Başlangıç > Özgür İnsan Günlüğü > Özgür İnsan Günlüğü – 14 Eylül (Tekirdağ F-Tipi Sevk)

Özgür İnsan Günlüğü – 14 Eylül (Tekirdağ F-Tipi Sevk)

13 Eylül’ün devamını getirmek isterdim ama fırsat olmadı. Detayları anlatacağım. Bugün 14 Eylül. 12 Eylül yıldönümünde 12 Eylül zihniyetini bir kez daha anladım, yaşadım. 28 Şubat sürecinde ailece yaşadığımız gibi. Tekirdağ 2 Nolu F-Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza-İnfaz Kurumu’na sevkim/sürgünüm gerçekleşti.

Gardiyanlar tarafından jandarmaya eşyalarımla birlikte teslim edildim. Eşyalarım ve ben –çıplak olarak- didik didik arandık. Kelepçelendik, hayvan muamelesi dahi görmüyorduk. En geç 8 olmuştur saat, ringlere yerleştirildik. Ben, Tarık, Abdullah ve Fatih diye bir arkadaş (sol koğuştan, sporda tanışmıştık). Hapishane koşullarımız ayrıcalıklı olduğu gibi ring ve sevk koşullarında da oldukça ayrıcalıklı muamele gördük. F-tipine geldiğimde sevk denilen sürgünden ve sevkimizin sorumlu komutanından şikayetçi oldum. Ama şuan burada yaşadıklarımdan sonra ringi ve sevki şikayet etmemim basitliğini ve anlamsızlığını fark ettim.

Bir metre genişliğe ve uzunluğa sahip bir kutu içine altı tane koltuk sığdırmışlar ringte. Ve bu ufacık her yeri kapalı yere bizi eller kelepçeli olarak soktular. Dizlerim sığmadı iki büklüm oldum. Normalde bir buçuk saat sürdüğünü biliyordum ama yine de sordum ne kadar sürecek diye ‘iki saat’  dedi Metris gardiyanlarından biri. Yol boyunca sürekli sağa sola sapıyor ve duruyorduk. Bir kaç saat sonra durduk ‘geldik nihayet’ dedik, perişan haldeydik. Meğer orası Silivri cezaeviymiş. İki kişi daha soktular kutumuza. Biri epey yaşlı, adı Burhan, beni tanıdı. Televizyon ve gazetelerden  takip ettiğini, benim için çok üzüldüğünü söyledi ve birkaç defa ‘yavrum sana nasıl kıyıyorlar’ dedi içli içli ve ekledi ‘sana mektup yazacağım’ diye. Sevinirim Burhan amca dedim. Meğer kendisi müebbetlikmiş, baygınlık geçirdi. Tarık iki kere kustu, sonuçlarını tahmin edemezsin. Yolda saatler geçmeye devam ederken durduk yine ve yine sevindik geldik diye. Jandarma komutanlığıymış. Yemek yemeleri, sohbetleri, maçları, dinlenmeleri iki saat sürdü. Kapılara vurduk, bağırdık duyan olmadı. Hepimiz baygınlık-uyku arası bir haldeyken hareket ettik yine. Saatler geçti. Nihayet geldik, bitmiş bir haldeydik. Her yerim ağrıyor, başım zonkluyordu. O saatlerin nasıl geçtiğini düşünmek bile işkence.

Beni ve Tarık’ı çağırdılar önce, aldılar bizi ama kısa süre sonra ikimizi de ayırdılar. O zamandan beri görmedim hiç birini. Neredeler, nasıllar bilmiyorum ve merak ediyorum. Neyse Tekirdağ 2 Nolu F-Tipini ününü duymuştum ama jandarmadan ve sevk zulmünden kurtulduğum için seviniyordum. Boşunaymış, her şey yeni başlıyormuş. Gardiyanların bakışları, konuşmaları, emirleri düşmana değil , hayvana değil, cansız mala karşı yapılmayacak biçimdeydi.

Bekletilirken saati sordum, sevkten şikayetçi olacağım, olmayı düşündüğüm için, ’ne yapacaksın saati, artık senin için saat, zaman yok ‘dedi biri, diğeri de ‘oradan saat kaç tane çıktınız’ dedi, sekiz dedim. ‘İki saat sürdüğüne göre saat şuan 10’ dedi ve hepsi güldü. Saat 16:30’du ve İstanbul-Tekirdağ arası sevk 8.5 saat sürmüştü. (Saati hücreye girince öğrendim, 17 idi yeni, 3 kişilik hücremize girdiğimde)

Hücreye sokulana kadar her an saldırmalarını bekledim. Bir bahane, bir sebep istiyorlardı ama vermedim. Biraz tipimden dolayı çekinceleri olduğunu hissettim, onlar ne kadar hissettirmemeye çalışsalar da. Hücreye sokulmadan bir hoş geldin dayağı yemeyen nadir kişilerden biriyim Tekirdağ 2 Nolu’da. Saldırı dışında her tür alçaklığı sergilediler pervasızca. Altı kere arandım yine didik didik. Eşyalarımla birlikte bir kez daha çıplak olarak arandım. Metris’ten getirdiğim eşyaların çoğuna el konuldu. Kuran, günlüğüm ve düşünce notlarım incelenmeye alındı, ne zaman verileceği belli değil. Ya da verip vermeyecekleri. Bu satırları hücredeki boş kağıtlara yazıyorum. Sürekli rencide etmeye çalıştılar ve tepki vermemi beklediler saldırmak için. Hiçbir tepki vermedim, verecek takatim, halim, psikolojim yoktu. Ama olsaydı da onlara saldırı imkanı vermeye niyetli olmazdım. Hiçbir kuralın, hukukun, insanlığın, iyi niyetin olmadığı ilk iki dakikada anlaşılıyor zaten. Önce burası 2011 Türkiye’si olamaz dersin ama aslında buranın T.C’nin gerçek yüzü olduğunu anlaman uzun sürmez. Sonradan öğrendiğime ve zannettiğim gibi bana iyi davranmışlar.
Bin bir zorlukla ve baskı altında hücremize getirildim. Hücre arkadaşlarımla tanıştım. Biraz rahatladım ama nerede olduğumu anlamaya anlamaya ve iki hücre arkadaşımın anlatmaya başlamasıyla zorlu günlerin beklediğini anladım. Aslında kaldığım yere artık hücre değil oda diyebilirim. Ufak bir TV’si, mini buzdolabı, gün içinde açık olan –Metris’e göre çok daha küçük olsa da- avlusu ve iki arkadaşla yaşayacağım bu yere oda diyebilirim. Sular kesikti ilk geldiğimde, hala kesik. Sürekli kesiliyormuş böyle. Sıcak su haftada bir gün iki saat veriyorlarmış ama ne zaman olduğu belli değil. Mektuplar –gelen ve giden- çoğu ulaşmıyormuş. Göreceğiz.

***

Yazım yarıda kesildi, odaya gardiyanlar doldu ve ‘ziyaretçin var’ dediler. Çok şaşırdım, arkadaşlar da sessizce ‘ziyaret vakti değil heval’ dediler. Her halükarda yapacak bir şey yoktu. Çıktım, gardiyanlar arasında yürürken her şeye hazırdım. İyi davranıyorlardı. İyi davranıştan kastım sert, baskıcı ve hakaretvari  hal hareketler yoktu. ‘Şuradan, buradan’ diyerek yol gösteriyorlardı. Ziyaretçi bölümüne geldik. Gerçekten ziyaretçim vardı, çok şaşırdım ve sevindim. Zeynep ile bir iki dakika sonra konuşacak olma, ziyaretçimin Zeynep olma ihtimali heyecanlandırdı. Oturttular görüş kabinine, ahizeyi verdiler ve parmaklıklı camın karşısına kimin geçeceğini beklemeye başladım. 10 saniye sonra Zeynep’im karşımdaydı. Telefonla konuşmaya başladık, biraz o anlattı biraz da ben. Koşullarım ve yaşadıklarımla ilgili hiçbir şey söylememeyi tercih ederdim üzülmemeleri için, ancak zaten herkes böyle yaptığı için cesaret buluyorlar. Birkaç şeyden bahsetmek zorunda kaldım ve avukatın gelmesini istedim. Şunun şurasında birkaç ay daha hatırlanır sonra unutulurum. Bu süreci kendim için değil 12 Eylüllerin, 28 Şubatların zihniyetiyle hesaplaşmak için elimden geldiğince iyi kullanmalıyım.

Tekirdağ F-Tipiyle ilgili daha yazacak çok şey var ama bunları önümüzdeki günlerde yaşaya yaşaya, şahit ola ola anlatacağım. Umarım bu sayfaları buradan çıkarabilirim. Ve umarım günlüğüm ve düşünce notlarım da sağ salim iade edilir. Zira el yazısıyla senelerce emek verilerek yazılmış tek nüsha kitapların imha edilmişliği var.

***

Zeynep gönderilen mektupların geri döndüğünü söyledi. Metris’e neden mektup gelmediğini anlamış olduk. Yeni posta adresimi duyurmalarını ve mektup gönderenlerin APS ile göndermeleri gerektiğini belirttim. Mektuplar bir ay içerisinde ulaşmaz ya da geri iade olmazsa –burada geri iade de olmuyor, direk imha- soruşturma ve şikayet süreçleri başlatmak gerekiyor. İşe yaramayacağını bile bile…

Kısacası bu yüksek güvenlikli F-Tipinde çektiğin ceza hapis olmak değil. Hapsedilmek çekilenlerin en hafifi. Her şey, her uygulama işkenceye dönüşmüş.

***

Yukarıdakiler dışında görüşte konuştuğumuz pek çok şey oldu ama her güzel rüya gibi uyanınca hepsini hatırlayamıyorsun. Unutup aklıma sonradan gelen mevzular olursa yazarım bilahare.

***

Görüş bittikten sonra aramalardan geçiyor, odama getiriliyordum. Uzaktan bağrışmalar duydum. Sonra yakınlaştı. Gözümle bir şey göremiyordum, zaten önümden başka bir yeri göremezdim, bakamazdım. Sağa sola bakmak her türlü müdahaleye imkan verebilir zira. Zaten dönüşte o giderken ki ‘iyi hal’den eser de kalmamıştı gardiyanlarda. Sesler netleşti, bir tutsak dövülüyordu, dövülürken de slogan atıyordu; ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek!’
Hızlı bir muhasebe yaptım, destek versem mi vermesem mi diye, ki tam karar veremeden (sloganla destek vermeyi düşünüyordum) , karar vermeme gerek kalmadan apar topar çekiştirilerek uzaklaştırılıp odama getirildim. Onunla beraber slogan atsaydım benim de temiz bir elden geçirileceğimi ve disiplin cezasıyla en az üç ay görüş yasağı cezası alacağımı söyledi arkadaşlar. Ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar bireysel tepki vermiyorlarmış arkadaşlar. Sadece saldırıya maruz kalanlar hem pasif direnişe geçmek hem de seslerini duyurmak için slogan atıyorlarmış. Asla fiili karşılık vermiyorlarmış. Verenlerin kolu, bacağı, kafası kırılıyormuş ki dışarıdayken duymuştum kırılanları.

***

Ben artık yine önceki günler gibi normal günlük formatına geçmek istiyorum. Yoksa dünü anlata anlata bugüne gelemeyeceğim. Unuttuğum şeyleri önümüzdeki günlerde, aylarda tekrar yaşarım ve yazarım elbet.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: