Archive

Archive for Nisan 2012

Özgür İnsan Günlüğü – 14 Eylül (Tekirdağ F-Tipi Sevk)

Nisan 18, 2012 Yorum bırakın

13 Eylül’ün devamını getirmek isterdim ama fırsat olmadı. Detayları anlatacağım. Bugün 14 Eylül. 12 Eylül yıldönümünde 12 Eylül zihniyetini bir kez daha anladım, yaşadım. 28 Şubat sürecinde ailece yaşadığımız gibi. Tekirdağ 2 Nolu F-Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza-İnfaz Kurumu’na sevkim/sürgünüm gerçekleşti.

Gardiyanlar tarafından jandarmaya eşyalarımla birlikte teslim edildim. Eşyalarım ve ben –çıplak olarak- didik didik arandık. Kelepçelendik, hayvan muamelesi dahi görmüyorduk. En geç 8 olmuştur saat, ringlere yerleştirildik. Ben, Tarık, Abdullah ve Fatih diye bir arkadaş (sol koğuştan, sporda tanışmıştık). Hapishane koşullarımız ayrıcalıklı olduğu gibi ring ve sevk koşullarında da oldukça ayrıcalıklı muamele gördük. F-tipine geldiğimde sevk denilen sürgünden ve sevkimizin sorumlu komutanından şikayetçi oldum. Ama şuan burada yaşadıklarımdan sonra ringi ve sevki şikayet etmemim basitliğini ve anlamsızlığını fark ettim.

Bir metre genişliğe ve uzunluğa sahip bir kutu içine altı tane koltuk sığdırmışlar ringte. Ve bu ufacık her yeri kapalı yere bizi eller kelepçeli olarak soktular. Dizlerim sığmadı iki büklüm oldum. Normalde bir buçuk saat sürdüğünü biliyordum ama yine de sordum ne kadar sürecek diye ‘iki saat’  dedi Metris gardiyanlarından biri. Yol boyunca sürekli sağa sola sapıyor ve duruyorduk. Bir kaç saat sonra durduk ‘geldik nihayet’ dedik, perişan haldeydik. Meğer orası Silivri cezaeviymiş. İki kişi daha soktular kutumuza. Biri epey yaşlı, adı Burhan, beni tanıdı. Televizyon ve gazetelerden  takip ettiğini, benim için çok üzüldüğünü söyledi ve birkaç defa ‘yavrum sana nasıl kıyıyorlar’ dedi içli içli ve ekledi ‘sana mektup yazacağım’ diye. Sevinirim Burhan amca dedim. Meğer kendisi müebbetlikmiş, baygınlık geçirdi. Tarık iki kere kustu, sonuçlarını tahmin edemezsin. Yolda saatler geçmeye devam ederken durduk yine ve yine sevindik geldik diye. Jandarma komutanlığıymış. Yemek yemeleri, sohbetleri, maçları, dinlenmeleri iki saat sürdü. Kapılara vurduk, bağırdık duyan olmadı. Hepimiz baygınlık-uyku arası bir haldeyken hareket ettik yine. Saatler geçti. Nihayet geldik, bitmiş bir haldeydik. Her yerim ağrıyor, başım zonkluyordu. O saatlerin nasıl geçtiğini düşünmek bile işkence.

Beni ve Tarık’ı çağırdılar önce, aldılar bizi ama kısa süre sonra ikimizi de ayırdılar. O zamandan beri görmedim hiç birini. Neredeler, nasıllar bilmiyorum ve merak ediyorum. Neyse Tekirdağ 2 Nolu F-Tipini ününü duymuştum ama jandarmadan ve sevk zulmünden kurtulduğum için seviniyordum. Boşunaymış, her şey yeni başlıyormuş. Gardiyanların bakışları, konuşmaları, emirleri düşmana değil , hayvana değil, cansız mala karşı yapılmayacak biçimdeydi.

Bekletilirken saati sordum, sevkten şikayetçi olacağım, olmayı düşündüğüm için, ’ne yapacaksın saati, artık senin için saat, zaman yok ‘dedi biri, diğeri de ‘oradan saat kaç tane çıktınız’ dedi, sekiz dedim. ‘İki saat sürdüğüne göre saat şuan 10’ dedi ve hepsi güldü. Saat 16:30’du ve İstanbul-Tekirdağ arası sevk 8.5 saat sürmüştü. (Saati hücreye girince öğrendim, 17 idi yeni, 3 kişilik hücremize girdiğimde)

Hücreye sokulana kadar her an saldırmalarını bekledim. Bir bahane, bir sebep istiyorlardı ama vermedim. Biraz tipimden dolayı çekinceleri olduğunu hissettim, onlar ne kadar hissettirmemeye çalışsalar da. Hücreye sokulmadan bir hoş geldin dayağı yemeyen nadir kişilerden biriyim Tekirdağ 2 Nolu’da. Saldırı dışında her tür alçaklığı sergilediler pervasızca. Altı kere arandım yine didik didik. Eşyalarımla birlikte bir kez daha çıplak olarak arandım. Metris’ten getirdiğim eşyaların çoğuna el konuldu. Kuran, günlüğüm ve düşünce notlarım incelenmeye alındı, ne zaman verileceği belli değil. Ya da verip vermeyecekleri. Bu satırları hücredeki boş kağıtlara yazıyorum. Sürekli rencide etmeye çalıştılar ve tepki vermemi beklediler saldırmak için. Hiçbir tepki vermedim, verecek takatim, halim, psikolojim yoktu. Ama olsaydı da onlara saldırı imkanı vermeye niyetli olmazdım. Hiçbir kuralın, hukukun, insanlığın, iyi niyetin olmadığı ilk iki dakikada anlaşılıyor zaten. Önce burası 2011 Türkiye’si olamaz dersin ama aslında buranın T.C’nin gerçek yüzü olduğunu anlaman uzun sürmez. Sonradan öğrendiğime ve zannettiğim gibi bana iyi davranmışlar.
Bin bir zorlukla ve baskı altında hücremize getirildim. Hücre arkadaşlarımla tanıştım. Biraz rahatladım ama nerede olduğumu anlamaya anlamaya ve iki hücre arkadaşımın anlatmaya başlamasıyla zorlu günlerin beklediğini anladım. Aslında kaldığım yere artık hücre değil oda diyebilirim. Ufak bir TV’si, mini buzdolabı, gün içinde açık olan –Metris’e göre çok daha küçük olsa da- avlusu ve iki arkadaşla yaşayacağım bu yere oda diyebilirim. Sular kesikti ilk geldiğimde, hala kesik. Sürekli kesiliyormuş böyle. Sıcak su haftada bir gün iki saat veriyorlarmış ama ne zaman olduğu belli değil. Mektuplar –gelen ve giden- çoğu ulaşmıyormuş. Göreceğiz.

***

Yazım yarıda kesildi, odaya gardiyanlar doldu ve ‘ziyaretçin var’ dediler. Çok şaşırdım, arkadaşlar da sessizce ‘ziyaret vakti değil heval’ dediler. Her halükarda yapacak bir şey yoktu. Çıktım, gardiyanlar arasında yürürken her şeye hazırdım. İyi davranıyorlardı. İyi davranıştan kastım sert, baskıcı ve hakaretvari  hal hareketler yoktu. ‘Şuradan, buradan’ diyerek yol gösteriyorlardı. Ziyaretçi bölümüne geldik. Gerçekten ziyaretçim vardı, çok şaşırdım ve sevindim. Zeynep ile bir iki dakika sonra konuşacak olma, ziyaretçimin Zeynep olma ihtimali heyecanlandırdı. Oturttular görüş kabinine, ahizeyi verdiler ve parmaklıklı camın karşısına kimin geçeceğini beklemeye başladım. 10 saniye sonra Zeynep’im karşımdaydı. Telefonla konuşmaya başladık, biraz o anlattı biraz da ben. Koşullarım ve yaşadıklarımla ilgili hiçbir şey söylememeyi tercih ederdim üzülmemeleri için, ancak zaten herkes böyle yaptığı için cesaret buluyorlar. Birkaç şeyden bahsetmek zorunda kaldım ve avukatın gelmesini istedim. Şunun şurasında birkaç ay daha hatırlanır sonra unutulurum. Bu süreci kendim için değil 12 Eylüllerin, 28 Şubatların zihniyetiyle hesaplaşmak için elimden geldiğince iyi kullanmalıyım.

Tekirdağ F-Tipiyle ilgili daha yazacak çok şey var ama bunları önümüzdeki günlerde yaşaya yaşaya, şahit ola ola anlatacağım. Umarım bu sayfaları buradan çıkarabilirim. Ve umarım günlüğüm ve düşünce notlarım da sağ salim iade edilir. Zira el yazısıyla senelerce emek verilerek yazılmış tek nüsha kitapların imha edilmişliği var.

***

Zeynep gönderilen mektupların geri döndüğünü söyledi. Metris’e neden mektup gelmediğini anlamış olduk. Yeni posta adresimi duyurmalarını ve mektup gönderenlerin APS ile göndermeleri gerektiğini belirttim. Mektuplar bir ay içerisinde ulaşmaz ya da geri iade olmazsa –burada geri iade de olmuyor, direk imha- soruşturma ve şikayet süreçleri başlatmak gerekiyor. İşe yaramayacağını bile bile…

Kısacası bu yüksek güvenlikli F-Tipinde çektiğin ceza hapis olmak değil. Hapsedilmek çekilenlerin en hafifi. Her şey, her uygulama işkenceye dönüşmüş.

***

Yukarıdakiler dışında görüşte konuştuğumuz pek çok şey oldu ama her güzel rüya gibi uyanınca hepsini hatırlayamıyorsun. Unutup aklıma sonradan gelen mevzular olursa yazarım bilahare.

***

Görüş bittikten sonra aramalardan geçiyor, odama getiriliyordum. Uzaktan bağrışmalar duydum. Sonra yakınlaştı. Gözümle bir şey göremiyordum, zaten önümden başka bir yeri göremezdim, bakamazdım. Sağa sola bakmak her türlü müdahaleye imkan verebilir zira. Zaten dönüşte o giderken ki ‘iyi hal’den eser de kalmamıştı gardiyanlarda. Sesler netleşti, bir tutsak dövülüyordu, dövülürken de slogan atıyordu; ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek!’
Hızlı bir muhasebe yaptım, destek versem mi vermesem mi diye, ki tam karar veremeden (sloganla destek vermeyi düşünüyordum) , karar vermeme gerek kalmadan apar topar çekiştirilerek uzaklaştırılıp odama getirildim. Onunla beraber slogan atsaydım benim de temiz bir elden geçirileceğimi ve disiplin cezasıyla en az üç ay görüş yasağı cezası alacağımı söyledi arkadaşlar. Ne olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar bireysel tepki vermiyorlarmış arkadaşlar. Sadece saldırıya maruz kalanlar hem pasif direnişe geçmek hem de seslerini duyurmak için slogan atıyorlarmış. Asla fiili karşılık vermiyorlarmış. Verenlerin kolu, bacağı, kafası kırılıyormuş ki dışarıdayken duymuştum kırılanları.

***

Ben artık yine önceki günler gibi normal günlük formatına geçmek istiyorum. Yoksa dünü anlata anlata bugüne gelemeyeceğim. Unuttuğum şeyleri önümüzdeki günlerde, aylarda tekrar yaşarım ve yazarım elbet.

Özgür İnsan Günlüğü – 13 Eylül Metris (Sevk)

Nisan 9, 2012 1 yorum

12 Eylül’ü geride bıraktım, 13 Eylül’ün ilk saatleri. Bu gece uyumamı bekleme can.
Hangi gece uyudum ki sahi. Bir sigara daha yakıyorum. Sen de sesine hasret kaldığım Ahmet Kaya’nın şarkılarını dinle, şarkılarımızı. İkimiz, hepimiz için…

***

İsmail ve Ahmet kıbleyi sordular bağırarak, tarif ettim; bize her yön kıble.

***

12 Eylül bitti mi diyorlar.

***

Bu gece kalbim aklımı bastırıyor.
Duygularımın izinden yol alıyorum gece yürüyüşümde.

***

Ne mutlu uyuyabilenlere…

***

Ama barış yurdu uyuyamayanların eseridir.
Uyuyamayanlar gerçeklerin esiridir.
Uyutmaz gerçekler, rahatsız eder, bedel ister.
Ve özgürleştirir, her gerçekle daha da özgürleşirsin. Özgürleştikçe bedeller büyür. Uyuyamamak bu işin başıdır. Öyleyse görünenin ardındaki gerçeği söyleyelim;

Ne mutlu uyuyamayanlara!

***

Gün doğuyor. Metris’te son kere tapındım.
Senden başka hiçbir otorite, hiçbir üstün merci tanımıyorum Tanrım.
Varlığım kula kulluğa (şirke) karşı mücadeleye armağan olsun.

***

Sabah sayımı hazırlıkları başlamadan gelip almaları lazım. Yani birazdan.
Tüm eşyalarımı toparladım ve poşete yerleştirdim. Dışarıda sadece bu yazdığım defter ve kalem kaldı. Gardiyanlar geldikten sonra som cümlelerimi yazıp veda edecek ve iki-üç saat sonra inşallah Tekirdağ’da buluşacağız.
Artık Zeynep’le, ailemle aynı şehirde olmayacağız.
Bir yüzüğün benim için bu kadar anlamlı ve değerli olacağı aklıma gelmezdi.

***

Ve geldi gardiyanlar; ‘hazırlan, gidiyorsun’
Yazmak istediğim çok şey var ama acele etmeliyim. 1-2 dakika sonra gelip alacaklar.
Elveda hücrem, elveda Metris, elveda İstanbul.
Zorlu günler merhaba.
Gardiyanların ayak sesleri geliyor. Hücremin penceresine yaklaştım, bağırarak hevallere sloganla veda ettim ve ekledim;
Yarın barış yurdunda özgürce buluşmak üzere…

Özgür İnsan Günlüğü – 12 Eylül Pazartesi

Nisan 8, 2012 Yorum bırakın

Sabah oldu.
Sinüzit değil, açlıktan da bu kadar olmaz henüz, migren desen bütün vücudu bu kadar yıpratmaz, etkilemez. Neyim var bilmiyorum. Gece boyu süren sancılar dindi gibi ama hafif de olsa başım ağrıyor hala. Keşke sevke gitsek bugün.

***

Sayımdan sonra sıcak çorba geldi hem de çok iyi geldi. Artık gazete yok. Kantin dilekçemi verdim. Aç kalmam artık kantinim geldikten sonra. Ağrılar devam ediyor hala ama halsizlik bitti.
Bir mektubun gelseydi Zeynep, unuturdum her şeyi.

***

Yeni gelen arkadaşların eşyaları yok, Cumaya kadar da gelmez zaten. Fethullah abiye bir üst baş verdim, Tarık da Emre hevale verdi.

***

Türkiye eski Türkiye değilmiş, çok şey değişmiş. İnkar etmemek lazım gelirmiş. Klasik liberal söylemler. Hayatı, dünyayı, tarihi okuyamamış, dünyası Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı Ak Partiyi nimet sanan zavallıların söylemleri.

Dünyada eski dünya değilmiş… Mesela eskiden kölelik varmış, parayla alınıp satılan köleler, kadınlar. Ne kadar insanlık dışı bir uygulama değil mi, çok gelişti insanlık çok! Artık iktidarlar, egemenler, sermaye sahipleri, patronlar eskiden olduğu gibi vicdansız, vahşi, zalim değiller ve insanlar artık daha bilinçli sömürüye, sömürülmeye karşı. Öyle mi acaba?

Kölecilik zamanında bir ilericilik, bir gelişim, bir iyilik hareketiydi. Öyle başladı, yutturuldu.
Ayrıca alınıp satılan köleler biz özgür insanlardan daha da özgürdü.
Kölelik zincirleri sadece boyunlara, ayaklara değil tepeden tırnağa her bir noktamızı, ruhumuzu, yüreğimizi ve hatta akıllarımızı esir, köle etmiş. Doğudan batıya, kuzeyden güneye, kentlerden köylere herkesi…

Modern çağ köleliliğinden daha feci bir kölelik düşünemiyorum. Modern kölelerin de kendini özgür sanması ve sistemden memnuniyet duyması kadar büyük bir zillet ve suç da düşünemiyorum. Cehalet ve bilgisizlik mi? Elbette mazeret değil.

Türkiye… T.C temelinden köleliğe prangalı. Tepesine geçenlerin zayıf, güçsüz bir köle kurumu olan T.C’yi daha büyük ve daha güçlü bir köle kurumu yapmaya çalıştıkları zavallı devlet. Her devlet gibi. Malum, efendiler güçlü, sağlıklı köle isterler. Velhasıl kelam Türkiye büyüyor, güçleniyor, artık Türkiye’de faili meçhuller, katliamlar, kaba ırkçılık, idamlar, işkenceler de olmuyor. Aynı süreçlerden ABD geçmedi mi. Yerli soykırımcısı, köle nakliyatçısı devletlerden günümüze gayet insani yasalara sahip, özgürlükçü, demokratik daha güçlü bir ABD var artık. Üstelik başkanı da bir zenci. Tam bir devrim!

***

Sorgularda neredeyse konuşmadığımız konu kalmadı polislerle. Aklıma geldikçe anlatmak istiyorum onları da.
Sohbet (sorgu) geldi El Kaide ve 11 Eylül’e. Sordular daha doğrusu; 11 Eylül ve El Kaide hakkında ne düşünüyorsun diye. Ben de 11 Eylül’ün bir terör eylemi olduğunu dolayısıyla tasvip etmemin veya pirim vermemin mümkün olmadığını ve sorumlusunun da Amerika olduğunu söyledim. Mağdurları da Amerika’dan, emperyalizmden, kapitalizmden hesap sorsunlar.
– Niye böyle düşünüyorsun?
-Çünkü aklım, akleden kalbim (vicdanım), Kitap’ım bunu bana böyle öğretiyor.
– El Kaide’ye karşı hiç mi lafın sözün yok?
-Size karşı yok. El Kaidelilere, El Kaidecilere karşı edecek çok lafım var merak etmeyin, esirgemem, esirgemedim de bilirsiniz. Pek değerli Mr. Obama, çok hümanist, çok bilmiş enteller en önce kapitalizme, emperyalizme, sömürüye, istikbara, eşitsizliğe karşı gerçekçi bir duruş sergilesinler sonra El Kaide’yi kınama bildirisini beraber yazarız.

Türkiye’nin temeli bozuk arkadaş temeli. Temelden, köle/köleci, sömürülen/sömürücü, milliyetçi, ayrımcı, katil. Bu kirli, kanlı tarihi –ki yazılmaya devam ediyor bu tarih- restorasyonla yok edemezsin. Bu hükümet çok cilalı bir restorasyon yaptı, dıştan muhteşem görünüyor. Ama temel aynı temel, temeli geç içi hala aynı kokuşmuşluk içinde. Zavallı kitleler boyunlarındaki kölelik zincirlerini altın kolye sandıkları gibi restore edilen yapının temelini, içerisini görmüyorlar göremiyorlar değil. Düzenin değil düzen egemenlerinin, sistemin değil sistemin maşalarının değiştiğini anlamıyorlar. Gördüklerimizde değil, görünenin arkasında, temelinde, kodlarında saklıdır gerçek. Aklını kullanan görür. Ve restorasyonların bir oyun-oynaş, bir aldatma olduğunu, bu yapının ve temelinden bağlı olduğu tüm yapıların alaşağı edilmesi gerektiğini ve yerine olması gerekenin inşa edilmesi gerektiğini anlar.
Ve tabii ki bu devrimci mücadele için ilk yapılması gerekenin gerçeklerin, gerçeğin mücadelesi, müdafaası olduğunu, gerçeğin, üstü örtünen gerçeğin kitlelere, ezilenlere kavuşması, onları özgürleştirmesi, hepimizin ancak hep beraber gerçekle özgürleşmek dışında bir yolumuzun olmadığını da…
Doğru, doğru bir şekilde savunulur. Doğruya en büyük ihanet onu yanlış savunmaktır.

***

Seninle konuşmak iyiymiş ya, zaman biraz daha hızlı geçiyor sanki : )
Bugün mektup gelmezse sert bir tepkim olacak yönetime.
Ağrılarım azaldı bu arada. Yeniden şiddetlenmez inşallah. Nasıl bir gece geçirdiğimi düşünmek bile istemiyoruz. Çok şükür.

***

Metris’in yemek politikasını üçüncü hafta ancak anlayabildim. Hafta başı Pazartesi günleri hem kahvaltı geliyor hem yemekler güzel oluyor. Kadrolu mahkumlar ‘günaydın, yeni mi anladın’ diyebilirler ama kusura bakmayın tek başına olunca üçüncü haftada ancak anlayabiliyorsun, çözebiliyorsun. Bilen biri yok ki anlatsın. Neyse mesaj alında. Pazartesi göz kırpılıyor sonra çomak sokuluyor. Ve anlaşılacağı üzere güzel bir yemek yedim : )

***

Beni hücreme kim getirdi, gardiyan. Hapishaneye kim soktu, polis. Kim tutukladı, hakim. Kim tutuklanmamı istedi, savcı. Uluslar arası eli kanlı bir terörist olduğumu kim iddia etti, TEM yani polis ve medyası. Gözaltına da polis, döven de polis. Kimlerin talimatıyla, amirler, emniyet müdürleri, bakan, başbakan… Bunca insan sorumlu, sorunlu. Kimi az kimi çok. Ama önemli olan ‘kim’ sorusu değil ‘neden’ sorusu. Evet görünür de suçlu, sorumlu bu insanlar. Ama gerçekler görünenin arkasını gösteriyor. Elbette herkes hesap verecek orası ayrı. Ancak insanlar kir, pislik değil, insanlar kirleniyor, pisleniyor. Bu sistem, bu zihniyettir asıl hedef,  pislik olanlar da bunlardır. İnsanları kirleten, tüketen, beynini virüs yığınına çeviren bu şeytani düzenler, sistemler, zihniyetler. Cihat insanları temizlemektir, çöpe atmak değil. İnsanları diriltmektir cihat, öldürmek değil. Kapitalizm, faşizm, milliyetçilik, dincilik vs pislik olan ve yok edilmesi gerekenler bunlar. Direnişimiz bu pisliklere karşı ve ilk işimiz kirlenen, bu pisliklerle kirlenen insanları –önce kendimizi- temizlemek, diriltmek. Muhammed gibi, elimizden geldiğince. Büyük işler değil gerekenleri yaparak. Bazıları az kirli, bazıları çok. Tertemiz kimse yok, virüssüz hiçbir beyin yok. Kötülükle, kir olanla, pislik olanla bir savaşımız var, kötülerle, pislenmişlerle, kirlenmişlerle değil. Elbette bir bütün olarak kötülükle aynılaşmış, varlığını pise yapışarak devam ettirmek isteyen, ona kalkan olan, hayat kaynağı kötülük olan kişiler kötülükle yok olmaya mahkumlardır.

***
Kantin geldi. Kalemim de geldi, konservelerim de geldi. Ama mektup gelmedi. Şimdi yazmaya ara veriyor ve uyarı niteliğinde bir dilekçe yazıyorum yönetime.

***
Dilekçeyi yazmaya başlamıştım ki gardiyan geldi. Kitapları istedi. ‘Neden, daha on gün var’ dedim. ‘Yarın sevk oluyorsun’ dedi. Önce çok sevindim. Sonra nereye olduğunu sordum, ‘Tekirdağ’ dedi. ‘2nolu’… Sonra ‘Hadi ya’ dedim. ‘Merak etme ya, burada kaldığın yerden iyidir’ dedi. ‘Bi zahmet iyi olsun’ dedim. Velhasıl, artık nasıl bir yer olduğunu yarın göreceğiz.

***

En kötü cezaevi koşullarının buradan daha iyi olduğunu varsayıyorum. Daha zorlu geçse bile en azından kalıcı olduğum yer belli olacak hükümlü oluncaya kadar. Düzenim olacak, belirsizlik azalacak. Aslında üzüldüğüm tek konu her zamanki gibi Zeynep ve ailem. Zannedersem onlar oranın nasıl bir yer olduğundan ve sicilinden haberdarlar. Ve görüşe gidip-gelecek olanlar da onlar olacak. Daha çok üzüntü daha çok yük olacağım onlar için. Haydi hayırlısı.

***

Bu arada Tekirdağ’a sadece ben, Tarık ve Abdullah gidiyoruz. Diğer arkadaşlarla ilgili bir haber yok. Onlar Kandıra’ya gidecek büyük ihtimal.

***
Yine unuttuğum bir şey var. Sonunda fotoğraf çekildik. Ama fotoğrafları nasıl alacağım, alabilecek  miyim bilmiyorum. Selim’e söyledim, o alacak ve bana gönderecek postayla. Tabi gelirse. Gelmeyen mektuplarımı da sordum baş gardiyana. ‘Bir şey olmaz mektuplarına, sevke gittiğin yere yönlendirilir’ dedi. ‘İnşallah’ diyorum…

***

Konserve sarma yedim. Gayet lezizdi : )

***

Annem ve ablamlar geldi aklıma sevkim gelince… 13 yaşındaydım. Onlar hapishanelerde ben dışarıdaydım. Ben onlardan haber alırdım. İstekleri, durumları, sevkleri, daha doğrusu sürgünleri. Ben takardım ziyaretçi kartını, ben ve kardeşim giderdik görüşe, erkenden sıraya girerdik. Ben olurdum ziyaretçi tarafında, onlar benim yerimde olurdu. Görüş bittiğinde gardiyanlar onları götürürlerdi. 13 yaşındaydım, 13 sene önce…

TEM’le, kelepçeyle, mahkemelerle ilk tanıştığımda da 13 yaşındaydım.

Annemin başörtüsü yasağı ile ilgili yazdığı bir yazıyı çoğaltıp meydanda halka dağıtırken arkadaşımla yanımdan geçen birinin ‘Seni alacak polisler kaç’ dediğinde ve kaçmaya başladığımda ‘Muhammed dur! Ateş ederim’ diye bağıran TEM polisi silahını doğrulttuğunda da 13 yaşındaydım. O zamanda TEM’de ağlamamak için çok tutmuştum kendimi. Ama o zaman korkudan ağlamak istiyordum, gün boyu korkmadığımı göstermeye çabalamıştım tabii nafileydi. Nitekim gün sonunda annemle telefonla görüştürdüler ve o an kendimi tutamadım. DGM’de annemle yargılandığımda da 13 yaşındaydım. Neyse 13 yaşım, 13 sene önce uzun sürer. Zaten değişen tek şey düzenin sahipleri, düzen aynı düzen. Artık polislere, hakimlere, savcılara istediğim zaman sert istediğim zaman anlamlı anlamlı gülerek bakabiliyor ve feriştahlardan korkmuyorum. Hepsine acıyorum.

Önce inancıma sonra anneme borçluyum. Teşekkürler anne…

***

Metris’in son akşam yemeği ve son gecesini bekliyorum. Bir aksilik çıkmazsa, bu gece yani 23. gecem hücrede son gecem olacak. Yarın koğuştayım inşallah, öyle zannediyorum.

***
Allah’tan kitaplar vardı, gelip aldılar ve haber vermek zorunda kaldılar. Yoksa Süleyman gibi ne olduğunu anlamadan yarın sabah ‘Hadi gidiyorsunuz’ diyeceklerdi.

Ben bir tane daha konserve yiyeyim yemekten önce.

***

Entelektüel gibi ‘edebiyatçı’ ve ‘şair’in tanımını da mı değiştirsek bilmiyorum. Mesela ‘ağzı saçmalama konusunda laf yapan, derdi anlaşılmamak olan kişi’ olabilir. Koyun sürüsü kitleler böyle oldukça açığı gören tilkiler ne yapsın arkadaş?

Anlaşılmaz oldu mu ‘derin kişi’ oluyorsun. Aklını kullanmayan görünenin ardını, kodlarını, derinliğini yani gerçeği göremez dedik ya. Aynen öyle kirli, çamurlu su, akıl yok, kirliliği görmüyor. Ardını göremeyince vuruyor etiketi ‘derin kişilik’ olmuşsa derinler ne yapsın?

***

Görüyor musun şu işi, gelmedi, gelmedi giderayak iki arkadaş daha geldi. İsmail ve Ahmet. Bu arkadaşlar Fethullah ve Emre’den de şanslı çıktılar. Akşamüstü olduğu için hemen acil ihtiyaçlarını karşıladık, zaten yarın giderken götüremeyeceklerimizi de onlara bırakacağız. Kısaca hikayelerini de dinledik. İsmail arkadaş orta yaşlarda, 2006 yılındaki bir eylem yüzünden tutuklanmış. Ahmet ise genç ama ruhu çocuktan daha saf. Perişan etmişler hem fiziki hem psikolojik. Ama halinden, hareketlerinden anlaşılıyor, anlatmasına gerek yok. Kürt olmanın ötesinde kabul ettirmişler her şeyi, yarın ‘bombacı yakalandı’ diye başlıkları atarlar muhtemelen. Hiç kimsesi de yok, kimsenin haberi de yok, ilgilenen de olmamış. Ürkek ürkek konuşuyor, hala korktuğu besbelli, yavaş yavaş kendine geliyor sesinden anlaşıldığı kadarıyla. Yazık ya, bunca insanın, bunca zulmün, bunca ‘ah’ın vebalini nasıl yükleniyorsunuz? Hücrelerde (hepsi dolu şu an, 8 kişi) herkesin morali bozuk, sessizlik var şu an…

***

Tarık bir şiir yazmış, okudu penceresinden. ‘Gönder’ dedim buraya alıntılamak için. Alışveriş sistemimizle gönderdi.

‘Elveda Metris,

Sevdanın tek odalı hücresi

Elveda demir pencerem, yatağım

Geceleyin odama vuran ışık

Sizi bu gece terk ediyorum

Yeni sürgünler çıktı falıma

Biliyorum üzülmedin gelişime

Ve sevinmiyorsun gidişime

Kapından çıktığım zaman

Bir rüzgar vuracak yüzüme

Gözlerim gökyüzünü daha büyük görecek

Sonra yine bir kelepçe takılacak bileklerime

İki asker tutacak kollarımdan

Ve yeni bir sürgün başlayacak

Yeni acılar, yeni dertler, yeni hüzünler

Doyuracak güneş

Yaşanacak acılar’

Tarık Demir – 12 eylül 2011 gecesi Metris T hücreleri

***

Hücrelerimizin pencerelerinden şarkılarımızı, sloganlarımızı son kez kazıdık duvarlarına Metrisin.

8 tutsak, pencerelerimizin parmaklıklarından, zafer işaretleriyle:

Barış! Adalet! Özgürlük!

Özgür İnsan Günlüğü – 09 Eylül / 11 Eylül

Nisan 6, 2012 Yorum bırakın

09 Eylül Cuma

Bugün Zeynep’i, ailemi görebilecek miyim?
Bugün eşyalarımı alabilecek miyim?
Bugün mektup gelecek mi?
Bugün Metris’teki ve hücredeki son günüm mü?
Bugün sevke götürecekler mi?
Bugün avludaşlarımdan ayrılacak mıyım?
Bugün fotoğraf çektirebilecek miyiz?
Sorularla başladı Cuma’nın ilk saatleri.
Sorularım dua, bugünün adı umut olsun.

***

Eminim diğer Metris hücrelerindeki arkadaşlarım da kafalarındaki onlarca soruyla uyuyamıyorlardır. Binlercemiz gibi…

***

Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz. Cevapların günü başlıyor.

***

Metris sakinlerine her sabah 8’de yapılan genel duyuru yapılıyor yine: Dikkat! Sabah sayımı başlamıştır. Allah kurtarsın.

***

Bu nasıl bir zalimliktir! Süleyman’ı sabah sayımda hücresinden apar topar götürmüşler. Çocuk iki haftadır annesiyle görüşemiyor zaten. Şimdi de tam görüş günü Edirne’ye götürdüler. Annesi İstanbul’un diğer ucundan, Sultanbeyli’den çoktan yola çıkmıştır hasretle. Günlerdir bugünü bekliyorlardı ana-oğul. Gelecek ve soracak ‘oğlum nerede, görüşmek istiyorum’ diye, ‘burada yok Edirne’ye gitti’ diyecekler. İki saat beklemediler! Sevk değil sürgün resmen, cicili isimler koymuşlar. Sürgün değil, sevk. Zindan, hapishane değil, cezaevi, ıslahevi. Hücre değil, oda. Avlu, havalandırma değil, bahçe!

Dün gece anlaşmıştık, içimizden kimi görüş öncesi götürmeye kalkarlarsa direnecektik topluca. Zavallı Süleyman, kederine, derdine bizi ortak etmedi demek. Eminim jandarmalar arasında elleri kelepçeli terörist(!) hüngür hüngür anam diye ağlıyordur…

Yolun açık olsun Süleyman can.. Bir gün görüşmek üzere…

***

Açık görüş yaptım. Bu konuda şansım yaver gitti. Bayrama denk geldiği için iki hafta ardı ardına açık görüş yaptım. Normalde ayda bir oluyor.

Yine Zeynep’im, annem, Nurcihan ablam ve Mücahit geldi ama bir de sürpriz ziyaretçi vardı; Aksa Nur : ) Birden sarıldı boynuma ‘dayııı!’ diye, mektup yazmış bana.
Zeynep erken giriş yaptığı için önce onunla konuştuk, o kadar özlemişim ki. Ama elbette görüşte bir çok şeyi söyleyemiyorum. ‘Çok özledim’ desem gözleri/gözlerim hemen boşalacak gibi. Tuttum ellerinden, öptüm, aramızı uzun bir masa ayırıyor olsa da sarıldık birbirimize. Sonra ailem geldi. Görüş için aldığım notlardaki konuları sordum, konuştuk. Herkese kucak dolusu sevgilerimi, selamlarımı gönderdim. Pazartesi saat 11’de benle ilgili basın açıklaması yapacaklarmış yoldaşlar.
Zehra’yla ilgili kötü haberler aldım, içim sızlıyor hala. En kısa zamanda güzel gelişmeler olur ve iyi haberlerini alırım umarım.
Aksanur okula başlıyormuş, okula giderken görmek isterdim.
Eşyalarım ve Kuran’ım nihayet geldi. İmkanlar dahilinde, hücre koşullarında sahip olabileceğim her şeye sahibim şuan çok şükür.

***

Sevkle ilgili hala bir gelişme yok. Öğle yemeğini yedik, mektup gelmedi.
Görüşten önce duş almış ve gazetemi almıştım bu arada, atlamış olmayayım. ‘Çok mu önemli’ deme şimdi, burada, bu koşullarda su içmek bile önemli, haber değeri taşıyor.

***

Süleyman’ı düşünüyorum da en azından Tekirdağ’a gitmekten kurtuldu.

***

Hava bulutlu, zamanı da kestiremiyorum güneş gölgesi olmadığı için. Mektuplar da yok, fotoğrafçı da yok, sevkle ilgili hala bir haber de yok.

***

Zeynep’le yemek yapıyor olurduk şimdi.

***

Akam sayımı yapılıyor. Ne sevke gittik, ne fotoğrafçı geldi, ne de mektup.
Artık Süleyman yok ama iki yeni arkadaş geldi yarım saat kadar önce. Biri Fethullah, diğerinin adını hatırlayamadım şuan. Zaten daha tanışmadık. Yarın tanışırız inşallah havalandırmada. Açlardı ekmek gönderdim gardiyanlardan. Su istediler, onu da kendi sistemimizle gönderdim. Fethullah üstümdeki hücrede. Yarın onların hikayesini de dinleriz artık.

***

Yeni arkadaşlar gelince unuttum. Avukat geldi Mazlumder’den. Sürecimi anlattım avukat hanıma. İlgilndi(ler) sağolsular, faydalı geçti görüşme. Tutukluluk kararına itiraz edeceklermiş bugün.

***

Görüşü bugün yaptığıma inanamıyorum, iki gün geçti sanki Zeynep’i, ailemi göreli.

***

Yıllar geçse de bu can bu bedende olduğu müddetçe barışın, barış yurdunun inşası için bir an duraksamayacağım.
İftiralarınızın, tehditlerinizin, zindanlarınızın beş para etmediğini, kendi mezarınızı kazdığınızı bir kez daha göreceksiniz.
Direnen barış kazanacak!

***

Bugün görüşte Zeynep’e ve aileme de söyledim. Özgürlüğüm için çalışan, çabalayan, duyarlı davranan, medya saldırganlığını def etmeye çalışan herkese teşekkürlerimi ilettim. Ancak benimle dayanışmanın bana, Muhammed Cihad’a indirgenmesini istemiyorum. Benim davam özgür bırakılmam davası değil. Beni desteklemek isteyenler bu davanın,  barışın zindanlara reva görülmesine, ezilmeye, sindirilmeye, türlü cürümlerle sesini kısmaya çalışanlara tepki göstersinler. Ve barışın özgürlüğünü istesinler, Muhammed Cihad’ın değil. Barışın özgürlüğünü…

***

Hücrede bulmacanın ne olduğunu anladım. Ne güzel bir şeymiş bu ya. Bir bulmaca = yarım saat : )

***

Açık görüşte para yatırmışlar, şimdi geldi haberi, 50 tl yatmış hesaba. Destek olmak yerine külfet olmak üzse de ihtiyacım vardı, çok iyi oldu. Ne zaman sevke gideceğim belli değil zaten.
Teşekkürler…

10 Eylül Cumartesi

21. Günüme giriyor, hücrede 20. gecemi geçiriyorum şuan. Bu günlük kaç ‘20’ sonra bitecek merak ediyorum.
Hücre insanı duygusallaştırıyor.

***

Gün doğumu…
Sabah sayımı…
Haftasonu olduğu için gazeteler geç geldi. Mektup yok, yarın da olmayacak.
Yeni iki arkadaş indi avluya. Pencereden konuştuk. Fethullah ve Ümit. Fethi evli, iki çocuk babası. Ümit genç bir arkadaş. KCK’den yargılanıyorlarmış. Burayla ilgili sahip olduğum tüm bilgileri paylaştım. Çok şanslılar. TEM’de iki kişilermiş. Buraya yine beraber geldiler. Geldiklerinde yalnız kalmadılar ve hemen hemen her sorularına doğru cevap aldılar. Acil ihtiyaçları karşılandı. İki hafta sinir krizi geçirmelerine gerek kalmayacak yani.

Gazete sonra kitap sonra da Kuran okuyacağım. Gündüz böyle geçecek, gece de yapılması gereken ve yapılacak tek şey olan; düşünmek ve notlarım.

***

Sol tarafla haberleştik yine. Salı gününe kadar 8 kişinin sevke gideceği, hem de Tekirdağ’ın 2 nolusuna sevke gideceği (bu sürgün oluyor) söyleniyor. Söylenti doğruysa bakalım o 8 kişi kim olacak.

Tekirdağ’ın ortamı, koşulları, yönetimiyle kötü bir ünü var, sicili kabarık. Ama 1 nolu 2 noluya nazaran daha az kötüymüş. Gidersek göreceğiz artık.

***

Dışarıdayken işlediğim ‘suç’u içerde de işliyorum, çıkarsam yine işleyeceğim.
Elinize ne geçmiş oluyor? Zindanlar sadece seviye atlatıyor. İnsanlık tarihiyle eşit tarihimizde iftiralarınız, suikastlarınız, baskılarınız, tehditleriniz, ambargolarınız, işkenceleriniz, katliamlarınız, sürgünlerin,z çarmıhlarınız, zindanlarınız susturabildi mi bu sesi? Çok zavallısın iktidar, sermaye, ordu, din adamları sahibi egemenler, sistemler…

***

Avluda spor ve volta…
Pencerelerden sohbet..
Sol koğuştan pet şişeyle atılan çayı sigarayla içme..
Akşam yemeğini yedik, karnım aç. Konserveler de bitti. Pazartesi kantinden daha fazla isteyeceğim bu sefer. Sayım başlar birazdan.
Yeni komşularla sohbet ettik epey. Bu arada adını unuttuğum ve sonradan ‘hatırladım’ diyerek adının Ümit olduğunu yazdığım arkadaşın ismi Emre : )
Emre’yi suçlamak için ve teröristlikten hüküm giydirmek için delilleri var kendilerince. Mesela yakalandığı ve yerde sürüklenerek çıkarıldığı internet kafedeki bilgisayardan PKK ve Öcalan’la ilgili haberlere bakmış. Ama Fethullah’ın tek suçu Emre’yi evinde misafir etmek. Başka bir şeyi yok Fethullah’ın, esnaf zaten. Kendi mağduriyetine değil ailesinin, çocuklarının mağduriyetine yanıyor. Kaç yıllık dükkanı iflas edecek yok yere. Yarın Fethi arkadaş için tutukluluk kararına itiraz dilekçesi yazacağız beraber.

***

Zulme dibine kadar batmış olan bu devlete ve hükümetine göre terörist olmak insana huzur veren nadir şeylerden… Yoksa çekilmez burası.

***

Gece yürüyüşü…

11 Eylül Pazar

Hücremde 21. Gecem..
Zehra’yı merak ediyorum, hem de çok.
Görüş gününe kadar –tabi sevk olmazsam Cuma’ya kadar- dayanmak zor olacak.

***

Belirsizlik çok kötü. Taşınmayı bekleyen değersiz mal gibiyiz. Değer görmemek sorun değil, zaten mal kadar da değerimiz yok onların gözünde ve olmaz olsun onların vereceği değer. Ama ne zaman nereye gönderileceğiz, ya da gönderilecek miyiz? İnsan bir gün önceden gönderileceğini haber verir en azından, nereye gideceğimizi yine söylemesinler. Ona göre programlarsın kendini. En basitinden çamaşırını yıkarsın ya da haftada bir olan kantin hakkını ona göre kullanırsın. Ve artık gına geldi hücreden. Hücrelik tutsak olsam, hücre cezası verilse ‘verildi’ der yatarsın. Keyfi olarak ‘misafir ediliyormuşum’, ben de can atıyordum Metris hücresinde misafir  olmak için. İki gün olur üç gün olur misafirlik, 22 gün oldu hala tek başıma hücredeyim. Tekirdağ 2’ye bile götürseler razıyım, bundan sonra nerde, ne koşullarda ikamet edeceğimi bilirim, ona göre bir düzene geçerim artık.  Belirsizlik de işkencelerden bir işkence.

Dava süreci de belirsiz. Her şeyin ihtimali yüzde elli arkadaş. 1 ay sonra mahkemeye çıkartılma ihtimali yüzde elli, üç ay sonra çıkartılma ihtimali de yüzde elli, 6 ay sonra da. Yarın bırakılsam da şaşırmam, beş sene sonra bırakılsam da şaşırmam, on sene sonra da… Hepsi yüzde elli. Hukuk yok ki. Şu geçerli olan rezil kanunlarını uygulasalar bile ne ben ne de binlercemiz tutsak edilmezdik. Bu çıkarcı, bu vicdansız, insanlıktan nasibini almamış , şeytan aklının tahakkümündeki zihniyet değişmedikten sonra Allah’ın kanunları gelse de/ olsa da hiçbir şey değişmez.

***

Evet, kararımı verdim. Serçe parmağımdaki 10 senelik kınam mahpuslukta –bir iki haftaya kadar-  tazelenmezse yok olacak ve artık kınasız olacağım. Bu boşluğu zafer/barış işaretiyle doldurmaya karar verdim. Özgürleşene kadar günde en az üç kere parmaklıklardan elimle zafer/barış işareti yapacağım. Çıktıktan sonra zaten kına yakarım. Ama hala içimde bir umut var. Belki sevk edileceğim hapishanede kına temin etme imkanı bulabilirim, kim bilir… Sava günlerinde, bombalar tepemize yağarken, en zorlu koşullarda dahi kınasız kalmamıştı parmağım 10 senedir…

***

Bu gece bitecek mi..? Saat şuan  bir mi, iki mi, dört mü bilmiyorum. Uyuyamadım, uyuyamıyorum bir türlü.
Açım, öğleyi bekliyorum.
Zeynep iyisin değil mi?
Tanrım göğsüme genişlik ver.
Evet, ezanı duyuyorum. Çok şükür, çok…

***

Öğleden önce çıkarttılar bugün havalandırmaya. Spor yaptık, gazete okuduk Abdullah’la. Tartıştık, konuştuk. Öğle yemeğinden az önce çay geldi. Ama bu sefer çatıdan değil. Sol koğuş bu sefer büyük iş yaptı sağolsunlar, gardiyanla geldi çay.
Yemekle doymadık yine, yarını bekliyoruz. Kantine asılıcağız yine mecburen.

Bize artık gazete de gelmeyecek, nasıl geçecek dakikalar bilmiyorum artık. Kitap da yok 15 gün. Bir defterim, bir kalemim bir de Kuran’ım var çok şükür.
Sağlığım bozuluyor, hissediyorum.
Bu gecenin kolay geçmesi için dua eder misin can?

***

Fethullah ağabeyin aile bilgilendirme dilekçesini ve tutukluluk kararına itiraz metnini yazdım. Daha doğrusu ben bağırarak söyledim ona pencereden o yazdı.

Emre’yle din ve dinler tarihini konuşup, tartıştık. Çok verimli geçti.

***

Çok kötüyüm, başım her yerim ağrıyor.
Nasıl geçecek dakikalar, saatler.
Dilekçeler yazdım, sayımda vereceğim.
Ağrı kesici de vermiyorlar.
Yarın spor vardı, gidemem herhalde.
Sevdiklerimin fotoğrafları olsaydı keşke…

***

Çok şükür iki metrelik hücrede olsam da hava aldığım, azıcık da olsa gökyüzünü görebildiğim bir pencerem ve yatağım var burada. Ya ilk beş günümü geçirdiğim çürüme yerinde aylarımı ya da yıllarımı geçirmek zorunda kalsaydım bu ağrılarla. ( Yıllarca yaşanılamazdı gerçi o koşullarda) Sahip olduklarımızın değerini bilmeliyiz.
Bana bu kutlu bedeli ödeten Rabbim, ağrılarımı da dindirecek olan sensin…

Maalesef daha fazla yazamıyorum, takatim kalmadı.
Dua ile can, canlar, yoldaşlar, dostlar…

***

Saatlerdir uyumaya çalışıyorum ama nafile.
Sabah olmayacak gibi…

‘Sonu gelecek olan, yok olacak olan sana kin ve düşmanlık besleyenlerdir.’

Özgür İnsan Günlüğü – 8 Eylül

Nisan 3, 2012 Yorum bırakın

Zorlu bir saatin ardından uyuyabilmişim. Ama iki saat kadar sonra uyandığımda sanki o zorlu bir saatin devamını yaşıyordum. Düşüncelerle beynimi kastığımı, zorladığımı hissediyorum. Hasta olmak tek başına bir hücrede istenmeyecek ilk şeylerden. Ama gerçekten – hadi farklı hastalıkları geçelim, ki bulunduğum koşullar fiziki-ruhsal her tür hastalık için elverişli- bugüne kadar ciddi bir baş ağrısı olmaması bir mucize. Normalde en az haftada bir kere ciddi bir baş ağrısı çekiyor ve ilaç alıyordum. Özellikle son günlerde sinüzitim tescillenmiş ve antibiyotiğe başlamıştım. Neyse konuşa konuşa çağırmayalım şimdi hastalıkları : ) Sağlık açısından bugüne kadar şanslıydım vesselam, çok şükür…
***

Geceleri soğuk artık. Pencere açık olunca üşüyorum, kapalı kalınca da anında çürüdüğünü hissediyorsun. Gün doğuyor şimdi, pencere açık, esiyor. Hücrenin temizlendiğini ve temiz havayı ciğerlerimde hissediyorum. ‘İstanbul’da ne arar temiz hava’ deme burayı yaşamadan.

***

Dayanamıyorum, berbere gitmek için dilekçe yazacağım.

***

Saat sekiz, sayım başladı. Kitap ve berber için dilekçelerimi vereceğim. Yarım saat kadar sonra gazete gelir. Üç kere baştan sonra okuyacağım gazete…

***

Bu berber fiyaskosunu nasıl anlatayım şimdi bilmiyorum. Dediğim gibi dayanamadım ve berbere gitmek için dilekçe yazdım. Gazete okurken açıldı kapı ve gardiyanlar berbere götürdü. Tek değildim, dört tutuklu daha vardı benimle. Girdik içeri, oturdum koltuğa, saçımı topladım rahat çalışsın diye. ‘Saçını niye topluyorsun’ dedi gardiyan, saç kesimi dışında berberlik işleri yasakmış. Şaka zannettim ama gerçekmiş. ‘Ben hücreme döneyim o zaman’ dedim. Zaten her mahkuma en fazla 5 dakika ayrılıyormuş. Benim berber işi yalan oldu yani, ama para hesapta kaldı. Hem yarım saatimi alacak, farklılık olacak diye istemiştim hem de yarın görüş var, bizimkilere biraz derli toplu görüneyim istemiştim. Tipim kaydı resmen…

***

Özgür Gündem geldi yine sol taraftan, içinde not vardı; ‘Muhammed Cihad yoldaşla ilgili haber var’ şeklinde. Ayhan Bilgen yazmış ‘insan hakları köşesinde, güzel yazmış sağolsun, yüreğine sağlık. Ama şu benle ilgili polis medyasının haberlerini merak ettim, neler zırvalamışlar acaba : ) PKK eylemlerinde molotoflu İslamcı falan demişler : ) Ne PKK eylemine katıldım, ne elime molotof sürdüm ne de İslamcıyım arkadaş. Devrimci barışı manipüle etmekte başarılılar. İddia edip ispat etmeyen/edemeyen namerttir, hodri meydan. Tabi bunu polislere değil polis medyasına ve yandaşlara söylüyorum. Polis kim olduğumu iyi biliyor.

muhammedcihadaozgurluk’ sitesiyle de bir kampanya başlatmış yoldaşlar, dostlar. Şu zorlu günlerde beni, ailemi yalnız bırakmayan yoldaşlarıma teşekkür borçluyum. Onların dışında özgürlüğüm için çalışan, kirli oyunun farkında olarak uğradığım haksızlığa tepki gösteren, yazan, kampanyaya destek veren tüm yoldaşlarıma, dostlarıma, arkadaşlarıma, gönüldaşlarıma hatta arkadaş dahi olmadığım duyarlılık gösteren herkese çok teşekkür ediyorum.

***

Bu arada sol koğuştan haber geldi yine, sevk haberi. Aldıkları habere göre 12 tutuklu sevke gidecekmiş iki kişi Kandıra, iki kişi Edirne, 8 kişi Tekirdağ. İsimler belli değil, ben var mıyım içlerinde bilmiyorum ama büyük ihtimalle varımdır. İnşallah yarınki görüşe kadar götürmezler sevke, bir daha ne zaman görüşebileceğiz Allah bilir. Ayrıca eşyalarımı da alamadım hala, yarın alacağım sevke gitmezsem. Ve Kandıra’dan daha yakın ama elbette Tekirdağ’ı istemiyorum. Koşulları ve muameleleriyle meşhur olduğunu duydum. Savcının ne yapacağı belli olmaz, polis gibi yargı da bir ‘ders olsun’ derse oraya gönderirler herhalde : ) Hayırlısı…

***

Tabi bir de mektuplar var. Bugün de mektuplar gelmedi, gelmeyecek. Sordum gardiyanlara berbere giderken, tatil araya girdiği için yirmi günün mektupları varmış ellerinde, birikmiş. Hepsi okunacak, görülecek, dağıtılacak da sıra bize gelecek. Sevke gidersem görüş de, mektuplar da, eşyalar da yalan olacak yani. Hücreden kurtulmak için normalde sevinilir sevke ama sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Önemli avantajları da var, dezavantajları da.

***

Öğle yemeği ziyafetti. Pilav, köfte verdiler. Bir de soğan kırdım ki sorma : )

***

Sevkten önce Metris hatırası olması için bir dilekçe yazıp fotoğrafçıyı göndermelerini isteyeceğim. Seneler sonra fotoğrafa bakıp anarız bugünleri. Belki birileri de seneler sonra utanır yaptığı ya da destek sunduğu bugünlerin hatırasından.

***

Biraz önce haber geldi – kara haber diyeceğim artık- ; sol koğuştan bir yoldaş müdürle görüşmüş ve söylediğine göre (Süleyman ve Turan) hepimiz Tekirdağ’a sevk ediliyoruz. Diğer iki arkadaş da Edirne’ye sevk ediliyorlar. Görüş öncesi apar topar götürmezler inşallah. Bakalım resmen ne zaman bilgilendirileceğiz.

***

Şimdi de kitaplar geldi : ) Bir günde üç kitabı da bitiririm artık. Neyse en azından bu gecelik iştigal edebileceğim bir şey var.

***

Sevkle ilgili farklı haberler geliyor.

Akam yemeğini yedim, doymadım. Konserve açacaktım, o sırada Tarık pencereden yemeği yiyemediğini söyledi. Zaten yemeklerin hepsini yiyebilen sadece ben varım. Onlar yemeklerin kötülüğünden şikayetçi ben azlığından : ) Elbette bence de çok kötü yemekler ama hayattan öğrendiğim şeylerin başında ‘ bulduğunu yiyeceksin’ gelir ve çok şükür midem en güzel, en temizinden, en kötüsüne, çöpten çıkanından, artığına her türlü yiyeceği memnuniyetle kabul ediyor. Velhasıl Tarık yemeğini hücreler arası alış-veriş sistemimizle bana gönderdi ve doydum. Yarın nasip olursa basit ama bizler için çok çok önemli olan sistemimizin önünde fotoğraf çekileceğiz avluda.

***

Sevkle ilgili muhtelif bilgiler geldi, net bir şey yok. Ama Süleyman’ın sevki kesin gibi. Arkadaşlarla konuştuk, karar aldık. Yarın sabah görüşten önce götürmeye çalışırlarsa direneceğiz ve gitmeyeceğiz. Umarım öyle bir terslik yapmazlar.

Bu arada 1 Eylül’den tutuklu 38 kişi sanırım Metris’te değiller. Hiç sesleri çıkmadı.

***

Bizim Süleyman hücresinden dertli dertli, yanık yanık döktürüyor yine. Tam bir ana kuzusu. Şuan hücresinden bağıra bağıra söylediği ‘Rabbim hep sev onları ayırma cennetinden, mahrum etme merhametinden’ : )) PKK hücrelerinde miyiz, nur yurdunda mıyız anlamadım : )

***

Metris’teki ve hücredeki son gecem mi acaba?

Keşke az buçuk edebiyatçı, birazcık şair olsaydım. Ne yazılır, ne edebiyat parçalanır burada, bu anlarda…

Kitaplara ve aynı zamanda uykuya dalmak istiyorum.

***

Tanrısal bilgeliğin tüm insanlığa egemen olması dileğiyle, yarın barış yurdunda buluşmak üzere…