Başlangıç > Özgür İnsan Günlüğü > Özgür İnsan Günlüğü – 12 Eylül Pazartesi

Özgür İnsan Günlüğü – 12 Eylül Pazartesi

Sabah oldu.
Sinüzit değil, açlıktan da bu kadar olmaz henüz, migren desen bütün vücudu bu kadar yıpratmaz, etkilemez. Neyim var bilmiyorum. Gece boyu süren sancılar dindi gibi ama hafif de olsa başım ağrıyor hala. Keşke sevke gitsek bugün.

***

Sayımdan sonra sıcak çorba geldi hem de çok iyi geldi. Artık gazete yok. Kantin dilekçemi verdim. Aç kalmam artık kantinim geldikten sonra. Ağrılar devam ediyor hala ama halsizlik bitti.
Bir mektubun gelseydi Zeynep, unuturdum her şeyi.

***

Yeni gelen arkadaşların eşyaları yok, Cumaya kadar da gelmez zaten. Fethullah abiye bir üst baş verdim, Tarık da Emre hevale verdi.

***

Türkiye eski Türkiye değilmiş, çok şey değişmiş. İnkar etmemek lazım gelirmiş. Klasik liberal söylemler. Hayatı, dünyayı, tarihi okuyamamış, dünyası Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı Ak Partiyi nimet sanan zavallıların söylemleri.

Dünyada eski dünya değilmiş… Mesela eskiden kölelik varmış, parayla alınıp satılan köleler, kadınlar. Ne kadar insanlık dışı bir uygulama değil mi, çok gelişti insanlık çok! Artık iktidarlar, egemenler, sermaye sahipleri, patronlar eskiden olduğu gibi vicdansız, vahşi, zalim değiller ve insanlar artık daha bilinçli sömürüye, sömürülmeye karşı. Öyle mi acaba?

Kölecilik zamanında bir ilericilik, bir gelişim, bir iyilik hareketiydi. Öyle başladı, yutturuldu.
Ayrıca alınıp satılan köleler biz özgür insanlardan daha da özgürdü.
Kölelik zincirleri sadece boyunlara, ayaklara değil tepeden tırnağa her bir noktamızı, ruhumuzu, yüreğimizi ve hatta akıllarımızı esir, köle etmiş. Doğudan batıya, kuzeyden güneye, kentlerden köylere herkesi…

Modern çağ köleliliğinden daha feci bir kölelik düşünemiyorum. Modern kölelerin de kendini özgür sanması ve sistemden memnuniyet duyması kadar büyük bir zillet ve suç da düşünemiyorum. Cehalet ve bilgisizlik mi? Elbette mazeret değil.

Türkiye… T.C temelinden köleliğe prangalı. Tepesine geçenlerin zayıf, güçsüz bir köle kurumu olan T.C’yi daha büyük ve daha güçlü bir köle kurumu yapmaya çalıştıkları zavallı devlet. Her devlet gibi. Malum, efendiler güçlü, sağlıklı köle isterler. Velhasıl kelam Türkiye büyüyor, güçleniyor, artık Türkiye’de faili meçhuller, katliamlar, kaba ırkçılık, idamlar, işkenceler de olmuyor. Aynı süreçlerden ABD geçmedi mi. Yerli soykırımcısı, köle nakliyatçısı devletlerden günümüze gayet insani yasalara sahip, özgürlükçü, demokratik daha güçlü bir ABD var artık. Üstelik başkanı da bir zenci. Tam bir devrim!

***

Sorgularda neredeyse konuşmadığımız konu kalmadı polislerle. Aklıma geldikçe anlatmak istiyorum onları da.
Sohbet (sorgu) geldi El Kaide ve 11 Eylül’e. Sordular daha doğrusu; 11 Eylül ve El Kaide hakkında ne düşünüyorsun diye. Ben de 11 Eylül’ün bir terör eylemi olduğunu dolayısıyla tasvip etmemin veya pirim vermemin mümkün olmadığını ve sorumlusunun da Amerika olduğunu söyledim. Mağdurları da Amerika’dan, emperyalizmden, kapitalizmden hesap sorsunlar.
– Niye böyle düşünüyorsun?
-Çünkü aklım, akleden kalbim (vicdanım), Kitap’ım bunu bana böyle öğretiyor.
– El Kaide’ye karşı hiç mi lafın sözün yok?
-Size karşı yok. El Kaidelilere, El Kaidecilere karşı edecek çok lafım var merak etmeyin, esirgemem, esirgemedim de bilirsiniz. Pek değerli Mr. Obama, çok hümanist, çok bilmiş enteller en önce kapitalizme, emperyalizme, sömürüye, istikbara, eşitsizliğe karşı gerçekçi bir duruş sergilesinler sonra El Kaide’yi kınama bildirisini beraber yazarız.

Türkiye’nin temeli bozuk arkadaş temeli. Temelden, köle/köleci, sömürülen/sömürücü, milliyetçi, ayrımcı, katil. Bu kirli, kanlı tarihi –ki yazılmaya devam ediyor bu tarih- restorasyonla yok edemezsin. Bu hükümet çok cilalı bir restorasyon yaptı, dıştan muhteşem görünüyor. Ama temel aynı temel, temeli geç içi hala aynı kokuşmuşluk içinde. Zavallı kitleler boyunlarındaki kölelik zincirlerini altın kolye sandıkları gibi restore edilen yapının temelini, içerisini görmüyorlar göremiyorlar değil. Düzenin değil düzen egemenlerinin, sistemin değil sistemin maşalarının değiştiğini anlamıyorlar. Gördüklerimizde değil, görünenin arkasında, temelinde, kodlarında saklıdır gerçek. Aklını kullanan görür. Ve restorasyonların bir oyun-oynaş, bir aldatma olduğunu, bu yapının ve temelinden bağlı olduğu tüm yapıların alaşağı edilmesi gerektiğini ve yerine olması gerekenin inşa edilmesi gerektiğini anlar.
Ve tabii ki bu devrimci mücadele için ilk yapılması gerekenin gerçeklerin, gerçeğin mücadelesi, müdafaası olduğunu, gerçeğin, üstü örtünen gerçeğin kitlelere, ezilenlere kavuşması, onları özgürleştirmesi, hepimizin ancak hep beraber gerçekle özgürleşmek dışında bir yolumuzun olmadığını da…
Doğru, doğru bir şekilde savunulur. Doğruya en büyük ihanet onu yanlış savunmaktır.

***

Seninle konuşmak iyiymiş ya, zaman biraz daha hızlı geçiyor sanki : )
Bugün mektup gelmezse sert bir tepkim olacak yönetime.
Ağrılarım azaldı bu arada. Yeniden şiddetlenmez inşallah. Nasıl bir gece geçirdiğimi düşünmek bile istemiyoruz. Çok şükür.

***

Metris’in yemek politikasını üçüncü hafta ancak anlayabildim. Hafta başı Pazartesi günleri hem kahvaltı geliyor hem yemekler güzel oluyor. Kadrolu mahkumlar ‘günaydın, yeni mi anladın’ diyebilirler ama kusura bakmayın tek başına olunca üçüncü haftada ancak anlayabiliyorsun, çözebiliyorsun. Bilen biri yok ki anlatsın. Neyse mesaj alında. Pazartesi göz kırpılıyor sonra çomak sokuluyor. Ve anlaşılacağı üzere güzel bir yemek yedim : )

***

Beni hücreme kim getirdi, gardiyan. Hapishaneye kim soktu, polis. Kim tutukladı, hakim. Kim tutuklanmamı istedi, savcı. Uluslar arası eli kanlı bir terörist olduğumu kim iddia etti, TEM yani polis ve medyası. Gözaltına da polis, döven de polis. Kimlerin talimatıyla, amirler, emniyet müdürleri, bakan, başbakan… Bunca insan sorumlu, sorunlu. Kimi az kimi çok. Ama önemli olan ‘kim’ sorusu değil ‘neden’ sorusu. Evet görünür de suçlu, sorumlu bu insanlar. Ama gerçekler görünenin arkasını gösteriyor. Elbette herkes hesap verecek orası ayrı. Ancak insanlar kir, pislik değil, insanlar kirleniyor, pisleniyor. Bu sistem, bu zihniyettir asıl hedef,  pislik olanlar da bunlardır. İnsanları kirleten, tüketen, beynini virüs yığınına çeviren bu şeytani düzenler, sistemler, zihniyetler. Cihat insanları temizlemektir, çöpe atmak değil. İnsanları diriltmektir cihat, öldürmek değil. Kapitalizm, faşizm, milliyetçilik, dincilik vs pislik olan ve yok edilmesi gerekenler bunlar. Direnişimiz bu pisliklere karşı ve ilk işimiz kirlenen, bu pisliklerle kirlenen insanları –önce kendimizi- temizlemek, diriltmek. Muhammed gibi, elimizden geldiğince. Büyük işler değil gerekenleri yaparak. Bazıları az kirli, bazıları çok. Tertemiz kimse yok, virüssüz hiçbir beyin yok. Kötülükle, kir olanla, pislik olanla bir savaşımız var, kötülerle, pislenmişlerle, kirlenmişlerle değil. Elbette bir bütün olarak kötülükle aynılaşmış, varlığını pise yapışarak devam ettirmek isteyen, ona kalkan olan, hayat kaynağı kötülük olan kişiler kötülükle yok olmaya mahkumlardır.

***
Kantin geldi. Kalemim de geldi, konservelerim de geldi. Ama mektup gelmedi. Şimdi yazmaya ara veriyor ve uyarı niteliğinde bir dilekçe yazıyorum yönetime.

***
Dilekçeyi yazmaya başlamıştım ki gardiyan geldi. Kitapları istedi. ‘Neden, daha on gün var’ dedim. ‘Yarın sevk oluyorsun’ dedi. Önce çok sevindim. Sonra nereye olduğunu sordum, ‘Tekirdağ’ dedi. ‘2nolu’… Sonra ‘Hadi ya’ dedim. ‘Merak etme ya, burada kaldığın yerden iyidir’ dedi. ‘Bi zahmet iyi olsun’ dedim. Velhasıl, artık nasıl bir yer olduğunu yarın göreceğiz.

***

En kötü cezaevi koşullarının buradan daha iyi olduğunu varsayıyorum. Daha zorlu geçse bile en azından kalıcı olduğum yer belli olacak hükümlü oluncaya kadar. Düzenim olacak, belirsizlik azalacak. Aslında üzüldüğüm tek konu her zamanki gibi Zeynep ve ailem. Zannedersem onlar oranın nasıl bir yer olduğundan ve sicilinden haberdarlar. Ve görüşe gidip-gelecek olanlar da onlar olacak. Daha çok üzüntü daha çok yük olacağım onlar için. Haydi hayırlısı.

***

Bu arada Tekirdağ’a sadece ben, Tarık ve Abdullah gidiyoruz. Diğer arkadaşlarla ilgili bir haber yok. Onlar Kandıra’ya gidecek büyük ihtimal.

***
Yine unuttuğum bir şey var. Sonunda fotoğraf çekildik. Ama fotoğrafları nasıl alacağım, alabilecek  miyim bilmiyorum. Selim’e söyledim, o alacak ve bana gönderecek postayla. Tabi gelirse. Gelmeyen mektuplarımı da sordum baş gardiyana. ‘Bir şey olmaz mektuplarına, sevke gittiğin yere yönlendirilir’ dedi. ‘İnşallah’ diyorum…

***

Konserve sarma yedim. Gayet lezizdi : )

***

Annem ve ablamlar geldi aklıma sevkim gelince… 13 yaşındaydım. Onlar hapishanelerde ben dışarıdaydım. Ben onlardan haber alırdım. İstekleri, durumları, sevkleri, daha doğrusu sürgünleri. Ben takardım ziyaretçi kartını, ben ve kardeşim giderdik görüşe, erkenden sıraya girerdik. Ben olurdum ziyaretçi tarafında, onlar benim yerimde olurdu. Görüş bittiğinde gardiyanlar onları götürürlerdi. 13 yaşındaydım, 13 sene önce…

TEM’le, kelepçeyle, mahkemelerle ilk tanıştığımda da 13 yaşındaydım.

Annemin başörtüsü yasağı ile ilgili yazdığı bir yazıyı çoğaltıp meydanda halka dağıtırken arkadaşımla yanımdan geçen birinin ‘Seni alacak polisler kaç’ dediğinde ve kaçmaya başladığımda ‘Muhammed dur! Ateş ederim’ diye bağıran TEM polisi silahını doğrulttuğunda da 13 yaşındaydım. O zamanda TEM’de ağlamamak için çok tutmuştum kendimi. Ama o zaman korkudan ağlamak istiyordum, gün boyu korkmadığımı göstermeye çabalamıştım tabii nafileydi. Nitekim gün sonunda annemle telefonla görüştürdüler ve o an kendimi tutamadım. DGM’de annemle yargılandığımda da 13 yaşındaydım. Neyse 13 yaşım, 13 sene önce uzun sürer. Zaten değişen tek şey düzenin sahipleri, düzen aynı düzen. Artık polislere, hakimlere, savcılara istediğim zaman sert istediğim zaman anlamlı anlamlı gülerek bakabiliyor ve feriştahlardan korkmuyorum. Hepsine acıyorum.

Önce inancıma sonra anneme borçluyum. Teşekkürler anne…

***

Metris’in son akşam yemeği ve son gecesini bekliyorum. Bir aksilik çıkmazsa, bu gece yani 23. gecem hücrede son gecem olacak. Yarın koğuştayım inşallah, öyle zannediyorum.

***
Allah’tan kitaplar vardı, gelip aldılar ve haber vermek zorunda kaldılar. Yoksa Süleyman gibi ne olduğunu anlamadan yarın sabah ‘Hadi gidiyorsunuz’ diyeceklerdi.

Ben bir tane daha konserve yiyeyim yemekten önce.

***

Entelektüel gibi ‘edebiyatçı’ ve ‘şair’in tanımını da mı değiştirsek bilmiyorum. Mesela ‘ağzı saçmalama konusunda laf yapan, derdi anlaşılmamak olan kişi’ olabilir. Koyun sürüsü kitleler böyle oldukça açığı gören tilkiler ne yapsın arkadaş?

Anlaşılmaz oldu mu ‘derin kişi’ oluyorsun. Aklını kullanmayan görünenin ardını, kodlarını, derinliğini yani gerçeği göremez dedik ya. Aynen öyle kirli, çamurlu su, akıl yok, kirliliği görmüyor. Ardını göremeyince vuruyor etiketi ‘derin kişilik’ olmuşsa derinler ne yapsın?

***

Görüyor musun şu işi, gelmedi, gelmedi giderayak iki arkadaş daha geldi. İsmail ve Ahmet. Bu arkadaşlar Fethullah ve Emre’den de şanslı çıktılar. Akşamüstü olduğu için hemen acil ihtiyaçlarını karşıladık, zaten yarın giderken götüremeyeceklerimizi de onlara bırakacağız. Kısaca hikayelerini de dinledik. İsmail arkadaş orta yaşlarda, 2006 yılındaki bir eylem yüzünden tutuklanmış. Ahmet ise genç ama ruhu çocuktan daha saf. Perişan etmişler hem fiziki hem psikolojik. Ama halinden, hareketlerinden anlaşılıyor, anlatmasına gerek yok. Kürt olmanın ötesinde kabul ettirmişler her şeyi, yarın ‘bombacı yakalandı’ diye başlıkları atarlar muhtemelen. Hiç kimsesi de yok, kimsenin haberi de yok, ilgilenen de olmamış. Ürkek ürkek konuşuyor, hala korktuğu besbelli, yavaş yavaş kendine geliyor sesinden anlaşıldığı kadarıyla. Yazık ya, bunca insanın, bunca zulmün, bunca ‘ah’ın vebalini nasıl yükleniyorsunuz? Hücrelerde (hepsi dolu şu an, 8 kişi) herkesin morali bozuk, sessizlik var şu an…

***

Tarık bir şiir yazmış, okudu penceresinden. ‘Gönder’ dedim buraya alıntılamak için. Alışveriş sistemimizle gönderdi.

‘Elveda Metris,

Sevdanın tek odalı hücresi

Elveda demir pencerem, yatağım

Geceleyin odama vuran ışık

Sizi bu gece terk ediyorum

Yeni sürgünler çıktı falıma

Biliyorum üzülmedin gelişime

Ve sevinmiyorsun gidişime

Kapından çıktığım zaman

Bir rüzgar vuracak yüzüme

Gözlerim gökyüzünü daha büyük görecek

Sonra yine bir kelepçe takılacak bileklerime

İki asker tutacak kollarımdan

Ve yeni bir sürgün başlayacak

Yeni acılar, yeni dertler, yeni hüzünler

Doyuracak güneş

Yaşanacak acılar’

Tarık Demir – 12 eylül 2011 gecesi Metris T hücreleri

***

Hücrelerimizin pencerelerinden şarkılarımızı, sloganlarımızı son kez kazıdık duvarlarına Metrisin.

8 tutsak, pencerelerimizin parmaklıklarından, zafer işaretleriyle:

Barış! Adalet! Özgürlük!

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: