Başlangıç > Özgür İnsan Günlüğü > Özgür İnsan Günlüğü 2-3 Eylül

Özgür İnsan Günlüğü 2-3 Eylül

Zeynebi, annemi, belki de ailemi göreceğim birkaç saat sonra. Hücremin kalın demir kapısının ve kilidinin sesi daha bir başka olacak bugün. Mahpuslar bilir, zindan denilince akla demir kapıların ve kilitlerin sesleri gelir. Kilidin açılmasının ve kapanmasının sesi aslında her şeydir. Bir kapı, bir yer yatağı ve dört duvar dışında hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi olmayan, beklediğin, beklediğin ve yine saatlerce beklediğin halde, artık herhalde sabah olmuştur derken, yeni getirilen bir ‘terörist’ sayesinde saatin 00:00 olduğunu öğrendiğin, bir iki sorgulama, günde bir getirilen ‘yemek’ ve adli tıp dışında içinden çıkmadığın, günlerce çıkamadığın –ben 5 gün kaldım- hücrede, sloganlar, hıçkırıklar, inlemeler, ‘kapıyı açın! Lavaboya gideceğim’ ile başlayan ve yarım saat sonra ‘altıma yapıcam ulan açıııııın!’ diye devam eden bağırmalar dışında tek bir ses duyulmayan hücrede duyduğun uzaklardan gelen ayak sesi her şeydir.

Evet birileri bir şeyler yapar, hakkını savunur, eylem yapar, örgütlenir, meydan okur, birileri barışı savunur ‘terörist’ olur ama gördüklerimin büyük çoğunluğunun tek suçu yoksul olmaları, kimsesiz, sahipsiz olmaları veya Kürt olmaları… Evime beş dk uzakta işlenen bu suçlar, mazlumların ah’ları…

***

Her şey rüya gibiydi… Görüşten döndüm. Zeynep’ime sarıldım. Annemle, Nurcihan Ablamla, Mücahid’le kucaklaştım konuştum. Öyle mutluyum ki… 11 gün sonunda, gözün aydın Cihad, gözün aydın.

Not almama rağmen sormayı, söylemeyi unuttuklarım oldu. Kötü ve olumsuz bir şey söylemediler. Bekliyordum birkaç olumsuz haber ama bir şey söylemediler ya da söylemek istemediler. Zeynep zayıflamış. Her şeye rağmen çok rahatladım, çok şükür Allah’ım… Mektuplarımı elden teslim edemedim izin vermediler. Pazartesi yollayacağım artık.

Aileme zafer işareti ve sloganlarla veda ettim.
Hücreme götürülürken Metris müdürü eşlik etti : ) Beni hala çözemediler, şaşkınlar.

Bir haftadır havalandırma yoluyla haberleştiğim Sıddık ve Muhsin’i da açık görüş vesilesiyle görmüş oldum, selamlaştık.

Abdullah’ın okuma yazması gayet iyi gidiyor, bunun dışında bir de namazı konuştuk, kılmak istediğini söyledi, zaten avluda Tarık kılarken de belli ediyordu kılmak istediğini, Arapça sureleri bilmediği için yanaşmamış anlaşılan. Ona ‘salat’tan bahsettim, namazın salat’ın slogan gibi bir ritüeli olduğundan ve namaz/tapınma için tek bir Arapça kelimeye dahi ihtiyaç olmadığından, anadiliyle en güzel namazı kılabileceğinden bahsettim. Cumamız güzel geçti , çok güzel geçti hasılı kelam.

***

Metris’te de tam bir haftamı doldurmuş oldum şu an. Bakalım kaç haftalar  daha geçecek. Kentlerle açık, zindanlarla kapalı hapishaneler inşa ettiler, etmeye devam etsinler. Biz de içeride hepsini alt üst edecek ‘barış’ı, ‘barış yurdu’nu inşa etmeye devam edeceğiz.

Vakit öldürmek… Ne kadar ‘dolu dolu’ geçirsem de, geçirmeye çalışsam da bazen geçmiyor zaman ve vakit öldürmekle iştigal etmeye başlıyorum. Bir suç işliyorum ve vicdanım sızlıyor. ‘Vakit nakittir’ derler, ben bugüne kadar her zaman vakte nakitten fazla önem verdim ve şimdi vakit öldürmeye çalışıyorum. On binlerce insana zorla vakit öldürtüyor devlet. Ne acı…

***

Bana bu günleri de gösterdiğin için teşekkür ederim Tanrım… Sonra anneme, sonra Zeynep’ime…

***

İsyan çıkarırsam bir gün, yemekle ilgili olacak sanırım. Açım…

***

Artık bu tecridin bitmesini, en azından sevkedilene kadar hafifletilmesini istiyorum. Hala sahip olduğum tek şey defter, kalem, üzerimdeki elbiseler ve komşu hücrelerle sesli iletişim imkanı. Ama sanırım son iki gün. Pazartesiden sonra günlük gazete, kantin ve ailemin getireceği eşyalarıma bir de mektuplaşmaya, bir de birkaç kitaba kavuşacağım inşallah. Tez zamanda geçse şu hafta sonu.

Hapishane şartlarına kavuşmak üzere…

3 Eylül Cumartesi

Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyor, zar zor sabah ettim yine. Zindanlarda niye sabah olmuyor daha iyi anlıyorum, ama er geç şafak atacak. Ne diyordu tanrım, ‘sabah yakın değil mi?’, elbette yakındır.

Normalde bir iki saatlik de olsa geceleri uyumak için, ya da bir-iki saatlik gece uykumu üç-dört saate yükseltmek ve gecenin acısından biraz kaçabilmek için öğleden sonra bastıran uykularıma direniyordum. Ama öğleden sonra feragat ettiğim uykumun geceler için hiçbir etkisi olmadı, öğleden sonra geçmeyen dakikalar da yanıma kar kaldı. Uyku diyip geçme, hapiste uyku için verilmeyecek şey yok. Hele bir uyku hapı satılsa kantinde, hücrelerde kapış kapış gider. Bu tecrit zaten 4-5 saat olan uykumun da yarısını elimden aldı. Bu arada gece uykusunu, öğle sonrası uykuya tercih etmemin sebebi; her ne kadar sahip olduğum şeyler (kağıt,kalem,su) ve yaptıklarım (düşünmek ve yazı yazmak) aynı olsa da gece daha acımasız ve öğleden sonra penceremden bağırınca karşılık verebilecek dört kişi var.

Velhasılı kelam bugün öğleden sonra uyudum, parmaklıkların gölgesine bakarsak bir-iki saati öldürmüşüm. Bakalım gece o bir-iki saatlik uykumdan da olacak mıyım?

Umarım olmam…

***

‘Tefekkür notları’ adında notlar tutmaya başladım, önceki notlarımı da birleştirdim.

***

Entelektüelliğin tanımını değiştirmek lazım.
Entelektüel: Kitap yüklü eşek, entel, akılsız kitapperest.

Aklını kullanmadıktan sonra, sorgulamaktan beri  olduktan sonra, gerçeklerden korktuktan sonra, ‘gerçek’ten değil halktan çekindikten sonra, kendini her gün ve her gün kandırdıktan sonra evrendeki tüm kitapları silip süpürsen ne yazar bre kara cahil! Sabah akşam Tanrı buyruğuyla yat kalk istersen, sadece eşekliğine eşeklik eklersin din adamları denilen şeytan askerleri gibi –gibisi fazla- servetlerine servet ekleme derdindeler, bilgi paralarıdır. Biriktirir, biriktirir, sadece kendilerinde olmasını istedikleri halde bankalar gibi kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler.

Aşağılıklarını, beş para etmez olduklarını, değil birbirlerine, aynaya karşı bile söyleyemezler. Korkaklardır apartman çocukları, kendilerini dahi sorgulayamazlar akıl özürlüler. Tarihin ve akılcı insanların (yani katili oldukları kişilerin) birikimlerini yağmalarlar, kullanırlar, sömürürler. Tüketmekten başka bir şeye yaramazlar, üretilmiş birikimlerin asalakları, parazitleri!

Gerçekleri, akleden kalp; vicdan, yani duyu, duygu, şuur destekli akıl görür. Gerçek görünenlerde değil görünenin arkasında, kodlarındadır. Aklı kullanan, görünenlerle, gösterilenlerle değil kodlarına ve arka planına hakim olur. Sonra üç seçeneği vardır: Kolaya kaçmak, menfaatini gütmek, çıkar sağlamaya çalışmak ilk seçeneğidir ki bu da gerçekleri örtmekle ve hak ihlalleriyle mümkündür, bunlar aktif kötüler yani ‘kafir’lerdir. İkinci seçenek çekimser olmak, kem küm etmek, ‘orta yol’culuk, ‘denge’cilik gütmek, korkmak –ki bu da çıkarcılıktır-. Bunlar da ikiye ayrılır: aktif, pasif olarak. Pasif olanlar gördüklerine duyarsız kaldıkları, sorumluluktan kaçtıkları için sorumludurlar, suçludurlar. Bir gün gerçeklerle hesaplaşacaklar. Aktif orta yolcular da aktif kötülerin aktif güçleri olarak, yaptıklarının sonuçları itibariyle suça iştirak konusunda aktif kötülerden farkları yoktur. Konuşacak, yazacak, yorumlayacaksan ya gerçekleri – en uygun yolla- dobra dobra açıklar ve savunursun, bunu yapmıyorsan susmasını bileceksin. ‘Hem ordan hem burdan’cılık da oldukça kirli bir çıkarcılıktır. Ve bunlar konumları itibariyle ‘gerçek’ için daha zararlıdırlar.

Üçüncü seçenek ise gerçeğe vefa göstererek gerçeğin fedaisi olmaktır. Bu yol tarihin her döneminde, her yerde zor, sarp bir yokuştur ve rahat bir nefes aldırmaz, radikalleştirir ve gerçekler özgürleştirir. Elbette bu yola girip yorgun düşen, tökezleyen, düştüğü yerden kalkmayan/kalkmak istemeyen, yolun kenarına çekilen, emekleye emekleye çıkmaya çalışan ve pes edeni çoktur. Zira bu yolun her adımı daha zorlu sorumluluklar yükler insana. Azimle bu yolda her türlü bedeli göze alarak ilerleyenlerin hayatı, sırtlarında çarmıhla geçer, çarmıha gerilmeleri ile ölümsüzleşirler.

Barış, gerçeğin en doğru ve en zorlu direnişidir.
Selam olsun onlara…

***

Entellektüellerden konu açılmıştı, nerelere geldik. Velhasılı kelam, erdem alkışlarla karşılanan, büyük kitlelerin omzuna alınmakla sonuçlanan ‘doğruları’ söylemekle değil , zindanlarla, çarmıhlarla, taşlanmalarla, ambargolarla, yalnızlaştırmaklarla sonuçlanan gerçeklerin direnişinde zuhur eder.

İbrahim’in, Musa’nın, Meryem’in, İsa’nın, Muhammed’in mücadelesi, peygamberlerin, elçilerin, Tanrı’nın sesi, dindarlardan, dincilerden, şarlatan din adamlarından, muhafazakarlardan değil yoksullarla, mahrumlarla, mazlumlarla dirilir/duyulur.

Muhammed Peygamberin ölümünden bugüne kadar her gün binlerce kere üstü örtülen, söndürülmeye çalışılan Tanrı’nın ışığı bir gün yeniden tüm yeryüzünü ışıyacaksa –ki ışıyacak- bu ışık yine dindar dinci, muhafazakarların eliyle değil mahrum, mazlum, mağdur, mustazafların yani ezilenlerin, direnen ezilenlerin eliyle ışıyacak.

O çok bilmiş, kendilerini kurtulmuş ümmet sanan din istismarcıları, şarlatanları, adamları ve onlar tarafından güdülen koyun sürüleri, ‘Allah rızası anonim şirketleri’nin zavallı gönüllü köleleri yalakacıları ‘onlar ne anlar ya Allah’tan, Kitap’tan, biz varız derler’. Kinleriyle geberecekler!

***

Bunları niye ‘tefekkür notlarına’ değil ‘zindan günlüğü/notları’na yazıyorum; çünkü tefekkür notlarına yeni düşündüğüm, sorguladığım konuların bulgularını yazıyorum. Daha çok dinlersin beni böyle…

Umarım 2007’den beri manifesto formatında, anayasa taslağı gibi ayetlerle işlediğim ve neredeyse tutuklanana kadar her gün güncellediğim çalışmayı bitirmek, içim sindiği şekilde sonlandırmak ve yayınlamak nasip olur bir gün. Tahminimce bir on senesi daha var, tabi bu koşullardaki bir on sene değil.

***

Bugün uyuduğum bir-iki saat dışında vakit geçmek bilmedi. Yok sadece uyku değil, avlu saati de var. Avluya çıktım yine üç arkadaşla, volta attık bir saate yakın, dertleştik. Farklı olarak top oynadık –normalde hiç sevmem ama burada sevinçten halay çektik top atılınca- Abdullah’la çalışmadık bugün, bilmiyorum niye.
***

Bunları yazarken havalandırmadan ağlama sesleri duyuyorum. Süleyman olmalı…

***

Süleyman havalandırmadayken makamlı bir şekilde bir şeyler mırıldandı, güldük epey. Bilmiyorum kendisine mi ait yoksa o da dışarıdayken mi duymuş ama şöyle bir şeydi: ‘Namaz kılıp oruç tuttum ‘yobaz’ dediler. Ezileni savundum, hakkımı aradım ‘komünist’ dediler. Ne sağcıyım ne solcu Apocuyum, Apocu’ : )

***

-Pazartesine bir gün kaldı, şu gece de geçerse tabi… Pazartesiden sonra –daha önce yazdım mı bilmiyorum- gazete gelecek, kantin alışverişi yapabileceğim, açık görüşte 50 tl yatırmışlar hesabıma, sağolsunlar, mektup yollayabileceğim, alabileceğim, tutukluluk kararına itiraz edebileceğim. Bu kadar herhalde başka bir şey yok. Bir de sevk meselesini öğreneceğim. Metris’ten gitmek istemem aslında ama bir hafta daha bu koşullarda durursam kesinlikle isyan ederim, artık hapishane, koğuş ortamına geçmem ve imkanlarından istifade edebilmem lazım.

Beni yalnız bırakmayan Rabbime, göğsümü ferah tutan, acı ve hüzün verdiklerimin acısını aklımda eriten, yüreğimde huzura dönüştüren Tanrı’ma şükürler olsun.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: