Başlangıç > Özgür İnsan Günlüğü > Özgür İnsan Günlüğü 21 Ağustos – 1 Eylül

Özgür İnsan Günlüğü 21 Ağustos – 1 Eylül

21 Ağustos Pazar gününden, cezaevi koşullarına kavuştuğum (minimum seviyede de olsa) 29 Ağustos Pazartesi gününe kadar olan süreci –öneminden dolayı detaylı bir şekilde gün gün aktarmam gerektiğine inansam da koşulların belirsizliğinden dolayı- tek seferde, genel hatlarıyla yazmaya çalışacağım.

Bir hafta geçti henüz, içimi kimseye dökemedim. Kendimle bile baş başa kalamadım, zira 7/24 gözlem ve kayıt altındaydım. Yüzümden her zamanki gülüşlerim eksik olmadı ve metanetimi korudum. Artık 7/24 gözlem ve kayıt altında olmadığım bir hücrem var çok şükür.

Zeynep’ime, anneme, aileme üzülmesinler diye mektuplarda yazamadığımı, görüşlerde söyleyemediklerimi, yürek sızılarımı, buraya, zindan günlüğüme dökeceğim.

Ailemden hiçbir haber alamadım, onları çok merak ediyorum. Ufacık bir haber beni öyle rahatlatır ki …

Uzatmadan son bir haftamı –maalesef- kısaca yazıp günlüğümü günlük gibi kullanmaya başlayacağım.

Alçaltılanlarla beraber yücelten,

Yüceltilenleri ve destekçilerini alçaltan

Rabbimin adıyla…

21-29 Ağustos 

Evimizden yoldaşlarımla birlikte Taksim’e doğru ‘Silahlar sussun, barış konuşsun’ demek için, askerler ve gerillalar ölmesin demek için, barış için yola çıktık.

Taksim’in girişinde indik, biraz yürüdükten sonra çiçeklerin karşısında çevik kuvveti ve müdahale ettiği bir grubu gördük. Zeynep’imin elini o an bıraktım, bırakış o bırakış…

-O kadar özledim ki seni Zeynep…-

Yolun karşısına geçmek için demirlerden atladım, gözüm tanıdıkları ve vekilleri aradı, kimseyi bulamadım, çoğu kadın ve yaşlıydı. Aşağı, Tarlabaşı’na doğru iniyorlardı. Polislerin ve müdahale ettiği grubun arkasında, caddenin ortasında yere uzanmış yaşlı bir kadın gördüm, yanına koştum. Hırpalandığı belliydi ve –Kürtçe- bağırışıyordu. Yardım etmek istedim ki o an polisler ve basın da kadına doğru yöneldi.

Kadına yardım etmeye çalışırken – bu arada o kadın bir barış annesiymiş, sonradan öğrendim- polisler beni iteledi, kendileri kadının kollarına, bacaklarına yapıştılar. Kadın daha güçlü bir şekilde bağırmaya başladı, polislerin ona her dokunuşuyla daha fena oluyordu. Ben de ‘durun biz kaldıralım’ dedim. Tanımadığım ama yüzüne aşina olduğum sivil bir amir ‘alın bunu, alın bunu, elebaşları bu elebaşları’ diye bağırdı. Ne olduğunu anlamadım, hepsi bana saldırdı. Kaçacağımı ya da hepsini alt edeceğimi sandılar herhalde. Daha sonra kendimi iki tanesinin arasında buldum. Gözler önünden uzaklaştıktan sonra çevik kuvvet aracına binene kadar vurdular. Otobüsün önünde arama yaparken ve kelepçeleri takarken de vurmaya devam ettiler.

O sırada yine simaları yabancı olmayan siviller de oradaydı, yaklaşık 15-16 (yarısı çevik) polis vardı. Arkadan ellerim kelepçelendikten sonra da – araca yerleştirilirken- kafama iki tane yumruk yiyince sinirim bozuldu. ‘İnsan mısınız lan siz! İçinizde zerre kadar insanlık kalmamış zalimler!’ diyerek, daha doğrusu bağırarak saldırdım polislere. Tabi ellerim bağlı olduğu için tekmelerle karşılık verdim. İki tanesini (çevikten) yere serdim, biri otobüsün merdivenlerinden düştü hatta. Sonra tam yine hepsi birden saldıracaklarken o aşina olduğum siviller tuttu ve çeviklerin hepsini uzaklaştırdılar oradan. Anlatmam gereken daha başka şeylerde yaşandı tabi o esnada ama hızlıca geçiyorum. Akşama kadar bekledim araçta. Uygun anlar yakalayarak iki kere sms yolladım telefondan. İki kişi daha getirdiler. Sonra yola çıktık, Kasımpaşa karakolundan 4 kişi daha katıldı bize. İftara az zaman kala Vatan Emniyet güvenlik şubesindeydik.

İki gün nezarette kaldıktan sonra Salı günü çıkartıldığım mahkemede hakim serbest bıraktı, ancak polisler kimliğimi vermediler. Sürekli benle ilgili görüştükleri, rapor verdikleri kişiler vardı. Bırakılmamı istemiyor ve beklemiyorlardı. Ama bırakıldım ve planladıkları gibi gitmeyince telefonlarla yoğun görüşmeler sonrasında ‘Terör şube alacak seni’ dediler. Anladım ve o zaman ‘daha yeni başlıyoruz’ dedim. Üç gün de TEM’in hücrelerinde misafir edildim.

Adliyedeyken de bir yolunu bulup tweet attım.

Bu beş günle ilgili anlatacak çok şey var. Ama polisin elinden kurtulduğum ve cezaevi koşullarına kavuştuğum şu yeni günlerde yeniden o anları anmak istemiyorum. Kısaca hiçbir insani muamele görmedik, dövüldük, aç-susuz bırakıldık, hakarete uğradık. Nadiren görülen ‘insanlık’lar ise aslında daha da namert bir muamelenin maskeleriydi. Özellikle bana karşı daha yumuşak davranıyor gibi, kayırıyor gibi görünmeye çalışarak içten içe daha büyük bir azgınlık gösteriyorlardı. Ve bunun yukarıdan talimatlarla uygulandığı da ayandı.

Hücre tipi nezarethaneler yoksullar ve Kürtlerle dolu, aynı hapishaneler gibi. İşkence bal gibi var 2011 Türkiye’sinde, İstanbul’un göbeğinde, evime 5 dakika uzaklıkta…

Ak Parti hükümetinin ve ‘cemaat’ denilen kirli şebekenin kirliliğini, rezilliğini, firavuni sistemini, yeşil faşizmi ve yeşil ergenekonun doğuşunu daha derinden gördüm. Bunlara oy verenlere bir kez daha yazıklar olsun.

Her neyse, bu süreçle ilgili yazmaya başlarsam bu defter bitebilir.

Cuma günü tutuklandım ve Metris’e getirildim. İnsanların, TV’nin, radyonun, gazete ve kitapların, kağıt kalemin, yiyecek-içeceğin olacağı bir koğuşa geleceğimi bekliyordum, yanılmışım. Yine hücreye attılar, tek başımayım, açım ama kayıt altında değilim ve tuvalet var.

***

Kantini sordum kapalı dediler, pazartesi açılacakmış. Sevkle, kantinle, görüşlerle, aileme haber vermemle ilgili hiçbir soruya cevap alamadım, gardiyanların her biri başka bir şey söylüyor. Kısaca her şeyin bayram sonrasına kaldığını anladım.

***

Hücremin penceresinden bağırdım; ‘sesimi duyan var mı?’ diye ve biri cevap verdi ‘Heval!’ diye. Selim’le tanıştık, o da önceki gün gelmiş, şanslıymış kantine yetişmiş. Her gün hücremizden alınarak avluya iki saat çıkartılıyormuşuz.

***

Selim’in sesi az da olsa rahatlattı beni. Ancak o gece…

Sürekli kayıt altında olduğum için içime döktüğüm, alçakları sevindirmemek için 5 gündür tuttuğum gözyaşlarım sel gibi aktı. Bu gözyaşları sadece Zeynep’imi, annemi, sevdiklerimi üzdüğüm için, üzüldükleri içindi. Yoksa zulmün patlamaya hazır bir volkan gibi yaptığı yüreğim gözlerimde değil, zulmün bağrında patlar patlayacağı zaman.

***

Sonraki gün havalandırmaya çıktım ve Selim’le görüştüm, tanıştım. Sadece Kürt olduğu için, kimliğinde Diyarbakır yazdığı için düşmüş buralara. Gazi’de olan birkaç olayı ona yıkmışlar, oysa alakası yok. Yanlış zamanda ve yerde Kürt olmuş.

Avluda ipler ve su şişeleriyle bir sistem yaptık. Selim’den acil ihtiyaçlarımı bu şekilde karşıladım, sağolsun. O iki saati tanışarak, dertleşerek geçirdik. Hücreme döndüm, Selim’den aldığım pijamaların, en önemlisi kağıt, kalem sevincini anlatamam. Soğuk suya girdim, çürümüş, kokmuştum. Elbiselerimi yıkadım, üstümü değiştirdim.

Artık yavaş yavaş bizimkilerden ümit kestim görüşe kadar. Ama bari iyi olduklarına dair bir haber alsaydım. Of offf…

***

Cuma, cumartesi, Pazar geçti böyle…

***

Gardiyanlar çok şaşkınlar…

***

Barışın sembolü olan güvercin neden özgürlüğün, tutsaklıktan, esaretten kurtuluşun sembolü olduğunu şimdi daha iyi anladım…

28    Ağustos Pazartesi 

Bugün biraz heyecanlı kalktım, uyuduğum söylenemez gerçi. Geceleri nasıl geçiriyorum bir ben bir Rabbim bilir. Tanrıma daha da yakınlaşmam her türlü bedele değer elbette ama gerçekten zorlu geceler. Sabah olmayan geceler…

Bugün –buranın işleyişi, ihtiyaçlarımızın nasıl karşılanacağı, görüş ve kantin günleri v.b ile ilgili- daha net bilgiler alırız diye ümit etmiştik ama yine bayram tatili sonuna kadar, yani haftaya Pazartesine kadar hiçbir şey olmayacağını anladık.

Ancak her ne kadar önce ‘kantin kapalı’ deyip öğlene kadar sinirimizi bozsalar da ve daha sonra ‘açıkmış, ama senin hesabın yok’ diyerek deli etmiş olsalar da tavizsiz rahatsız etme direnişimle kantinden ilk alışverişimi yaptım çok şükür. Artık suyum, defterim (bu satırları yazdığım defter), kalemim, zarfım, şampuanım, tırnak makasım var. Tırnaklarımı kestim, çok uzamışlardı.

Sonra avluda yine sol yanımızdaki koğuşla haberleşmeye başladık. Daha önce bahsetmeliydim, 12 PKK’li var, avlu çıkış saatlerimiz aynı ve avludan avluya müthiş yöntemlerle haberleşiyoruz ve takaslaşıyoruz. Anlatılmaz yaşanır. : )

Bugün mesela spor günüymüş aslında, ama tatil olduğu için yokmuş, bunun haberini aldık. Gazeteler gönderdiler, gazete ne büyük nimetmiş.
Eğer isim benzerliği değilse gözaltından arkadaşlarım Hamza ve Mehmet o koğuştalar. Tutuklandılar diye çok üzülmüştüm ama benden kat kat daha şanslı çıktılar keratalar. Benden 3 gün önce cezaevine kavuştular ve 12 kişiler. Ben ise 5 günlük nezaretten sonra Metris’e geldim ve hala tek kişi hücredeyim.

***

Ve günün diğer bir güzelliği; yeni arkadaşlar. Normalde zindana düşene üzülmek gerekir ama kusura bakma arkadaş sevindim, hem de çok. Beraber kalamasak da hücrelerimizden bağıra bağıra haberleşeceğiz ve daha önemlisi avluya çıkartıldığımızda artık iki değil beş kişi olacağız. Tarık, Metin ve Selim. Neyse bugün sayelerinde hızlı geçti, tanıştık, konuştuk. Yarın da devam edeceğiz inşallah avluda.

Sevkten sonra koğuşlara geçeceğimiz için disiplin sağlayacağız elbette, her şey planlı programlı olacak.

***

Son iftarımı da Zeynepsiz yaptım. Dualarım…

Geceleyin özgürlük türkülerimizi, marşlarımızı söyledik. Beş kişi inlettik Metrisi sonunda.

Bugünlük bu kadar. Ama gün daha yeni başlıyor diyebilirim. Tanrımla görüşeceğim ve sabaha kadar uyumayacağımı biliyorum. Ah geceler!

***

İsyan, insanın yaşam hakkından sonra en kutsal hakkıdır, bazen de görevi.

29    Ağustos

Bugün bayram.

Ezilmişin, horlanmışın, nefret edilmişin, gaspedilmişin, yoksulun, yoksunun, öldürülmüşün, tutsağın bayramı olmaz ama bugün bayram…

Saat 7 gibi çorbamız geldi. Bugün ilk defa yıkandım sıcak su, sabun ve şampuanla. Sonra avluya çıktık, Süleyman’ı bırakmadılar, bizden sonra çıkaracaklarını söylediler. En fazla dört kişi çıkabiliyormuşuz avluya. Yan koğuştan Özgür Gündem attılar, okuduk. Öğle yemeği çok güzeldi.

Tarık güzel şiirler yazıyor ve paylaşıyor bizlerle.

Gençliğin çok ciddi bir şekilde uyuşturucuyla savaştığını öğrendim. Süleyman’ın içeri alınışı çok trajikomik.

Polis, Kürt gençleri topluyor, senelerle tehdit ediyor ve ‘dışarıda hap, uyuşturucu, esrar, ot satın size karışılmayacak yeter ki bu işlere karışmayın’ diyorlar. Ve yüzlerce genç varmış bu işe bu şekilde bulaşmış. Kabul etmeyenler gençliğini zindanlarda geçiriyorlar.

Grup sözcüsü seçtiler beni, ilk iş olarak Süleyman’la ilgili talepte bulundum, dilekçe yazdım.

Saatimiz yok burada, saati unutacağız bu gidişle. Ezanlarla, güneş-gölge ile, sayım vaktiyle, yemek dağıtımıyla, avluya giriş-çıkışlarımızla saatimizi oluşturduk. TEM’dekinden çok daha avantajlıyız yani. TEM’de saatleri değil, günleri hesaplayamıyorduk.

Abdullah’a okuma yazma öğretmeye başladım avlu saatlerinde.

***

Barışı yaşamak ve barışla yaşatmak için…

***

Olmaz olsun o iyi niyetliler! Ki onların kalpleri akıllarından kopuktur.

30    Ağustos

Bugün akşama kadar 1 Eylül sanıyordum tarihi. Barış günü için gece atacağım sloganları diğer hücrelere ve koğuşlara yollarken çatılardan haber geldi bugün 31 Ağustos diye : )

Yarın Metris’ten ‘Yaşasın Barış’, ‘Biji Aşiti’ sesleri yükselteceğiz inşallah.

***

Abdullah harfleri biliyor zaten, tahminimce bir iki haftaya kadar gazeteleri şakır şakır okuyacak.

Grup sözcüsü seçilmemden sonra günlük plan yaptım ve verdim herkese.
Havalandırmada spor yaptık ‘Barış, adalet, özgürlük’ diye bağırarak.

Açık görüş için önce Çarşamba sonra Cumartesi sonra Cuma dediler. Bakalım ne zaman olacak. Havalandırmada muhtelif konularda tartışmalar yaptık, çok güzel geçti.

Tarık’ın ablası dağdaymış, çok hazin ve ailece onurlu bir hikayeleri var. Namazlı niyazlılar bu arada. İslam’la ilgili –onca bilgisizliğe rağmen- islamcılardan çok daha doğru şeyler söylüyorlar.

İlerde güzel şeylere gebe Metris…

***

Tebbet ye da Tayyib!
1 Eylül 2011

Saat kaç şu anda bilmiyorum ama güneş yeni doğuyor. Ellerimi bırakma Tanrım.

Yarın Zeynep’imi, annemi, kardeşlerimi görecek miyim, sarılacak mıyım?
Uyurken düşünmek ne demek, uyurken uyuyamamak, beynimin sürekli çalışıyor olması, uyuyup uyandığının belli olmaması… Hepsini burada öğrendim. Acaba önümüzdeki günlerde hücremde normal bir uyku uyuyabilecek miyim, merak ediyorum.

***.

Gerçeklerin yoldaşlığını hiçbir şeye değişmeyenin arkasını sağlama alacağı yer çarmıhtan ötesi olur mu Meryem oğlu…

***

Barış, içi doldurulması gereken, öz anlamına kavuşturulması gereken, tarih boyunca derin ve kapsamlı anlamının çok ufak bir kısmıyla tanımlanmış ancak tanrısal mesajların, geçmiş ve geleceğin formülünün içinde saklı olduğu bir kavram. Barışa ‘çatışmasızlık, silahların susması, savaşların olmaması’ şeklinde sığ bir şekilde anlamlandırmak ne büyük gaflettir. Barışı teslim olmak olarak algılamak ne büyük bir gaflettir.

***

Taksim’de düzenlenen Filistin eylemine barış bayraklarıyla katıldığımız için baya bir tepki görmüştük; ne barışıymış efendim savaş vaktiymiş, cihad vaktiymiş, pes mi edilecekmiş, teslim mi olunacakmış’ vs. Ne kadar vahim değil mi? Bunları söyleyenler de bir yandan ‘yaşasın İslami direnişimiz’ diye yırtınıyorlar. ‘İslami’ ne ola ki? Barış zaten direniştir, mücadeledir. Adı barış olan dinin İslamcı Truva atları!

Müslümanların ‘barış’a yaptıkları ‘gaflet’le ifade edilemez, düpedüz bir helaktir ve nitekim İslam toplumu helak olmuştur.

***

Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü. Sınırlandırılmış, sığlaştırılmış anlamıyla ‘barış’, evet, ancak yine de oldukça anlamlı ve önemli. Hem Türkiye hem tüm dünya için anlamlı ve gerekli. Bu sığ anlamıyla dahi yeryüzünde yükseltilmesi gereken en önemli ses barışın sesi olmalıdır.

***

Metris için gerekli çalışmaları yaptık. Evet, henüz çok yeniyiz ama varlığımız etkili bir şekilde hissediliyor Metris’te. Bu akşam barışa adanacak  sloganlarımız, marşlarımız. Atılacak sloganları belirleyip, havalandırmalardan koğuşlara atacağız.

***

Birazdan sayım yapılır, sonra çorbamız gelir ve gün başlar. Elbette koğuşun avantajları hücreyle kıyaslanamaz ama hücrenin avantajları da yok değil, değil mi Tanrım…
Gerçekten yalnızlığı yaşıyor, hissediyorum ancak bilfiil yalnız olmak farklı bir şey, acı evet çok  acı ama acıyı sevmek de var, seve seve, güle güle bedel ödemek hatta ölmek de var.

***

Kahvaltı yokmuş bugün, akşam verdikleri biber ve salatalık kahvaltıymış. Avluya bilerek çıkmadık bu sabah, akşama doğru çıkartacaklar. Hücre pencerelerinden ses duvara çarpıyor ve dışarı gitmiyor. O yüzden havalandırmadan gökyüzüne doğru ‘Barış! Adalet! Özgürlük!’ diye bağıracağız.
***

Dünyadan iyice koptum, ne radyo, ne TV, ne gazete, ne insan tam bir tecrit altındayım. Koğuşa geçmeyi aslında sadece bunun için istiyorum. Yok yok, sadece bunun için değil, bi de insanı, konuşmayı, tartışmayı, oynamayı, halayı özlediğim için.
***

Öğle vakti… Koğuşlardan hücre havalandırmasına soda şişeleri ve gazeteler içerisinde şeker ve çay geldi. İlk defa çay içiyorum 11 gün oldu. Bu çayı unutmam.

***

Sigara attılar şimdi de : ) İçmezsem olmaz. Yaşasın dayanışma, yaşasın kardeşlik!

***

Öğle vakti değilmiş daha.. Gölgelerden anlaşıldığına göre saat henüz 10-11 civarı. Vakit geçmiyor…

Abdullah’ın hayatını da yazmak isterdim buraya… Buna hayat  denirse tabi. Hangi suçundan ötürü bu eşitsizlik, bu aşağılanma, bu horlanma, bu yoksulluk ve tüm bunlara rağmen onlarca yasak! Ne Kürtçe biliyor doğru düzgün ne de Türkçe. Ailece hayatları kölelikten beter bir şekilde geçmiş. Ama yine de ‘kötüyüz, daha kötü oluruz’ dememişler, açlıklarına açlık katarak özgürlük mücadelesine atılmışlar.

‘Serok(Öcalan) bize özgürlüğün yolunu gösterdi, insanca bir yaşam vaad etti ve bunu ispatladı. Köleliği, kolaycılığı, korkaklığı seçen Kürtlerden olmayacağız’ diyor.

***

Ezilenlerin ezilmesi, mağdur edilmesi, hakkı yenmesi o kadar doğal ve normal ki bizler için. Medya onların mağduriyetlerini gündemine almaz, asla kazanacağı bir şey yoktur çünkü. –Ne kötü ki ezilenler de kanıksıyor bu zulmü- Beyinler virüslü doğru ama antivirüs verildiği halde virüslerini temizlemeyenlere sinir oluyorum. Onların ancak ‘Neredesin Ey Ümmet’, ‘Utan Türkiye’, ‘Türkiye yasta’, ‘Hani barış istiyorlardı’, ‘Müslümanlar katlediliyor’ gibi başlıklar ilgilerini çeker. Ötekinin pantolonu tozlanmış olsun, bir senelik çakacakları o olur, kendilerinin boğazlarına kadar foseptik çukurunda olduğunu görmezler. Utanmaz beyaz Türkler! Utanamz batılılar! Utanmaz İslamcılar ve Müslüman Toplumu! Utanmaz burjuva! Utanmaz ve çok bilmiş entel yazarlar ve okurlar! Utanmaz solcular!

***

Evet onlar bilgisiz, görgüsüz, anlaşılması zor, o seviyeye –inmekte değil- çıkmakta zorlanıyoruz. Onların niyetlerinin de benim için hiçbir önemi yok. –Aynı sizin vicdansız, akıldan yoksun iyi niyetlilerinize beş paralık değer vermediğim gibi.-

***

Firavunları dışarıda aramadan önce içinde aramayı denedin mi?

***

Birazdan sayım başlayacak. Sayımdan sonra seslerimizi uzun ve geniş duvardan, hücre pencerelerimizden yükselteceğiz: Biji Aşiti!

***

Cennet, bozulmamış, doğal, çitsiz bahçedir. Nedenini hiç düşündün mü, ey cennete girmeyi çok isteyen! Cennete girmek için hayatını ibadetlere, zikirlere, sohbetlere adayan! Fesadı meslek edinmiş ‘müfsid’, cürümü meslek edinmiş ‘mucrim’, kula kulluk eden/ettiren ‘müşrik’, barışı yani selamı meslek edin ve ‘müslim’ ol!

Unutma ‘cennet’in yolu yeryüzünü ‘cennet’ yapmaktan, yapmak için, mücadele etmekten geçer.

***

Metris’i inlettik bu gece ‘barış’la. ‘Biji aşiti, biji azadi!’, ‘Yaşasın barış, yaşasın özgürlük!’, ‘Biji Bıratiya gelan’, ‘yaşasın halkların kardeşliği’, ‘barışa bir ses, çift taraflı ateşkes’, ‘Barış, adalet, özgürlük!’ sloganları attık.

Şimdi marşlar söylüyorlar tutsaklar, bazıları koğuşlarından bazıları hücrelerinden…
Tanrı’yla başlayan Tanrı’yla bitecek olan bir günün daha sonuna geliyorum. Bedenim, psikolojim alıştı sanırım hücreye, yalnızlığa. Ama aklım, benliğim, vicdanım asla alışmayacak ve kabul etmeyecek. Alışılması, kabullenilmesi imkansız diye değil, alışılmayacak bir şey yok, ölüme, ölümlere bile alıştık zamanında. Bu bir tecrit, çünkü bu bir zulüm, çünkü bu barışa bir saldırı ve kabullenmemem direnişimdir.

***

Dünyamızın barış yurdu olduğu, her günün barış olduğu, 1 Eylül Barış gününün unutulmasının mümkün olduğu yarınlar diliyorum.

Yarın buluşmak üzere…

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: