildiğince kıskaca alarak paradigmasından koparmaya yönelik stratejiler geliştirdiler. Kaba anlamıyla dahi ‘barış’ devlet ve sistem için çok tehlikeli olacaktır. Zira şu an dağdakine terörist diyerek öldürebilmekte, şehirdekini de cezaevlerine tıkmakta ve kimseye hesap vermemektedir. ‘Barış’ sonrası paradigmayı sahiplenmeye ve inşa etmeye devam eden halka karşı ‘silahlı terör örgütü’ bahanesi olmayan devlet bu halkı bastırmak için bahaneler üretmekte çok aciz kalmayacak olsa da çok güç durumda kalacaktır.

Gerçek bir özgürlük, dünyayı çepeçevre kuşatmış ve tam donanımlı kapitalist sistem içerisinde elbette çok ama çok zorlu bir direniş, bedel gerektirir. Kürtler bugün aslında Kürt olmanın bedelini değil bu bedeli ödemektedir. Zira Kürtler devleti Kürt kimlikleriyle çoktan yendi. Devlet çoktan ‘Alın başınıza çalın Kürtlüğünüzü, yeter artık pes!’ dedi. İşte mesele de tam burada başlıyor. Kürtler küresel sistemin bir parçası olarak Kürdistan bayrakları ve vizeleri, milli takımları ve statları, polisleri, okulları, büyük millet meclisleri, üniversiteleriyle, ‘zaman bizim zamanımız’ diyerek sahte özgürlüklerle krallar gibi mi yaşamalı yoksa ‘mücadeleye devam’ diyerek, gerçek özgürlüğün peşine düşerek krallığa, dünya krallarına meydan mı okumalı? Mevzu budur ve elbette kararı Kürtler verecektir. Elbette mevzu ulus devleti aşmaktır. ‘Ulus devleti aşmak için önce ulus devletin ve ulus devletin olanaklarının olması gerekir. Sende bu bile yokken bunu aşman gereksiz ve anlamsızdır’ demek; sermayesi olmayanlara ‘sermaye karşıtı olamazsın, infakı savunamazsın, önce bir sermayen olsun, para kazan, biriktir, sonra infak edebilirsin’ demektir. Ki biz ‘infak etmek için zengin olma’nın ya da ‘hele bir zengin olalım önce infak bizim işimiz değil’ derdinde olanları, niyetlerini ve akıbetlerini biliyoruz. Ulus-devletçi ‘Bağımsız Kürdistan’ söylemi tam da Kürdistan’ı bağımlı yapma ve sömürüye açma projesidir. Görünür olan sömürü, talan, işgal asıl o zaman görünmez olup en tehlikeli olacaktır. Sigortasız bir işçi hayatını yine sömürüleceği, asgari ücret alacağı, patronların emri altında bir sigortalı olmak (yani yine ücretli köle olmak) için mi feda etse yeridir yoksa üreten olduğu için yöneten de benim diyerek şirketlerin olmadığı bir yurt için mi?

Ulus-devletler kapitalizm bataklığına girmeye (putperest olmaya), inkara (küfre) doğayı talan etmeye, doğadan kopup kentlere metropollere hapsetmeye (ifsada), hiyerarşiye (kula kulluğa), üretmeden tüketen (israfçı) topluma, savaşa mecbur dev şirketlerdir. İşte bu yüzden doğrudan öz yönetimlerle yürütülen, sadece ve sadece ahlaki-politik toplumun inşa edebileceği doğal, üreten birlikler topluluğuyla sürekli devrimin esas alındığı küresel sisteme meydan okuyan ve egemenlere korku salan bir yürüyüşe başlanmıştır. Bu yürüyüş tüm halklara model olabilir. Kürtler ister krallar gibi çağ bizim çağımız diyerek en az Araplar, Türkler, Farslar kadar ‘özgür’ bir hayat seçerler (bu, bugün mücadeleleri sayesinde mümkündür) isterlerse dünyanın tüm krallarına meydan okumaya devam ederek gerçeklerle özgürleşmeye devam ederler. Kürtlerden kendi beceremediğimiz şeyleri istemek ne kadar hakkımız tartışılır ancak şuan alt kimlikler üstü destansı bir insanlık mücadelesi yürütme imkanı Kürtlerin elindedir. İbrahim’in yurdu bugün de büyük putların yıkılmaya başlanacağı en uygun yerdir. Kürtler bugün başta Ortadoğu olmak üzere dünya halklarının özgürleşmesinde öncülük etme imkanına sahip olan tek millettir.

Muhammed Cihad Ebrari – Özgür Gündem – 26 Şubat 2013

Metin Yüksel’in öldürülme sebebi ve İslamcılar

Şubat 23, 2013 1 yorum

Metin Yüksel’in şuan vekilliğe terfi ettirilen ülkücü katilleri tarafından neden öldürüldüğü 23 Şubat 1979’dan beri herkesin bildiği ama sustuğu, üstünü örttüğü bir soru.

Kürtler üzerindeki Türk sömürüsü aynı şekilde Türk islamcıların Kürt islamcılar üzerindeki sömürüsünden de anlaşılabilir.

Her 23 Şubat’ta Fatih Camisi’nde Metin’i anmak için toplanan İslamcılar hep konuştular ama ağızlarından Kürt, Kürdistan, milliyetçilik, ülkücüler, Kürtçe kelimelerinin çıktığını hiç duymadım. Sadece şehit ve şehadet edebiyatı yapılır, ümmetçilik vurgulanır üstüne basa basa, İslam dünyasının şehitleri anılır. İsrail’e kahrolsun denilir. Bu kadar.

Oysa İslamcı bir genç olan Metin’in öldürülmesinin sebebi İslamcı olması değil, Metin Kürt olduğu için, Kürt olduğunu saklamadığı için, Fatih’in duvarlarına Kürtçe sloganlar yazdığı için ülkücüler tarafından öldürüldü. Nitekim dönem İslamcılarının çok büyük bir çoğunluğu sol ve komünist bloğa karşı sağ blokta yer almaktadır. Milliyetçiler de Metin’in “Kürtçü ve ‘yeşil kominist” olduğu için cezalandırdığını itiraf ederler. Metin İslamcıların tüm körlüklerine rağmen Kürt kimliğine kör kalmamış, üstünü örtmemiş, her Türkçe, Arapça, Farsça duvar yazısının yanına Kürtçe’yi de eklemeyi unutmamış, ‘en büyük ibadetin hakkı müdafa etmek’ olduğunu söyleyecek kadar, Fatih’in yoksul kesimleriyle yardımlaşacak, dayanışacak, ‘sınırsız, sınıfsız İslam toplumuna’ diyebilecek kadar Kuran’ın esasını çok genç yaşına rağmen yakalayabilmiş bir gençti. Sırrı Süreyya ‘İslamcılar Kürt sorununda Müslüman değil’ diyor ya, Metin Kürt sorununda da Müslüman olan bir gençti. Şehit düştüğü yeri her boyadığımızda caminin avlusundan evine, işine giden kadın erkek yaşlı anneler, babalar hep onunla ilgili güzel anılarını, hatıralarını, duyduklarını, gördüklerini anlattılar sevgiyle.

Metin’i milliyetçilere öldürten sebepler bunlardır, bunların üstünü senelerdir örten de sömürücülerdir. Cami avlusunda Metin’in tekbir sesleriyle katledildiğini unutmayın. Milli Türk Talebe Birliği, Ak Parti gençliği ve kayda değmez diğer İslamcı-Türkler Metin’i sahiplenmişler anıyorlarmış. Tayyip’in dava arkadaşıymış Metin!

Kürdistanlıların Metin’e sahip çıkması gerek.

Ve tüm İslamcılar; peygamberlerden elbette çekemezsiniz ama bari Metin’lerden, Şeriati’lerden, Malcolm’lardan ellerinizi çekin. Gerisi kandan beslenmek için size yeter de artar bile. Suriye’de çok kan var mesela istediğiniz kadar, oradakilerle ilgilenin.

Metin’in kardeşleri, Metin’in katilleriyle hesaplaşanlardır!

23 Şubat, Hepimiz Metin’iz…