Archive

Archive for Mart 2012

Özgür İnsan Günlüğü – 6-7 Eylül

Mart 29, 2012 Yorum bırakın

Bitmek bilmeyecek olan ama acıları, ahları ve ızdıraplarıyla eninde sonunda bitecek olan bir gün daha başlıyor.

***

Günler sonra mektubumu ve dilekçelerimi verebileceğim nihayet, birkaç saat kaldı. Ben henüz koca bir günün nasıl geçeceğini/geçireceğimi değil, bu birkaç saatin nasıl geçeceğini dert ediniyorum.

Uykum var, gece uykusuz kalma pahasına normal bir uyku çekmek istiyorum, ihtiyacım var. Başım ağrıyor.

***

Dilekçelerimi verdim, sıra mektupta.

***

Bugün 9’dan 12’ye kadar sıcak su var. Sabun ve şampuan da var. Havlu da var. Çamaşırlarım da var. Sonunda yıkanacağım adam akıllı sonra da yeni elbiselerimi giyineceğim : ) Bir de cımbız olsaydı tam olurdu.

Bugün yine kahvaltı yok, dün akşam yemeğinde verdiler kahvaltımızı, birer lokma bal ve peynir. Ama dolapta yiyecek şeyler var, aç kalmayız bundan sonra inşallah.

***

Yıkandım, yenilendim, ayna karşısında kendime çeki düzen verdim, ilk günlere nazaran toparlamışım kendimi, maşallah bana.

***

Dilekçelerim ve sorunların üstüne gitmem işe yaradı tahmin ettiğim gibi, müdürle görüştüm. 15 dk kadar süren görüşmemizde genellikle ben konuştum ve not aldığım soruları sordum Metris müdürüne. Sorularıma doğru düzgün cevaplar aldım sonunda ve görüşmenin etkisini hissettim su ana kadar. ‘Şu an’ın gece olduğunu belirtmeliyim öncelikle. Sorduğum soruları, cevapları, Metris’le ilgili öğrendiğim şeyleri paylaşmama gerek yok sanırım. Ama şunu belirtmeliyim Cuma günü açık görüş hakkımız var, tabi Cuma’ya kadar sevke gitmezsek ki her an gidebiliriz.

***

Avluda Abdullah’la gazete okuduk, harfleri ve heceleri birleştirmede hala ufak tefek hatalar var ama okuya okuya bir problem kalmaz. Artık biraz kendi elinde yani.

***

Süleyman ağlıyor yine… Ağlamasın ne yapsın, hayat hiç gülmemiş yüzüne. Annesi ve kardeşiyle yoksullukla, yoklukla mücadele ile geçmiş hayatları, çalışmaktan okuyamamışlar. Zaten İstanbul’a gelme nedenleri Kürt sorununun ta içinden bir hikaye. Şimdi Süleyman burada 19 yaşında, çalışamıyor ve hiçbir suçu yok, suç derken bize göre değil yani T.C. hukukuna ve anlayışına göre ‘suç’u yok, tabi ‘Kürt’ olması dışında. Ve şuan Süleyman’ı ağlatan asıl sorun annesinin ne halde olduğu. 8 gündür burada ve annesiyle görüştürülmüyor çünkü kimliği yok annesinin. İki kere kapıdan dönmüş annesi. Müdürle bunu da konuştuk, avukatlara haber verildi, yardımcı olacaklar kimlik için. Bu Cuma görüşür inşallah…

***

Bir de kötü bir haber aldık bugün. Yeni arkadaşlar bekliyorduk ya, geldiler, daha doğrusu gelmişler. Tam 38 kişi gelmiş Metris’e ama kalabalık oldukları için odalara (yeni hücrelere) değil koğuşa alınmışlar. Onlarınki ne şans, bizimki de ne bahtsızlıktır be can. Ama hala umudumuz var, belki yarın belki daha sonra gelirler. Yalnızım, yalnızız…

***

Yeni tutsaklar sesimizi duysun, bizden haberdar olsunlar diye inlettik Metris’i şarkılarımızla,sloganlarımızla. Ama bir karşılık almadık : )

***

Seni çok özledim Zeynep…

7 Eylül Çarşamba

Bu gece tahminice saat 1 gibi yatağıma uzandım ve 1-2 saat süren uyuyamama işkencesi olmadan, hatta yüzüm gülerek  uyudum, mükemmeldi. Nasıl başardım bilmiyorum ama keşke her gece böyle olsa artık. Gün doğacak birazdan. Ekmek kırıntılarını avluya döktüm, belki gelir güvercinler, serçeler…

***

Hapis hayatıma en çok sevinen dişlerim olmalı. Günde iki kere itina ile fırçalıyorum., hiç üşenmiyorum artık : )

***

Üşüyorum artık, gelecek eşyalarımın içinde uzun kollu, kalın bir şeyler vardır inşallah. Ve umarım eşyalarım sevkten önce gelir. Sayım başlayacak birazdan, güneş uzun duvarın tellerininden duvara doğru uzanıyor.

***

Türkiye’de yaşanan bu zulmün, vahşetin, akan kanların sorumlusu sadece Ak Parti ve yandaşları değil. Kürtler nasıl ‘Türk düşmanı’ olmuyor şaşılacak bir şey. İktidarı, muhalefeti, partileri, stkları, sanatçıları, medyası, yazarları, esnafı, işçisi, dindarı, dinsizi… tam bir toplumsal suç. Halka layık hükümet, hükümete layık halk. Pisliğe batmışlar aldatanı ve aldananıyla.
Medya; kana susamış vampir gibiler. Yalan olur, iftira olur, çarpıtma olur, dezenformasyon olur da bu kadar mı olur arkadaş! Türkiye’de özellikle Kürt meselesi ve –bugünlerde ciddi ve profesyonel bir şekilde- Suriye üzerine çok iyi çalışıyorlar.
‘Allah aklını kullanmayanlara pislik yağdırıyor!’

***

Velhasıl anlayacağın üzere gazetelerle öğleni ettim. Öğle yemeğini bekliyorum.

***

En azından bir mektubun gelmesi gerekiyordu. İstanbul içinden mektup kaç günde geliyor arkadaş ya!

***

Kitap için de konuşmuştum müdürle, dilekçe yazdım, kitap listesi gelecek. İçinde okunabilecek bir kitap vardır inşallah.

Normalde birkaç sene sonra başlayacaktım kitap okumaya, bu vesileyle erken başlamış olacağım. İki kitabı not aldım, özel olarak isteyeceğim görüşte.

Kitap okumak güzeldir, hoştur, gereklidir ancak kullanmasını bilene. Akıl, duyuların ve bilincin desteğiyle başlı başına üreticidir. Ve bu üretkenliğin en saf ve virüssüz haliyle temelinin atılması gerekir.

Sahip oldukları eşsiz kaynağın üstüne beton dökerek başka kaynaklardan geçinmeye çalışmak hatta arıtılmışlarla vakti ziyan etmek suçtur. Tüketici olmadan önce ya da en azından tüketirken aynı zamanda üretmek çok daha faydalı ve ahlaki olanıdır. Kaynağını keşfedip kullanmadıktan sonra çok okusan da çok gezsen de kitap yüklü eşek olmaktan kurtulamazsın. Evet bu ‘eşek’ler el üstünde tutuluyor doğru, o da bilgi yüklü akılsız, çok bilmiş, egoistleri el üstünde tutanların eşşoğlueşşekliğidir. Velhasılı kelam önce hayatı okumalıyız, aklederek.

***

Vakit öldürmek istemiyorum. Ama mecburum.

***

Dört ay önce, bugün, hayatımın en mutlu günüydü. Zeynep’le evlendiğim gün… Ne güzel bir gündü, ne güzel bir başlangıç, ve hala ne güzel bir beraberlik… Kutlu olsun Zeynep, kutlu olsun Cihad.

***

Ahh toprak!

***

Son on yılda dünya genelinde toplam 35.117 kişi ‘terör suçlusu’ olarak hüküm giymiş. Terörist avında ilk sırada Türkiye olduğunu söylesem şaşırmazsın herhalde. Evet, Türkiye tam 12.089 kişiyle (yarısına yakın) ilk sırada. İkinci olan Çin ise 7 bin. Tabii Çin nüfusunu hesaba katar ve yüzdeliğe vurursak Türkiye’nin dünya ikincisi olan Çin’i bile kaça katladığını kestirebiliyorsun.

Durmak yok, yola devam Türkiye!

***

‘Anamı özledim’ diye ağlıyor yine Süleyman.

***

Saatler geçmiyor can…

***

Kitap hakkımı kullanabileceğim nihayet. Hapishanedeki kitapların listesi geldi akşam sayımdan sonra. Üç tane hakkım varmış, onbeş günlük, üçünü de kullandım. İhtimali yüksek değil ama yarın gelir kitaplar inşallah.

Çok sıkılıyorum çok…

***

Yarın berber günümmüş aynı zamanda, gidecektim ama ücreti ne kadar bilmiyorum. Zaten maddi olarak destek olmam gerekirken köstek oluyorum aileme. Olabildiğince az harcama yapmam lazım. Zaten ufak tefek düzeltmeler yaptıracaktım, yanaklarımı aldıracaktım, o da olmasa da olur. Kimsenin beni gördüğü yok zaten. Ama yarım saatte olsa vaktimi götürecekti, farklı bir şey olurdu. Bilmiyorum ya gidebilirim de.
Yarın mektup gelir mi ki?

***

Ne mutlu barış yoluna, yolcularına…

***

Dua et  uyuyabileyim…

Özgür İnsan Günlüğü – 5 Eylül

Mart 26, 2012 1 yorum

5 Eylül’ün ilk saatlerinde olmalıyız. Uyuyabileceğimi sanmıyorum bu gece.

Sonbahar hemen hissettirdi kendini, üşüyorum.

Zeynep’ten geçen seneki unutulmaz maceramız olan ‘Karadeniz’ fotoğraflarımızı isteyeceğim. Etkisi olumlu mu olur olumsuz mu olur bilmiyorum ama çok özledim oraları, o günleri. En azından bakarak anmak, görmek yeniden değer bilmek istiyorum.

Belki bir gün yine gideriz, belki daha güzel yerlere, özgürce…

***

Artık karanlık hücremde tefekkür vakti.

***

Aydınlık karanlığı galebe çalıyor emin adımlarla.

***

Ve sabah…

Bugünden çok beklentilerim var.

Eşyalarım gelecek mi?

Gazete gelmeye başlayacak mı?

Mektupları ve dilekçeleri gönderebilecek ve alabilecek miyim artık?

Ve sevk durumum başta olmak üzere kafamdaki pek çok soruya cevap bulabilecek miyim?

Sayımı bekliyorum, sayımdan sonra var gücümle bastıracağım ‘beklentilerim’ için…

Sorgulamalar ve düşüncelerin ardından edindiğim bulguları teyit etmek ve sağlamasını yapmak için bilgisayarıma ve daha çok internete başvururdum. Burada not alıyorum ve bir gün çıktığımda -nasip olursa- teyit etmem gereken pek çok şey olacak.

***

Bu gece de hiç uyumadım, uyuyamadım. Şu an hiçbir şey yapmadan öylece uzanmaktayım, uzaklardayım. Bir haber gelse, bir ilk mektubu gelse, içim rahatlasa…

Beş gün var görüşe, tabii sevke gitmezsem beş gün içinde.

***

Önce yanlış gördüğümü sandım ama değilmiş. Gardiyanlar geldi, mazgalı açtı, sıcak bir çay, bir ekmek ve yumurta verdiler. ‘Eyvallah’ dedim, tehlikenin farkına vardılar, anlaşıldı; bağırana kadar eziyorlar, biraz ses çıkarmak gürültü yapmak gerekiyor. Çok şükür.

***

Karnım tok, penceremin parmaklıklarından tutarak gökyüzünü görmeye çalıştım ve gördüm ve şükrettim. Fark ettim ki aynı şeyi karnım açken yaptığımda ettiğim şükür daha lezzetliydi. Fark ettim ki penceresi dahi olmayan, hatta ne penceresi insanlıktan eser olmayan ‘emniyet’teki hücrelerde ettiğim şükür daha anlamlıydı. Yanlış anlaşılmasın, mazoşistlik falan yok  : ) Elbette tüm haklarımızı direne direne alacağız ve kazanacağız yine şükredeceğiz. Hakkı müdafaa ettiğin için mahrum bırakıldığın haklar vicdana huzur dolduruyor. Ve huzuru mutluluğa asla değişmem.

***

Doğruluğun yolunda, barışın yolunda, gerçeğin yolunda bedel ödememe ‘şansı’ yoktur. Barış devrimcisi güçlülerin, egemen kitlelerin, karnı tok sırtı peklerin alkışlamasını değil, mahrum, mazlum ve ‘öteki’lerle barış yolunun eza ve cefasını gözler. Bu eza ve cefa sadece somut olarak zindanlarda, çarmıhlarda, kurşunlarda karşılık bulmaz. Öyle bir sarsılırsın ki bazen çarmıh çivilerinden farksızdır etkisi, yaşarken binlerce kere ölürsün, ölüm senin için kaçmak olur ama yaşamayı tercih edersin, evini, öz yurdunu zindan ederler.

***

Tepem attı ve bu sefer bağırdım gardiyanlara. Neymiş dilekçeleri sayım memuruna vermek gerekiyormuş. Yani yarına kalmış o iş. Neymiş mektupları gazete getiren görevliye pullarla verilmesi gerekiyormuş. 10 gündür her gün sordum, bana kimse mektupları gazete dağıtan görevliye vereceğimi söylemedi. Kimse mektup göndermek için kantinden pul alınması gerektiğini söylemedi. Ne vicdansız, ne utanmaz bunlar ya! Bu iş müdüre gidecek, başka yolu yok!

Gazeteyi sayımdan sonra aldım bu arada, buna da şükür. Artık her sabah gazete alacağım. Ufak olsa da standart koşullara geçiş için önemli bir adım. Bari eşyalarım gelse artık…

Kantinden istediklerim oldu, konserve yemek istedim, pul istedim, radyo istedim, bisküvi ve soğan istedim. Gün içerisinde gelecek inşallah.

***

Bir gazeteye sabahtan öğleye kadar vakit ayıracağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

***

Süleyman avluda şu an, Abdullah penceresinden ödevlerini gösteriyor ona.

***

Öğle yemeği ve kantin geldi sonunda. Pilav, cacık ve soğanı afiyetle yedim daha ne olsun…

Artık verilen yemekle doymasam bile soğan, konserve ve bisküviler var. Pullar da geldi, yarın mektuplarımı vereceğim inşallah başka bir sorun çıkarmazlarsa.

***

Yabancı bir gardiyan geldi, elinde benle ilgili birkaç doküman vardı ve ‘Sen misin Muhammed Cihad?’ dedi. ‘Evet, buyur’ dedim, ‘Yok bir şey idareden sordular’ dedi ve gitti. Hayırdır inşallah…

***

Güzelim mektuba pul hiç yakışmadı, çünkü üzerinde Mustafa Kemal var.

***

Ne oldu biliyor musun? Zeynep’im geldi. Ne olduğunu anlamadım, gardiyanlar geldi ve çağırdı. ‘Eşyalarım geldi her halde’ dedim, yoldayken ‘Savcılık izni, ziyaretçin var’ dedi. Ondan sonrası yine rüya gibi…

Savcılıktan izin almış Zeynep, eşyalarımı daha getirememiş, hazırladıkları çanta annemdeymiş, annemde evde yokmuş, apar topar aceleyle birkaç şey almış ve çıkmış sevdiceğim. Daha bakmadım getirdiklerine. Öyle heyecanlı ve mutluyum ki….

Zeynep baya anlattı, vaktimiz kısıtlıydı o yüzden konudan konuya geçerek hızlı hızlı konuştuk. Zaten cam arkasından telefonla görüştük, sarılamadım… Benle ilgili iftira-itham kampanyası başlatmış yandaş/polis medya. Klasik tek parti diktatörlüğü işte…

Tahminimden fazla ve beklemediğim kesimlerden destek gelmiş, güzel bir dayanışma olmuş. Polis savcılığa verdiği ‘gizli dosya’da olduğu gibi yine baya bir saçmalamış medyaya servis ettikleriyle, zavallılar. Benim üzerimden belli bir kesimi ezmeye, sindirmeye çalışıyorlar.

Hukuki süreç Ergenekoncu Türkiye döneminden farksız hatta daha vahim bir trajikomediyle ilerliyor.

Birkaç güne kadar dışarıda olup bitenleri, yazılıp çizilenleri bana yollayacak Zeynep, sonra yeniden bu konu üzerinde duracağız inşallah. Zeynep’imle görüşmemin mutluluğu yansısın bugün buraya, geri kalanını her zaman konuşuruz.

***

Sadece eşyalarım gelseydi bugün, sevgilim buralara kadar geldiği, yakınlarımda olduğu için sevinecek, gönlüm rahatlayacaktı, ki zaten eşyalarımın gelmesini en çok bunun için istiyordum. Ama görüştüm, gördüm Zeynep’i. Teşekkürler Tanrım, çok teşekkürler…

***

Zeynep’in getirdiği poşete baktım, sağ olsun acil olanları alıvermiş alelacele evden çıkarken. Artık havlum var, iç çamaşırlarım var ve eşofmanım var. Yavaş yavaş normale dönüyorum.

***

Aslında bugüne dair paylaşacağım başka şeyler de vardı, unuttum Zeynep gelince. Bir tanesini hatırlıyorum o da spor. Evet bugün bereketli bir gün, yemek de güzeldi, her zamanki gibi ufak tefek sorunlar çıkıyor, çıkartıyorlar elbette, olsun bugün güzel bir gün olarak kalacak inşallah.

Öğle yemeğinden sonra çatıdan haber geldi, arkadaşlar diyordu ki, ‘bugün spor var, gardiyanlara gitmek istediğinizi söyleyin’ biz de hemen sorduk, önce ‘yok’ dediler, sonra ‘alacağız sizi’ dediler.

Ve yarım saat sonra Metris’in spor salonuna götürüldük. Haberi gönderen arkadaşlardan da sekiz kişi geldi, tanıştık (açık görüşte görmediklerimiz de vardı), biraz sohbet ettik sonra futbol oynamaya karar verdik. Kapalı salonda basketbol ve voleybol sahası, açık bölümde de  halı saha vardı. Hiç mi hiç anlamam futboldan ve sevmem de ama bu oyunu çok sevdim. İnsanlarla beraber olmak, oynamak, koşmak, düşmek, yorulmak ve takımımızın kazanması güzeldi. Üstüne bir de Zeynep geldi. : ) Öyle bir gündü işte bugün.

Oyundan sonra vedalaştım arkadaşlarla ve buz gibi suyun altına girdim, sinüzitim baş gösterir diye korktum ama –ki burada hiç çekilmez- Allah göstermesin şu ana kadar bir sorun yok. Haftaya pazartesi burada olursam yine çıkacağız inşallah. Hem artık eşofmanım ve havlum da var.

***

Yarın mektup gönderebilirim umarım ve alabilirim. Keşke her gün mektup gelse… 15 gün oldu eşimden, ailemden, yoldaşlarımdan, dostlarımdan, yuvamdan ayrılalı. Ve eşim, ailem hariç bugüne kadar kimseyle haberleşemedim, üç gazete dışında dünyadan tamamen kopuk geçti bu 15 gün. Ama her geçen gün yavaş da olsa daha iyiye doğru gidiyor.

Rabbim kabul et…

***

Eşyalarımı demir dolaba koymak için dolabın kapısını açtığımda ve kapadığımda fark ettim. Kapılar, demir kapılar hep üstüme kapanıyor, ne açan benim ne de kapayan. Kapı açmayı özlemişim can…

Ve Abdullah mektup zarfına adını- soyadını, adresini ve alıcının bilgilerini kendisi yazdı, tebrikler Abdullah! Mektubunu kendisi yazmadı tabi henüz, mektubu can yoldaşı Tarık yazdı gün içinde. Yakında mektuplarını da kendisi yazacak inşallah.

***

Bugün yeni tutuklular gelir diye tahmin ediyorduk, özellikle Süleyman avludaşlarını dört gözle bekliyordu ama gelen olmadı. Polis yeni ‘terörist’ler avlamayı bırakmış, yakaladıklarının ‘uluslar arası, büyük teröristler’ olduğunu iftiralarla ve iftiharla ispat etmekle uğraşıyor.

***

Bu gece dün gece gibi olmasın, organize edeyim de şarkılar, marşlar söyleyelim komşularla…

***

Uykum var sanki bu gece, uyuyacağım sanırım, uyuyabileceğim bu gece.

‘Sevildiğiniz kadar değil, sevdiğiniz kadar değerlisiniz.’

***

Uyudum bir-iki saat. Hala uykum var, gözlerimden belli ama bir saatten fazla-muhtemelen- yatakta sağ-sol yapmama rağmen ikinci kere uyuyamadım. Buraya özel bir durum sayılmaz aslında, ben hep böyleydim. Her ortamda uyuyabiliyordum ama uyuduğumda sesli bir ortam varsa ve ortam birden sessizleşmişse anında açılır gözlerim, tersi içinde aynı durum geçerli. Ya da ışıklı bir yerde uyumuşsam ve ışık kapatılırsa sonradan aynı şekilde uyanıyorum hemen, tabi sonradan uyuyabilene aşk olsun. 48 saattir uyumamış olsam bile yeniden uyuyabilmem çok zor, beynimin ve ortamın rahat, gündemin sakin olması lazım. E burada da ne ortam uygun, ne beynim durabiliyor ne de –takip edemesem de- gündem sakin. Hapishane köpekleri de başlayınca birden havlamaya, uyanıp gecenin kalan yarısını ayakta geçirmek farz oldu.

Aslında bu satırları ‘6 eylül’ altında yazmalıydım ama önemli değil, sayfa bitince yeni sayfaya atarım başlığı ‘6 Eylül2011’diye…

***

Başım ağrıyor hafiften, umarım uykusuzluktandır.

***

Dayanamadım, sigara içiyorum. Tanrım, annem ve Zeynom mazur görün artık. Zindanlarda aktif olarak başlamaktan ve bağımlı olmaktan korkuyorum.

Ellerimi kıskanıyorum bazen, istedikleri zaman parmaklıklardan çıkabiliyorlar. Genellikle kimse görmemesine rağmen günde 5-10 kere ellerimi çıkartıp zafer işareti yapıyorum. Şu an elim zafer işareti yapmıyor tabii parmaklarımın arasında sigara tütüyor. Ama bu da güzel bir kare, anlamlı bir kompozisyon bence, fotoğraf makinem olsa aynı açıyla bu anı da ölümsüzleştirmek isterdim.

***

Tefekkürden kaçacaktım bu gece olmadı, yapacak başka bir şey yok bu saatten sonra. Burayı çekilebilir kılan hatta olmazsa olan tek şey düşünmek.

Zindanlar değerlendirilmezse zindan olur.

Özgür İnsan Günlüğü – 4 Eylül

Mart 24, 2012 Yorum bırakın

Günün ilk saatleri:

Tarih boyunca, dünyanın dört bir yanından, nice zindanlardan nice gözyaşları yükselmiştir, nice mazlumun… Şuanda da kim bilir kaç mazlumun sesleri yankılanıyor hücre duvarlarında.

***
Yüzüğüme bakıyordum, kınamı fark ettim. Parmağımdan silinmek üzere, tırnağımın yarısında kalmış. Hücrede yasak ama koğuşa geçersem inşallah oraya getirtmem yasak değildir. Hatırladığım kadarıyla ölüm orucu direnişçileri de cezaevlerinde kına yakıyorlardı. Tabi onlar illegal yollarla da sokmuş olabilir içeri. Kınam yok olmadan kısa zamanda tazelemeliyim. 2001’den beri kınalı olan ve savaş ortamlarında bile her ay tazelemeyi ihmal etmediğim kınalı parmağım kapalı cezaevinden açık cezaevi olan ‘dışarı’ya çıkana kadar kınasız bir serçe parmak mı olacak ilerleyen günlerde göreceğiz.

***

Nasıl unuttum! Avludayken çatıdan şişeyle mektup geldi koğuştan. Ama bir sor mektupla ne geldi diye? Soğan geldi. : ) Vurduk yumruğu dört avludaş yedik soğanımızı ve cevap attık aynı şişeyle, bol bol teşekkürlerle…

Mektupta ‘Muhammed Cihad yoldaşın ayakkabısı yok mu’ diye sormuşlar. Açık görüşe giderken görmüşler, terlikliydim. Normalde hücrelerde terlik gibi bir lüksümüzün olmayacağı ayakkabısız getirildiğimi ya da ayakkabıma el konulduğunu düşünmüşler. Göndereceklerdi sağolsunlar ( tabi yine çatılardan : ) ) teşekkür ettim ve ayakkabımın olduğunu söyledim.

***

Burada görüş Cuma günleriymiş normalde. Sevk olmayı istiyorum ama inşallah Cuma gününe kadar sevkim gelmez de bir görüş daha yaparız burada. Yoksa nereye sevk edileceğim belli değil. Ya Kandıra’ya, ya Tekirdağ’a, ya Silivri(keşke) ya da ihtimali az da olsa Karadeniz taraflarına sevk edileceğim. Uzak bir yere gönderirlerse –ki ‘ders olması için’ her türlü pisliği yapabilirler- görüşlerim ayda bire düşecek maalesef. Yani ayda yarım saate.

***

Dünya bir zamanlar doğaydı. Toprağı, suyu şimdiden özledim. Egemenler, sermayedarlar doğayı korumaktan, çevreden söz etmeye başladıkları zaman iş işten geçmiş, kıyamet için geri sayım başlamıştı. ‘Dabbetül arz’ı, yeryüzünün insana isyanını pek yakında görecekler ve bir bilecekler bir bir o zamanında yalanladıklarını…

***

Evet, korktuğum başıma geldi ve iki saatlik uykumdan da oldum. Geceleri uyumamamın ve az uyumamın bir gün böyle dezavantaja dönüşeceğini hiç düşünmemiştim.

***

Hattımın geçici olarak kapatılması için Turkcell’e dilekçe yazdım.
Cezaevi müdürlüğüne de bir dilekçe ve iki konulu bir de şikayet mektubu yazacağım şimdi. Yarın teslim edebileceğim sonunda.

Aramada  alıkoydukları paso vardı, Mücahid’in pasosu. Önümüzdeki görüşte pasonun kardeşime ya da eşime teslim edilmesini isteyeceğim.
Şikayet mektubunda ise hücre koşullarımın acilen düzeltilmesini, standart imkanlara sahip olmayı talep ederek, Metris’e getirildiğim günden bugüne kadarki mağduriyetlerimi belirteceğim. İkinci husus da Süleyman’ın mağduriyeti. Daha önce de yazmıştım hepimiz adına ama iletilmedi. Süleyman gerçekten mağdur ediliyor. Saçma sapan bir kural yüzünden iki saatlik de olsa avluya bizimle çıkartmıyorlar. Bizden önce ya da bizden sonra tek başına çıkartılıyor. 4 kişiden fazla bir araya gelmemiz yasak. Biz dört kişi beraber havalandırmada konuşurken, spor yaparken sloganlarla, o da seslerimizi duyuyor tek başına hücresinde. Neler hissettiğini tahmin edebiliyoruz ve iki saatlik avlu hakkı bizim de burnumuzdan geliyor. İnşallah kabul edilirse hep beraber çıkarız artık havalandırmaya.

***

Olmayan sabah oldu ve sayım başlıyor. Karnım çok aç ve öğleni beklemek zorundayım.

***

Öğle yemeği geldi, saat 12 civarı. Tarık yiyemedi yemeği -tadı gerçekten bir şeye benzemiyor- ve gardiyanla bana gönderdi. İki tabak yedim ve çok şükür ilk defa doydum.

***

Tefekkür notlarımı toparladım.
İki metrelik bir yer burası ama temizlemek imkansız gibi bir şey. Her yer kir içerisinde, yattığım yatak ve yastığın bir zamanlar renginin yeşil olduğu belli, sadece belli…  Suyla yıkasam erkenden dışarı assam akşama kadar rahat kurur ama avluya çıkamam. Ve ayrıca çok da işe yaramaz. Demir yatağın, yastığın, battaniyenin dezenfekte edilmesi lazım. Ben yine de temizlemeye çalıştım hücremi, en azından uçucu kirler yok şuan.

Hücrelerin böyle olmasının sebeplerinden biri de tabiî ki para. Kantin hakkı olduğunda paspas, süpürge, elbezi, sıfır nevresim takımı, yatak, yastık, battaniye alabiliyorsun. Elbette buraya düşenlerin hemen hemen hepsinin sigara paraları ancak oluyor.

Yemeği az verdiklerini söyleyince ‘tabağın küçük, kantinden büyük tabak al fazla alırsın’ dedi, o kadar yani… Oysa zaten verdiğim tabağın yarısını dolduruyorlar.

Bu zorlu koşulların, sorunların hücrelere has olduğunu zannediyorum. Koğuşlarda, normal hapishane koşullarında bu kadar sorunla ve zorluklarla uğraşmayız herhalde.

***

Süleyman kendi kendine konuşuyor, duvarlarla dertleşiyor yine.

***

Selim’in, Tarık’ın, Süleyman’ın, Abdullah’ın hikayelerini, nasıl buraya düştüklerini de paylaşmak isterdim burada ama şuan için aleyhlerine olabilir. Belki aylar, belki yıllar sonra hala yazmaya devam ediyorsam zindandan ve onlar da hüküm giymiş olurlarsa paylaşacağım inşallah. Sevkim olduktan sonra gideceğim koğuşta daha çok hikaye olacak…
Teröristlerce zindana atılmış benim gibi daha binlerce ‘terörist’ ve ‘terör örgütü üyesi’ var.

***

Sağ taraftan bir paket atıldı avluya. Sigaraya benziyor.

***

Evet, sigaraymış. Teşekkür ettim.

***

Yine yarım tabak akşam yemeği geldi, yanında da bir tane parmak kadar bal. O da kahvaltıymış yarın için. Çok düşünceliler sağolsunlar. Bu yemek meselesinin gidişatı iyi değil, hepimiz açız ve yarın öğlene kadar hiçbir şey yok.

***

Sol taraftan gazete attılar bugüne ait. İç açan bir haber yoktu ama çok şükür Türkiye ve dünya gündemini az çok öğrendim.

Devlet ve hükümet zulümlerine zulüm, azgınlıklarına azgınlık, küstahlıklarına küstahlık katmaya devam ediyor.
Ak Parti istikbar ve tuğyan yolunda aldığı ahlara ah, beddualara beddua, döktüğü kanlara kadın ve çocukların kanlarını ekliyor. Sadece son 8 ayda 45 sivil öldürüldü. Ve yine Başbakan talimatıyla başlatılan – hiç durmadı gerçi – saldırılarda son dört ayda 9 çocuk katledildi. Tek kurşun sıkmadıkları halde öldürülen gerillaları hiç saymıyorum. Her gün onlarca kadın, çocuk, genç, yaşlı zindanlara tıkılıyor. Ve daha neler neler…
Yeryüzü ifsat edilmeye devam ediyor.

***

Fotoğraf makinem yanımda olsaydı keşke. Penceremin parmaklıklarından sol elimle zafer işaretini netleyip, yukarı doğru objektifimi kaldırıp arka planda uzun bir duvar üstünde tel örgüler onun arkasında üstümüze doğrultulmuş dört projektör ve çok az görünen karanlık gökyüzünü aynı kareye alıp sağ elimle deklanşöre basardım.

***
Abdullah’a alıştırma yapması için üç harfli ödevler verdim, onları bitirince dört harfli denemeleri yapacak ve sonra yavaş yavaş okumaya başlayacak inşallah.

***

Bugün zor ve sessiz geçti, gece de öyle geçiyor. Pencere konuşmaları yapmadık, marşlar söylemedik. Sigaraları yok, karınları aç, zorlu koşullar, belirsiz gelecek –belli olan sadece iyi bir gelecek olmadığı- ve üstüne de gazetedeki haberler gelince bir yere kadar sarsılmaz oluyoruz/oluyorlar demek ki. Tarık’ın ablası zaten dağda. Ama sindirilmek yok, yarın toparlanacağız inşallah. Bir geçse şu gece, sabah olsa…

***
Zeynep nerede, nasıl, ne yapıyor acaba şuan?

Aksanur’u, Zehra’yı özledim.

Yoldaşlarımı, dostlarımı özledim. Neler yapıyorlar acaba? Ramazan için stickerlar basılıyordu en son ve Zeynep açık görüşte basıldığını ve yapıştırılıyor olduğunu haber vermişti. Ama o an rüya gibi olduğu için tam idrak edememiş, ertesi gün hatırlayarak sevinmiştim. Güzel olmuştur inşallah. Dersleri de merak ediyorum soramadım açık görüşte.

***
Barış yurdunda buluşmak üzere…

Özgür İnsan Günlüğü 2-3 Eylül

Mart 20, 2012 Yorum bırakın

Zeynebi, annemi, belki de ailemi göreceğim birkaç saat sonra. Hücremin kalın demir kapısının ve kilidinin sesi daha bir başka olacak bugün. Mahpuslar bilir, zindan denilince akla demir kapıların ve kilitlerin sesleri gelir. Kilidin açılmasının ve kapanmasının sesi aslında her şeydir. Bir kapı, bir yer yatağı ve dört duvar dışında hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi olmayan, beklediğin, beklediğin ve yine saatlerce beklediğin halde, artık herhalde sabah olmuştur derken, yeni getirilen bir ‘terörist’ sayesinde saatin 00:00 olduğunu öğrendiğin, bir iki sorgulama, günde bir getirilen ‘yemek’ ve adli tıp dışında içinden çıkmadığın, günlerce çıkamadığın –ben 5 gün kaldım- hücrede, sloganlar, hıçkırıklar, inlemeler, ‘kapıyı açın! Lavaboya gideceğim’ ile başlayan ve yarım saat sonra ‘altıma yapıcam ulan açıııııın!’ diye devam eden bağırmalar dışında tek bir ses duyulmayan hücrede duyduğun uzaklardan gelen ayak sesi her şeydir.

Evet birileri bir şeyler yapar, hakkını savunur, eylem yapar, örgütlenir, meydan okur, birileri barışı savunur ‘terörist’ olur ama gördüklerimin büyük çoğunluğunun tek suçu yoksul olmaları, kimsesiz, sahipsiz olmaları veya Kürt olmaları… Evime beş dk uzakta işlenen bu suçlar, mazlumların ah’ları…

***

Her şey rüya gibiydi… Görüşten döndüm. Zeynep’ime sarıldım. Annemle, Nurcihan Ablamla, Mücahid’le kucaklaştım konuştum. Öyle mutluyum ki… 11 gün sonunda, gözün aydın Cihad, gözün aydın.

Not almama rağmen sormayı, söylemeyi unuttuklarım oldu. Kötü ve olumsuz bir şey söylemediler. Bekliyordum birkaç olumsuz haber ama bir şey söylemediler ya da söylemek istemediler. Zeynep zayıflamış. Her şeye rağmen çok rahatladım, çok şükür Allah’ım… Mektuplarımı elden teslim edemedim izin vermediler. Pazartesi yollayacağım artık.

Aileme zafer işareti ve sloganlarla veda ettim.
Hücreme götürülürken Metris müdürü eşlik etti : ) Beni hala çözemediler, şaşkınlar.

Bir haftadır havalandırma yoluyla haberleştiğim Sıddık ve Muhsin’i da açık görüş vesilesiyle görmüş oldum, selamlaştık.

Abdullah’ın okuma yazması gayet iyi gidiyor, bunun dışında bir de namazı konuştuk, kılmak istediğini söyledi, zaten avluda Tarık kılarken de belli ediyordu kılmak istediğini, Arapça sureleri bilmediği için yanaşmamış anlaşılan. Ona ‘salat’tan bahsettim, namazın salat’ın slogan gibi bir ritüeli olduğundan ve namaz/tapınma için tek bir Arapça kelimeye dahi ihtiyaç olmadığından, anadiliyle en güzel namazı kılabileceğinden bahsettim. Cumamız güzel geçti , çok güzel geçti hasılı kelam.

***

Metris’te de tam bir haftamı doldurmuş oldum şu an. Bakalım kaç haftalar  daha geçecek. Kentlerle açık, zindanlarla kapalı hapishaneler inşa ettiler, etmeye devam etsinler. Biz de içeride hepsini alt üst edecek ‘barış’ı, ‘barış yurdu’nu inşa etmeye devam edeceğiz.

Vakit öldürmek… Ne kadar ‘dolu dolu’ geçirsem de, geçirmeye çalışsam da bazen geçmiyor zaman ve vakit öldürmekle iştigal etmeye başlıyorum. Bir suç işliyorum ve vicdanım sızlıyor. ‘Vakit nakittir’ derler, ben bugüne kadar her zaman vakte nakitten fazla önem verdim ve şimdi vakit öldürmeye çalışıyorum. On binlerce insana zorla vakit öldürtüyor devlet. Ne acı…

***

Bana bu günleri de gösterdiğin için teşekkür ederim Tanrım… Sonra anneme, sonra Zeynep’ime…

***

İsyan çıkarırsam bir gün, yemekle ilgili olacak sanırım. Açım…

***

Artık bu tecridin bitmesini, en azından sevkedilene kadar hafifletilmesini istiyorum. Hala sahip olduğum tek şey defter, kalem, üzerimdeki elbiseler ve komşu hücrelerle sesli iletişim imkanı. Ama sanırım son iki gün. Pazartesiden sonra günlük gazete, kantin ve ailemin getireceği eşyalarıma bir de mektuplaşmaya, bir de birkaç kitaba kavuşacağım inşallah. Tez zamanda geçse şu hafta sonu.

Hapishane şartlarına kavuşmak üzere…

3 Eylül Cumartesi

Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyor, zar zor sabah ettim yine. Zindanlarda niye sabah olmuyor daha iyi anlıyorum, ama er geç şafak atacak. Ne diyordu tanrım, ‘sabah yakın değil mi?’, elbette yakındır.

Normalde bir iki saatlik de olsa geceleri uyumak için, ya da bir-iki saatlik gece uykumu üç-dört saate yükseltmek ve gecenin acısından biraz kaçabilmek için öğleden sonra bastıran uykularıma direniyordum. Ama öğleden sonra feragat ettiğim uykumun geceler için hiçbir etkisi olmadı, öğleden sonra geçmeyen dakikalar da yanıma kar kaldı. Uyku diyip geçme, hapiste uyku için verilmeyecek şey yok. Hele bir uyku hapı satılsa kantinde, hücrelerde kapış kapış gider. Bu tecrit zaten 4-5 saat olan uykumun da yarısını elimden aldı. Bu arada gece uykusunu, öğle sonrası uykuya tercih etmemin sebebi; her ne kadar sahip olduğum şeyler (kağıt,kalem,su) ve yaptıklarım (düşünmek ve yazı yazmak) aynı olsa da gece daha acımasız ve öğleden sonra penceremden bağırınca karşılık verebilecek dört kişi var.

Velhasılı kelam bugün öğleden sonra uyudum, parmaklıkların gölgesine bakarsak bir-iki saati öldürmüşüm. Bakalım gece o bir-iki saatlik uykumdan da olacak mıyım?

Umarım olmam…

***

‘Tefekkür notları’ adında notlar tutmaya başladım, önceki notlarımı da birleştirdim.

***

Entelektüelliğin tanımını değiştirmek lazım.
Entelektüel: Kitap yüklü eşek, entel, akılsız kitapperest.

Aklını kullanmadıktan sonra, sorgulamaktan beri  olduktan sonra, gerçeklerden korktuktan sonra, ‘gerçek’ten değil halktan çekindikten sonra, kendini her gün ve her gün kandırdıktan sonra evrendeki tüm kitapları silip süpürsen ne yazar bre kara cahil! Sabah akşam Tanrı buyruğuyla yat kalk istersen, sadece eşekliğine eşeklik eklersin din adamları denilen şeytan askerleri gibi –gibisi fazla- servetlerine servet ekleme derdindeler, bilgi paralarıdır. Biriktirir, biriktirir, sadece kendilerinde olmasını istedikleri halde bankalar gibi kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler.

Aşağılıklarını, beş para etmez olduklarını, değil birbirlerine, aynaya karşı bile söyleyemezler. Korkaklardır apartman çocukları, kendilerini dahi sorgulayamazlar akıl özürlüler. Tarihin ve akılcı insanların (yani katili oldukları kişilerin) birikimlerini yağmalarlar, kullanırlar, sömürürler. Tüketmekten başka bir şeye yaramazlar, üretilmiş birikimlerin asalakları, parazitleri!

Gerçekleri, akleden kalp; vicdan, yani duyu, duygu, şuur destekli akıl görür. Gerçek görünenlerde değil görünenin arkasında, kodlarındadır. Aklı kullanan, görünenlerle, gösterilenlerle değil kodlarına ve arka planına hakim olur. Sonra üç seçeneği vardır: Kolaya kaçmak, menfaatini gütmek, çıkar sağlamaya çalışmak ilk seçeneğidir ki bu da gerçekleri örtmekle ve hak ihlalleriyle mümkündür, bunlar aktif kötüler yani ‘kafir’lerdir. İkinci seçenek çekimser olmak, kem küm etmek, ‘orta yol’culuk, ‘denge’cilik gütmek, korkmak –ki bu da çıkarcılıktır-. Bunlar da ikiye ayrılır: aktif, pasif olarak. Pasif olanlar gördüklerine duyarsız kaldıkları, sorumluluktan kaçtıkları için sorumludurlar, suçludurlar. Bir gün gerçeklerle hesaplaşacaklar. Aktif orta yolcular da aktif kötülerin aktif güçleri olarak, yaptıklarının sonuçları itibariyle suça iştirak konusunda aktif kötülerden farkları yoktur. Konuşacak, yazacak, yorumlayacaksan ya gerçekleri – en uygun yolla- dobra dobra açıklar ve savunursun, bunu yapmıyorsan susmasını bileceksin. ‘Hem ordan hem burdan’cılık da oldukça kirli bir çıkarcılıktır. Ve bunlar konumları itibariyle ‘gerçek’ için daha zararlıdırlar.

Üçüncü seçenek ise gerçeğe vefa göstererek gerçeğin fedaisi olmaktır. Bu yol tarihin her döneminde, her yerde zor, sarp bir yokuştur ve rahat bir nefes aldırmaz, radikalleştirir ve gerçekler özgürleştirir. Elbette bu yola girip yorgun düşen, tökezleyen, düştüğü yerden kalkmayan/kalkmak istemeyen, yolun kenarına çekilen, emekleye emekleye çıkmaya çalışan ve pes edeni çoktur. Zira bu yolun her adımı daha zorlu sorumluluklar yükler insana. Azimle bu yolda her türlü bedeli göze alarak ilerleyenlerin hayatı, sırtlarında çarmıhla geçer, çarmıha gerilmeleri ile ölümsüzleşirler.

Barış, gerçeğin en doğru ve en zorlu direnişidir.
Selam olsun onlara…

***

Entellektüellerden konu açılmıştı, nerelere geldik. Velhasılı kelam, erdem alkışlarla karşılanan, büyük kitlelerin omzuna alınmakla sonuçlanan ‘doğruları’ söylemekle değil , zindanlarla, çarmıhlarla, taşlanmalarla, ambargolarla, yalnızlaştırmaklarla sonuçlanan gerçeklerin direnişinde zuhur eder.

İbrahim’in, Musa’nın, Meryem’in, İsa’nın, Muhammed’in mücadelesi, peygamberlerin, elçilerin, Tanrı’nın sesi, dindarlardan, dincilerden, şarlatan din adamlarından, muhafazakarlardan değil yoksullarla, mahrumlarla, mazlumlarla dirilir/duyulur.

Muhammed Peygamberin ölümünden bugüne kadar her gün binlerce kere üstü örtülen, söndürülmeye çalışılan Tanrı’nın ışığı bir gün yeniden tüm yeryüzünü ışıyacaksa –ki ışıyacak- bu ışık yine dindar dinci, muhafazakarların eliyle değil mahrum, mazlum, mağdur, mustazafların yani ezilenlerin, direnen ezilenlerin eliyle ışıyacak.

O çok bilmiş, kendilerini kurtulmuş ümmet sanan din istismarcıları, şarlatanları, adamları ve onlar tarafından güdülen koyun sürüleri, ‘Allah rızası anonim şirketleri’nin zavallı gönüllü köleleri yalakacıları ‘onlar ne anlar ya Allah’tan, Kitap’tan, biz varız derler’. Kinleriyle geberecekler!

***

Bunları niye ‘tefekkür notlarına’ değil ‘zindan günlüğü/notları’na yazıyorum; çünkü tefekkür notlarına yeni düşündüğüm, sorguladığım konuların bulgularını yazıyorum. Daha çok dinlersin beni böyle…

Umarım 2007’den beri manifesto formatında, anayasa taslağı gibi ayetlerle işlediğim ve neredeyse tutuklanana kadar her gün güncellediğim çalışmayı bitirmek, içim sindiği şekilde sonlandırmak ve yayınlamak nasip olur bir gün. Tahminimce bir on senesi daha var, tabi bu koşullardaki bir on sene değil.

***

Bugün uyuduğum bir-iki saat dışında vakit geçmek bilmedi. Yok sadece uyku değil, avlu saati de var. Avluya çıktım yine üç arkadaşla, volta attık bir saate yakın, dertleştik. Farklı olarak top oynadık –normalde hiç sevmem ama burada sevinçten halay çektik top atılınca- Abdullah’la çalışmadık bugün, bilmiyorum niye.
***

Bunları yazarken havalandırmadan ağlama sesleri duyuyorum. Süleyman olmalı…

***

Süleyman havalandırmadayken makamlı bir şekilde bir şeyler mırıldandı, güldük epey. Bilmiyorum kendisine mi ait yoksa o da dışarıdayken mi duymuş ama şöyle bir şeydi: ‘Namaz kılıp oruç tuttum ‘yobaz’ dediler. Ezileni savundum, hakkımı aradım ‘komünist’ dediler. Ne sağcıyım ne solcu Apocuyum, Apocu’ : )

***

-Pazartesine bir gün kaldı, şu gece de geçerse tabi… Pazartesiden sonra –daha önce yazdım mı bilmiyorum- gazete gelecek, kantin alışverişi yapabileceğim, açık görüşte 50 tl yatırmışlar hesabıma, sağolsunlar, mektup yollayabileceğim, alabileceğim, tutukluluk kararına itiraz edebileceğim. Bu kadar herhalde başka bir şey yok. Bir de sevk meselesini öğreneceğim. Metris’ten gitmek istemem aslında ama bir hafta daha bu koşullarda durursam kesinlikle isyan ederim, artık hapishane, koğuş ortamına geçmem ve imkanlarından istifade edebilmem lazım.

Beni yalnız bırakmayan Rabbime, göğsümü ferah tutan, acı ve hüzün verdiklerimin acısını aklımda eriten, yüreğimde huzura dönüştüren Tanrı’ma şükürler olsun.

Özgür İnsan Günlüğü 21 Ağustos – 1 Eylül

Mart 17, 2012 Yorum bırakın

21 Ağustos Pazar gününden, cezaevi koşullarına kavuştuğum (minimum seviyede de olsa) 29 Ağustos Pazartesi gününe kadar olan süreci –öneminden dolayı detaylı bir şekilde gün gün aktarmam gerektiğine inansam da koşulların belirsizliğinden dolayı- tek seferde, genel hatlarıyla yazmaya çalışacağım.

Bir hafta geçti henüz, içimi kimseye dökemedim. Kendimle bile baş başa kalamadım, zira 7/24 gözlem ve kayıt altındaydım. Yüzümden her zamanki gülüşlerim eksik olmadı ve metanetimi korudum. Artık 7/24 gözlem ve kayıt altında olmadığım bir hücrem var çok şükür.

Zeynep’ime, anneme, aileme üzülmesinler diye mektuplarda yazamadığımı, görüşlerde söyleyemediklerimi, yürek sızılarımı, buraya, zindan günlüğüme dökeceğim.

Ailemden hiçbir haber alamadım, onları çok merak ediyorum. Ufacık bir haber beni öyle rahatlatır ki …

Uzatmadan son bir haftamı –maalesef- kısaca yazıp günlüğümü günlük gibi kullanmaya başlayacağım.

Alçaltılanlarla beraber yücelten,

Yüceltilenleri ve destekçilerini alçaltan

Rabbimin adıyla…

21-29 Ağustos 

Evimizden yoldaşlarımla birlikte Taksim’e doğru ‘Silahlar sussun, barış konuşsun’ demek için, askerler ve gerillalar ölmesin demek için, barış için yola çıktık.

Taksim’in girişinde indik, biraz yürüdükten sonra çiçeklerin karşısında çevik kuvveti ve müdahale ettiği bir grubu gördük. Zeynep’imin elini o an bıraktım, bırakış o bırakış…

-O kadar özledim ki seni Zeynep…-

Yolun karşısına geçmek için demirlerden atladım, gözüm tanıdıkları ve vekilleri aradı, kimseyi bulamadım, çoğu kadın ve yaşlıydı. Aşağı, Tarlabaşı’na doğru iniyorlardı. Polislerin ve müdahale ettiği grubun arkasında, caddenin ortasında yere uzanmış yaşlı bir kadın gördüm, yanına koştum. Hırpalandığı belliydi ve –Kürtçe- bağırışıyordu. Yardım etmek istedim ki o an polisler ve basın da kadına doğru yöneldi.

Kadına yardım etmeye çalışırken – bu arada o kadın bir barış annesiymiş, sonradan öğrendim- polisler beni iteledi, kendileri kadının kollarına, bacaklarına yapıştılar. Kadın daha güçlü bir şekilde bağırmaya başladı, polislerin ona her dokunuşuyla daha fena oluyordu. Ben de ‘durun biz kaldıralım’ dedim. Tanımadığım ama yüzüne aşina olduğum sivil bir amir ‘alın bunu, alın bunu, elebaşları bu elebaşları’ diye bağırdı. Ne olduğunu anlamadım, hepsi bana saldırdı. Kaçacağımı ya da hepsini alt edeceğimi sandılar herhalde. Daha sonra kendimi iki tanesinin arasında buldum. Gözler önünden uzaklaştıktan sonra çevik kuvvet aracına binene kadar vurdular. Otobüsün önünde arama yaparken ve kelepçeleri takarken de vurmaya devam ettiler.

O sırada yine simaları yabancı olmayan siviller de oradaydı, yaklaşık 15-16 (yarısı çevik) polis vardı. Arkadan ellerim kelepçelendikten sonra da – araca yerleştirilirken- kafama iki tane yumruk yiyince sinirim bozuldu. ‘İnsan mısınız lan siz! İçinizde zerre kadar insanlık kalmamış zalimler!’ diyerek, daha doğrusu bağırarak saldırdım polislere. Tabi ellerim bağlı olduğu için tekmelerle karşılık verdim. İki tanesini (çevikten) yere serdim, biri otobüsün merdivenlerinden düştü hatta. Sonra tam yine hepsi birden saldıracaklarken o aşina olduğum siviller tuttu ve çeviklerin hepsini uzaklaştırdılar oradan. Anlatmam gereken daha başka şeylerde yaşandı tabi o esnada ama hızlıca geçiyorum. Akşama kadar bekledim araçta. Uygun anlar yakalayarak iki kere sms yolladım telefondan. İki kişi daha getirdiler. Sonra yola çıktık, Kasımpaşa karakolundan 4 kişi daha katıldı bize. İftara az zaman kala Vatan Emniyet güvenlik şubesindeydik.

İki gün nezarette kaldıktan sonra Salı günü çıkartıldığım mahkemede hakim serbest bıraktı, ancak polisler kimliğimi vermediler. Sürekli benle ilgili görüştükleri, rapor verdikleri kişiler vardı. Bırakılmamı istemiyor ve beklemiyorlardı. Ama bırakıldım ve planladıkları gibi gitmeyince telefonlarla yoğun görüşmeler sonrasında ‘Terör şube alacak seni’ dediler. Anladım ve o zaman ‘daha yeni başlıyoruz’ dedim. Üç gün de TEM’in hücrelerinde misafir edildim.

Adliyedeyken de bir yolunu bulup tweet attım.

Bu beş günle ilgili anlatacak çok şey var. Ama polisin elinden kurtulduğum ve cezaevi koşullarına kavuştuğum şu yeni günlerde yeniden o anları anmak istemiyorum. Kısaca hiçbir insani muamele görmedik, dövüldük, aç-susuz bırakıldık, hakarete uğradık. Nadiren görülen ‘insanlık’lar ise aslında daha da namert bir muamelenin maskeleriydi. Özellikle bana karşı daha yumuşak davranıyor gibi, kayırıyor gibi görünmeye çalışarak içten içe daha büyük bir azgınlık gösteriyorlardı. Ve bunun yukarıdan talimatlarla uygulandığı da ayandı.

Hücre tipi nezarethaneler yoksullar ve Kürtlerle dolu, aynı hapishaneler gibi. İşkence bal gibi var 2011 Türkiye’sinde, İstanbul’un göbeğinde, evime 5 dakika uzaklıkta…

Ak Parti hükümetinin ve ‘cemaat’ denilen kirli şebekenin kirliliğini, rezilliğini, firavuni sistemini, yeşil faşizmi ve yeşil ergenekonun doğuşunu daha derinden gördüm. Bunlara oy verenlere bir kez daha yazıklar olsun.

Her neyse, bu süreçle ilgili yazmaya başlarsam bu defter bitebilir.

Cuma günü tutuklandım ve Metris’e getirildim. İnsanların, TV’nin, radyonun, gazete ve kitapların, kağıt kalemin, yiyecek-içeceğin olacağı bir koğuşa geleceğimi bekliyordum, yanılmışım. Yine hücreye attılar, tek başımayım, açım ama kayıt altında değilim ve tuvalet var.

***

Kantini sordum kapalı dediler, pazartesi açılacakmış. Sevkle, kantinle, görüşlerle, aileme haber vermemle ilgili hiçbir soruya cevap alamadım, gardiyanların her biri başka bir şey söylüyor. Kısaca her şeyin bayram sonrasına kaldığını anladım.

***

Hücremin penceresinden bağırdım; ‘sesimi duyan var mı?’ diye ve biri cevap verdi ‘Heval!’ diye. Selim’le tanıştık, o da önceki gün gelmiş, şanslıymış kantine yetişmiş. Her gün hücremizden alınarak avluya iki saat çıkartılıyormuşuz.

***

Selim’in sesi az da olsa rahatlattı beni. Ancak o gece…

Sürekli kayıt altında olduğum için içime döktüğüm, alçakları sevindirmemek için 5 gündür tuttuğum gözyaşlarım sel gibi aktı. Bu gözyaşları sadece Zeynep’imi, annemi, sevdiklerimi üzdüğüm için, üzüldükleri içindi. Yoksa zulmün patlamaya hazır bir volkan gibi yaptığı yüreğim gözlerimde değil, zulmün bağrında patlar patlayacağı zaman.

***

Sonraki gün havalandırmaya çıktım ve Selim’le görüştüm, tanıştım. Sadece Kürt olduğu için, kimliğinde Diyarbakır yazdığı için düşmüş buralara. Gazi’de olan birkaç olayı ona yıkmışlar, oysa alakası yok. Yanlış zamanda ve yerde Kürt olmuş.

Avluda ipler ve su şişeleriyle bir sistem yaptık. Selim’den acil ihtiyaçlarımı bu şekilde karşıladım, sağolsun. O iki saati tanışarak, dertleşerek geçirdik. Hücreme döndüm, Selim’den aldığım pijamaların, en önemlisi kağıt, kalem sevincini anlatamam. Soğuk suya girdim, çürümüş, kokmuştum. Elbiselerimi yıkadım, üstümü değiştirdim.

Artık yavaş yavaş bizimkilerden ümit kestim görüşe kadar. Ama bari iyi olduklarına dair bir haber alsaydım. Of offf…

***

Cuma, cumartesi, Pazar geçti böyle…

***

Gardiyanlar çok şaşkınlar…

***

Barışın sembolü olan güvercin neden özgürlüğün, tutsaklıktan, esaretten kurtuluşun sembolü olduğunu şimdi daha iyi anladım…

28    Ağustos Pazartesi 

Bugün biraz heyecanlı kalktım, uyuduğum söylenemez gerçi. Geceleri nasıl geçiriyorum bir ben bir Rabbim bilir. Tanrıma daha da yakınlaşmam her türlü bedele değer elbette ama gerçekten zorlu geceler. Sabah olmayan geceler…

Bugün –buranın işleyişi, ihtiyaçlarımızın nasıl karşılanacağı, görüş ve kantin günleri v.b ile ilgili- daha net bilgiler alırız diye ümit etmiştik ama yine bayram tatili sonuna kadar, yani haftaya Pazartesine kadar hiçbir şey olmayacağını anladık.

Ancak her ne kadar önce ‘kantin kapalı’ deyip öğlene kadar sinirimizi bozsalar da ve daha sonra ‘açıkmış, ama senin hesabın yok’ diyerek deli etmiş olsalar da tavizsiz rahatsız etme direnişimle kantinden ilk alışverişimi yaptım çok şükür. Artık suyum, defterim (bu satırları yazdığım defter), kalemim, zarfım, şampuanım, tırnak makasım var. Tırnaklarımı kestim, çok uzamışlardı.

Sonra avluda yine sol yanımızdaki koğuşla haberleşmeye başladık. Daha önce bahsetmeliydim, 12 PKK’li var, avlu çıkış saatlerimiz aynı ve avludan avluya müthiş yöntemlerle haberleşiyoruz ve takaslaşıyoruz. Anlatılmaz yaşanır. : )

Bugün mesela spor günüymüş aslında, ama tatil olduğu için yokmuş, bunun haberini aldık. Gazeteler gönderdiler, gazete ne büyük nimetmiş.
Eğer isim benzerliği değilse gözaltından arkadaşlarım Hamza ve Mehmet o koğuştalar. Tutuklandılar diye çok üzülmüştüm ama benden kat kat daha şanslı çıktılar keratalar. Benden 3 gün önce cezaevine kavuştular ve 12 kişiler. Ben ise 5 günlük nezaretten sonra Metris’e geldim ve hala tek kişi hücredeyim.

***

Ve günün diğer bir güzelliği; yeni arkadaşlar. Normalde zindana düşene üzülmek gerekir ama kusura bakma arkadaş sevindim, hem de çok. Beraber kalamasak da hücrelerimizden bağıra bağıra haberleşeceğiz ve daha önemlisi avluya çıkartıldığımızda artık iki değil beş kişi olacağız. Tarık, Metin ve Selim. Neyse bugün sayelerinde hızlı geçti, tanıştık, konuştuk. Yarın da devam edeceğiz inşallah avluda.

Sevkten sonra koğuşlara geçeceğimiz için disiplin sağlayacağız elbette, her şey planlı programlı olacak.

***

Son iftarımı da Zeynepsiz yaptım. Dualarım…

Geceleyin özgürlük türkülerimizi, marşlarımızı söyledik. Beş kişi inlettik Metrisi sonunda.

Bugünlük bu kadar. Ama gün daha yeni başlıyor diyebilirim. Tanrımla görüşeceğim ve sabaha kadar uyumayacağımı biliyorum. Ah geceler!

***

İsyan, insanın yaşam hakkından sonra en kutsal hakkıdır, bazen de görevi.

29    Ağustos

Bugün bayram.

Ezilmişin, horlanmışın, nefret edilmişin, gaspedilmişin, yoksulun, yoksunun, öldürülmüşün, tutsağın bayramı olmaz ama bugün bayram…

Saat 7 gibi çorbamız geldi. Bugün ilk defa yıkandım sıcak su, sabun ve şampuanla. Sonra avluya çıktık, Süleyman’ı bırakmadılar, bizden sonra çıkaracaklarını söylediler. En fazla dört kişi çıkabiliyormuşuz avluya. Yan koğuştan Özgür Gündem attılar, okuduk. Öğle yemeği çok güzeldi.

Tarık güzel şiirler yazıyor ve paylaşıyor bizlerle.

Gençliğin çok ciddi bir şekilde uyuşturucuyla savaştığını öğrendim. Süleyman’ın içeri alınışı çok trajikomik.

Polis, Kürt gençleri topluyor, senelerle tehdit ediyor ve ‘dışarıda hap, uyuşturucu, esrar, ot satın size karışılmayacak yeter ki bu işlere karışmayın’ diyorlar. Ve yüzlerce genç varmış bu işe bu şekilde bulaşmış. Kabul etmeyenler gençliğini zindanlarda geçiriyorlar.

Grup sözcüsü seçtiler beni, ilk iş olarak Süleyman’la ilgili talepte bulundum, dilekçe yazdım.

Saatimiz yok burada, saati unutacağız bu gidişle. Ezanlarla, güneş-gölge ile, sayım vaktiyle, yemek dağıtımıyla, avluya giriş-çıkışlarımızla saatimizi oluşturduk. TEM’dekinden çok daha avantajlıyız yani. TEM’de saatleri değil, günleri hesaplayamıyorduk.

Abdullah’a okuma yazma öğretmeye başladım avlu saatlerinde.

***

Barışı yaşamak ve barışla yaşatmak için…

***

Olmaz olsun o iyi niyetliler! Ki onların kalpleri akıllarından kopuktur.

30    Ağustos

Bugün akşama kadar 1 Eylül sanıyordum tarihi. Barış günü için gece atacağım sloganları diğer hücrelere ve koğuşlara yollarken çatılardan haber geldi bugün 31 Ağustos diye : )

Yarın Metris’ten ‘Yaşasın Barış’, ‘Biji Aşiti’ sesleri yükselteceğiz inşallah.

***

Abdullah harfleri biliyor zaten, tahminimce bir iki haftaya kadar gazeteleri şakır şakır okuyacak.

Grup sözcüsü seçilmemden sonra günlük plan yaptım ve verdim herkese.
Havalandırmada spor yaptık ‘Barış, adalet, özgürlük’ diye bağırarak.

Açık görüş için önce Çarşamba sonra Cumartesi sonra Cuma dediler. Bakalım ne zaman olacak. Havalandırmada muhtelif konularda tartışmalar yaptık, çok güzel geçti.

Tarık’ın ablası dağdaymış, çok hazin ve ailece onurlu bir hikayeleri var. Namazlı niyazlılar bu arada. İslam’la ilgili –onca bilgisizliğe rağmen- islamcılardan çok daha doğru şeyler söylüyorlar.

İlerde güzel şeylere gebe Metris…

***

Tebbet ye da Tayyib!
1 Eylül 2011

Saat kaç şu anda bilmiyorum ama güneş yeni doğuyor. Ellerimi bırakma Tanrım.

Yarın Zeynep’imi, annemi, kardeşlerimi görecek miyim, sarılacak mıyım?
Uyurken düşünmek ne demek, uyurken uyuyamamak, beynimin sürekli çalışıyor olması, uyuyup uyandığının belli olmaması… Hepsini burada öğrendim. Acaba önümüzdeki günlerde hücremde normal bir uyku uyuyabilecek miyim, merak ediyorum.

***.

Gerçeklerin yoldaşlığını hiçbir şeye değişmeyenin arkasını sağlama alacağı yer çarmıhtan ötesi olur mu Meryem oğlu…

***

Barış, içi doldurulması gereken, öz anlamına kavuşturulması gereken, tarih boyunca derin ve kapsamlı anlamının çok ufak bir kısmıyla tanımlanmış ancak tanrısal mesajların, geçmiş ve geleceğin formülünün içinde saklı olduğu bir kavram. Barışa ‘çatışmasızlık, silahların susması, savaşların olmaması’ şeklinde sığ bir şekilde anlamlandırmak ne büyük gaflettir. Barışı teslim olmak olarak algılamak ne büyük bir gaflettir.

***

Taksim’de düzenlenen Filistin eylemine barış bayraklarıyla katıldığımız için baya bir tepki görmüştük; ne barışıymış efendim savaş vaktiymiş, cihad vaktiymiş, pes mi edilecekmiş, teslim mi olunacakmış’ vs. Ne kadar vahim değil mi? Bunları söyleyenler de bir yandan ‘yaşasın İslami direnişimiz’ diye yırtınıyorlar. ‘İslami’ ne ola ki? Barış zaten direniştir, mücadeledir. Adı barış olan dinin İslamcı Truva atları!

Müslümanların ‘barış’a yaptıkları ‘gaflet’le ifade edilemez, düpedüz bir helaktir ve nitekim İslam toplumu helak olmuştur.

***

Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü. Sınırlandırılmış, sığlaştırılmış anlamıyla ‘barış’, evet, ancak yine de oldukça anlamlı ve önemli. Hem Türkiye hem tüm dünya için anlamlı ve gerekli. Bu sığ anlamıyla dahi yeryüzünde yükseltilmesi gereken en önemli ses barışın sesi olmalıdır.

***

Metris için gerekli çalışmaları yaptık. Evet, henüz çok yeniyiz ama varlığımız etkili bir şekilde hissediliyor Metris’te. Bu akşam barışa adanacak  sloganlarımız, marşlarımız. Atılacak sloganları belirleyip, havalandırmalardan koğuşlara atacağız.

***

Birazdan sayım yapılır, sonra çorbamız gelir ve gün başlar. Elbette koğuşun avantajları hücreyle kıyaslanamaz ama hücrenin avantajları da yok değil, değil mi Tanrım…
Gerçekten yalnızlığı yaşıyor, hissediyorum ancak bilfiil yalnız olmak farklı bir şey, acı evet çok  acı ama acıyı sevmek de var, seve seve, güle güle bedel ödemek hatta ölmek de var.

***

Kahvaltı yokmuş bugün, akşam verdikleri biber ve salatalık kahvaltıymış. Avluya bilerek çıkmadık bu sabah, akşama doğru çıkartacaklar. Hücre pencerelerinden ses duvara çarpıyor ve dışarı gitmiyor. O yüzden havalandırmadan gökyüzüne doğru ‘Barış! Adalet! Özgürlük!’ diye bağıracağız.
***

Dünyadan iyice koptum, ne radyo, ne TV, ne gazete, ne insan tam bir tecrit altındayım. Koğuşa geçmeyi aslında sadece bunun için istiyorum. Yok yok, sadece bunun için değil, bi de insanı, konuşmayı, tartışmayı, oynamayı, halayı özlediğim için.
***

Öğle vakti… Koğuşlardan hücre havalandırmasına soda şişeleri ve gazeteler içerisinde şeker ve çay geldi. İlk defa çay içiyorum 11 gün oldu. Bu çayı unutmam.

***

Sigara attılar şimdi de : ) İçmezsem olmaz. Yaşasın dayanışma, yaşasın kardeşlik!

***

Öğle vakti değilmiş daha.. Gölgelerden anlaşıldığına göre saat henüz 10-11 civarı. Vakit geçmiyor…

Abdullah’ın hayatını da yazmak isterdim buraya… Buna hayat  denirse tabi. Hangi suçundan ötürü bu eşitsizlik, bu aşağılanma, bu horlanma, bu yoksulluk ve tüm bunlara rağmen onlarca yasak! Ne Kürtçe biliyor doğru düzgün ne de Türkçe. Ailece hayatları kölelikten beter bir şekilde geçmiş. Ama yine de ‘kötüyüz, daha kötü oluruz’ dememişler, açlıklarına açlık katarak özgürlük mücadelesine atılmışlar.

‘Serok(Öcalan) bize özgürlüğün yolunu gösterdi, insanca bir yaşam vaad etti ve bunu ispatladı. Köleliği, kolaycılığı, korkaklığı seçen Kürtlerden olmayacağız’ diyor.

***

Ezilenlerin ezilmesi, mağdur edilmesi, hakkı yenmesi o kadar doğal ve normal ki bizler için. Medya onların mağduriyetlerini gündemine almaz, asla kazanacağı bir şey yoktur çünkü. –Ne kötü ki ezilenler de kanıksıyor bu zulmü- Beyinler virüslü doğru ama antivirüs verildiği halde virüslerini temizlemeyenlere sinir oluyorum. Onların ancak ‘Neredesin Ey Ümmet’, ‘Utan Türkiye’, ‘Türkiye yasta’, ‘Hani barış istiyorlardı’, ‘Müslümanlar katlediliyor’ gibi başlıklar ilgilerini çeker. Ötekinin pantolonu tozlanmış olsun, bir senelik çakacakları o olur, kendilerinin boğazlarına kadar foseptik çukurunda olduğunu görmezler. Utanmaz beyaz Türkler! Utanamz batılılar! Utanmaz İslamcılar ve Müslüman Toplumu! Utanmaz burjuva! Utanmaz ve çok bilmiş entel yazarlar ve okurlar! Utanmaz solcular!

***

Evet onlar bilgisiz, görgüsüz, anlaşılması zor, o seviyeye –inmekte değil- çıkmakta zorlanıyoruz. Onların niyetlerinin de benim için hiçbir önemi yok. –Aynı sizin vicdansız, akıldan yoksun iyi niyetlilerinize beş paralık değer vermediğim gibi.-

***

Firavunları dışarıda aramadan önce içinde aramayı denedin mi?

***

Birazdan sayım başlayacak. Sayımdan sonra seslerimizi uzun ve geniş duvardan, hücre pencerelerimizden yükselteceğiz: Biji Aşiti!

***

Cennet, bozulmamış, doğal, çitsiz bahçedir. Nedenini hiç düşündün mü, ey cennete girmeyi çok isteyen! Cennete girmek için hayatını ibadetlere, zikirlere, sohbetlere adayan! Fesadı meslek edinmiş ‘müfsid’, cürümü meslek edinmiş ‘mucrim’, kula kulluk eden/ettiren ‘müşrik’, barışı yani selamı meslek edin ve ‘müslim’ ol!

Unutma ‘cennet’in yolu yeryüzünü ‘cennet’ yapmaktan, yapmak için, mücadele etmekten geçer.

***

Metris’i inlettik bu gece ‘barış’la. ‘Biji aşiti, biji azadi!’, ‘Yaşasın barış, yaşasın özgürlük!’, ‘Biji Bıratiya gelan’, ‘yaşasın halkların kardeşliği’, ‘barışa bir ses, çift taraflı ateşkes’, ‘Barış, adalet, özgürlük!’ sloganları attık.

Şimdi marşlar söylüyorlar tutsaklar, bazıları koğuşlarından bazıları hücrelerinden…
Tanrı’yla başlayan Tanrı’yla bitecek olan bir günün daha sonuna geliyorum. Bedenim, psikolojim alıştı sanırım hücreye, yalnızlığa. Ama aklım, benliğim, vicdanım asla alışmayacak ve kabul etmeyecek. Alışılması, kabullenilmesi imkansız diye değil, alışılmayacak bir şey yok, ölüme, ölümlere bile alıştık zamanında. Bu bir tecrit, çünkü bu bir zulüm, çünkü bu barışa bir saldırı ve kabullenmemem direnişimdir.

***

Dünyamızın barış yurdu olduğu, her günün barış olduğu, 1 Eylül Barış gününün unutulmasının mümkün olduğu yarınlar diliyorum.

Yarın buluşmak üzere…

Özgür İnsan Günlüğü

Mart 16, 2012 1 yorum

21 Ağustos 2011- 2 Şubat 2012 arası Metris ve Tekirdağ F-Tipi hapishanelerinde yazdığım günlüğü fırsat buldukça gün gün bu sayfada paylaşacağım. Buraya aktarırken ufak imla düzenlemeleri ve şahıs isimleri dışında hiçbir müdahalede bulunmadan aktararak, yazdığım anlardaki haletiruhiyeyi olduğu gibi yansıtmaya çalışacağım.

Günlüğümde pek çok şey paylaştım; yaşadıklarım, şahit olduklarım, duygu ve düşüncelerim, notlarım v.s…

2011-2012 Türkiye’sinde, barış yolunda ödenen ufak bir bedelin iz düşümü olarak bu günlüğün kayda geçmesini gerekli görüyorum.

Barışı yaşamak ve barışla yaşatmak için…

Muhammed Cihad Ebrari