Başlangıç > Yazılar > Kutsal Olan Anlamdır!

Kutsal Olan Anlamdır!

İsimler, Diller, Kimlikler, Sayfalar, Metinler Değil,

Kutsal Olan Anlamdır!

 

İnternet ortamında paylaştığımız yazı ve yorumlarımızdan, özellikle de, çaba ve emeklerinden ötürü tebrik etmeden geçemeyeceğim bir grup genç kardeşimizin hazırladığı Ebrar Fanzin’in ilk sayısında yayımlanan Barış Bildirgesinden sonra farklı ideolojilerden, muhtelif din, meşrep ve mezheplerden bir çok kardeşimizin içten mesajlarını aldık. Tepkilerin çoğu olumluydu ve elbette eleştirel desteklerin/tepkilerin yanısıra olumsuz ve maalesef süpriz olmayan saldırgan, düşmanvari üsluplu pek çok mesaj da geldi.  Ebrar ekibindeki arkadaşların Fanzin’i sadece sokaklara değil Türkiye’de faaliyet gösteren çoğu dini (Yahudi, Hıristiyan, Müslüman) cemaatlere, STK’lara, din adamlarına, siyasi partilere ve liderlerine bizzat ulaştırmış olmalarını göz önüne aldığımızda ‘sorun yok’ diyebiliriz.

Bu yazıda, muhatap alabileceğimiz eleştirel tepkilerde yoğunluk arz eden hususların başında gelen;  neden ‘Allah’, ‘İslam’, ‘Takva’ v.b. kelimelerin yerine  ‘Tanrı’, ‘Barış’, ‘Erdem’ gibi kelimeleri kullandığımız geliyordu. Anlamak ve öğrenmek için soran arkadaşlarımızın yanısıra ‘tehlikenin farkına’ varan kesimlerin ileri gelenlerinden, ‘yeni bir din uydurduğumuz’, ‘Allah’ın koyduğu isimleri kabul etmeyerek küfre düştüğümüz’, ‘dini tahrif ettiğimiz’ ya da ‘dini elden bırakmamak için mantıklı-erdemli bir din ve tanrı  tasarladığımız’, ‘dine uymak yerine dini barışa, erdeme, özgürlüğe uydurduğumuz’ şeklinde ithamlarını  ve suçlayıcı üsluplarını, gerek alenen, gerek dolaylı ve direk yollarla sergilediler.

Barış Bildirgesinde şöyle bir pasaj vardı: “Bu inancın özel ismi yoktur, aslında inancımızda özel isim yoktur, sadece anlam, amaç ve yaşam vardır. Özel isimlere ve Arapça, İbranice gibi insan ürünü dillere yapılan takıntılar, kutsamalar (tanrı ve dinlerin isimleri dahil olmak üzere) doğal olarak sahte kutsallar üretmiş, sömürücü rejimlerin ve satılmış din adamlarının istediği gibi ilahi mesajlar anlamsızlaştırılmış, yozlaştırılmıştır, bir ‘namaz dini’, ‘erkek dini’, ‘sömürge dini’ ‘uyutma dini’ tasarlanmış, Tanrı’nın dinine muhalif bir din üretilmiş ve din, bâtıl, sapkın gelenekler ve kültür haline getirilmiş, teferruatlar asıllaştırılmış ve asıllar teferruatlaştırılmış hatta yok edilmiştir!”

‘Bu pasajı biraz daha açmamız gerekiyor demekki’ diyerek aslında ‘Türkiye halkıyla neden Türkçe konuşuyoruz’un izahını yapmaya çalışacağız.

Neden Türkçe Konuşuyoruz?

Biz her elçiyi yalnızca kendi halkının diliyle göndeririz ki, mesajı onlara açık ve net bir şekilde bildirebilsin.  14: 4

Eğer biz bu (vahyi) yabancı dilde bir Kuran /okunan hitap kılsaydık, kesinlikle (Araplar) ‘Onun ayetleri anlaşılmalı ve açıklanmalı değil miydi? Hayret! Arap’a yabancı bir dil mi?’ / İster yabancı dilde ister Arapça! De ki: ‘ Bu (vahiy), inananlar için (dilleri söz konusu olmaksızın) bir hidayet/doğru yol rehberi ve (gönüllerdeki hastalıklar için) bir şifa kaynağıdır. 41: 44

Tanrı İbrahim’in sahifelerinde Süryanice mesajını iletti insanlığa. Daha sonra Musa ve diğer İsrailoğulları peygamberlerinin elçiliğiyle inen Tevrat’taki kitaplarda da dinimizin öğretileri İbraniceydi. Kuran’daki  din ne ise sahifelerdeki, Tevrat’taki, İncil’deki din de aynı din, aynı mesaj, aynı anlamı taşıyordu ama Tevrat’ta ya da İncil’de ne ‘İslam’ kelimesi vardı ne ‘Müslüman’ ne de ‘Allah’. Tanrı kendisine İbranice ‘tek tanrı’ anlamında olan Eloah diyordu. Tanrı kendisine Yehova da dedi, Teos da dedi. Süryanice, İbranice, Aramice dillerindeki ilahi mesajlarda  ‘tek tanrı’ ve ‘efendi/rab’ ‘sevgi pınarı’ ‘bağışlayıcı’ anlamında bir çok kelime kullanıldı. Tüm bu kelimeler aynı tanrı için kullanılıyordu; evrenlerin efendisi ve yaratıcısı olan Tanrı için.

‘Allah’ kelimesi  ‘El İlah’ın birleşik hali olup Tanrı anlamındadır. Arapçada ‘el’ belirtme/belirlilik ön takısıdır, İngilizcedeki ‘the’ takısı gibi. İlahın Türkçesi ise tanrıdır, İngilizcesi de ‘god’.  Yani Allah’ın İngilizce karşılığı The God’dır.  İlah: tanrı, (ing)god. El İlah/Allah: Tanrı, (ing)The God  anlamındadır.  Mesela ilahlar diyebiliriz, tanrılar diyebildigimiz gibi, ama ‘Allahlar’ diyemeyiz ya da ‘Tanrılar’, ‘tek tanrılar’ diyemeyeceğimiz ya da İngilizce ‘gods’ diyebileceğimiz ama ‘The Gods’ diyemeyeceğimiz gibi.  Tanrının güzel isimleri(esmaül hüsna) önceki kitaplarda da yer alıyor, ama Arapça değil. Tanrı kendi isminde, kendi dininin isminde takıntı yapmazken –ki yapması saçma olurdu- neden Tanrının dinine uyduğunu iddia eden insanlar trajik bir durumda takıntılıdırlar? Tüm elçiler halklarıyla aynı dilde konuşarak mesajlarını beyan ederken, bu elçilerin yolunda olduğunu iddia edenler halklarıyla ne kadar aynı dili konuşuyorlar? Yoksa ilettikleri din değil de yanlışları doğrularını silip süpüren cahili bir Arap kültürü mü? Mevcut dinlerin imamları, mollaları, şeyhleri, papazları, hahamları, din bilginleri, alimleri yani sözde ‘peygamberlerin varisleri’ oldukları  iddia edilen adamlar gibi hangi elçi kendi toplumundan kopuk, yüzyıllar öncesine ait farklı kültürlere özel, çağdışı bir şekilde giyinerek, yobazlıkla, yabancı dilleri, kavramları kullanarak, sınıfını ayırarak, Tanrı ayetleri üzerinden halkın parasını boğazına geçirerek, din işinden geçimini sağlayarak mesajını iletmiş? Bu mevcut dinlerin ve ona uyan dindar ve dincilerin, halkının sıradan insanları gibi giyinen, onların dilinde konuşan, kendi dilinde tapınan, hatasını doğrusunu bilen/bilmeye çalışan, çarşı-pazar dolaşan, Tanrı adına ezilenlerin ve kölelerin özgürlüğü için düzene meydan okuyarak Tanrı’ya çağıran  ve tüm insanlığı ailesi bilen devrimci elçilerin diniyle alakasız hatta muhalif olduklarına bu en küçük örnek bile yeterlidir.

‘Madem anlam diyorsunuz, tamam biz de aynı anlamı kastediyoruz zaten, o yüzden anlamını bilerek Arapça /İbranice kullanmamızda ne sorun olacak?’ şeklinde –kendilerini kandırarak- soru yönelten kardeşlerimiz var. Biz kimseye inancımızın şartı olarak isimler, kimlikler, şekiller dayatmıyor ve bunlara takılmıyoruz. Anlatmak istediğimiz de bu, ‘takıntı’lı değil anlamlı konuşalım, anlamı tartışalım diyoruz. Ancak iki nokta var: Birincisi; bizden mantıksız ve anlamsız takıntıları takınmamızı beklemeyin, çünkü yoldaşı olduğumuz elçilerin yolu ve biricik tanrımızın bizden istediği budur. İkincisi ise; o kullandığınız ve anlamını bildiğini iddia ettiğiniz kelimelerin/kavramların anlamlarını bildiğinizden ve aynı şeyleri kastettiğimizden pek emin olmayın.

Arapça olarak ‘islam’ doğrudan ve sadece tek olan tanrıya boyun eğerek insanlığı gerçek saadete ulaştıran barış sistemidir. Ancak siz ‘İslam’ derken ‘selam’ın yani ‘barış’ın sistematiğine mi yoksa klasik bir yutturma operasyonu olan ‘barış kökünden gelen -(!)genellikle bu da zikredilmez- ‘İslam’ kayıtsız şartsız teslim olmak demektir’ aldatmacasına mı inanıyorsunuz? Aldatmaca diyoruz, çünkü anlamı barış olan dine üstü örtülü ‘teslim olmak’anlamını veren din adamları işi profesyonelce insanların kendi öğretilerine kayıtsız şartsız teslim olmasına götürürler. Nitekim dindar çoğunluk ‘Allah’a itaat ediyoruz’ deyip kendilerini kandırarak din adamlarını ‘rab/efendi’ edinirler, din diye onların öğretilerini uygularlar. O çoğunluğun dışında kalan ve kendini ‘uyanmış’,  ‘gelenekçi olmayan’, ‘Kuran merkezli’  olarak görenlerin beyinlerinde ise temizlenmesi gereken yüzlerce kutsal virüs vardır. Sorulacak birkaç soruyla ne kadar ‘anlayarak’ ve ‘bilinçli’ yaşadıkları gün gibi aşikar olur ve genellikle verecekleri cevap ‘O kadar da olmaz yahu!’ demekten öteye geçmez veya  eziklik psikolojisiyle  kendini savunmak için basit sözlü saldırılara ya da bir kaçış yolu aramaya başlarlar. Çünkü büyüğüyle küçüğüyle sürülere uymak kolaydır, hakikatı kabul ise bedel ister. Hakikatın öncülüğünü üstlenmek ise bugüne kadar yaşanmış ve yaşanacak olan en büyük bedellere hazır olmaktır.

Müslümanların büyük çoğunluğunun  yaşadığı din, Yahudilerin, Budistlerin, Hıristiyanların, Hinduların çoğunluğunun yaşadığı din olan ataizmdir. Büyüklerinin, atalarının, ailenin, toplumun, din adamlarının, çoğunluğun, geleneğin dinidir. Sorgulamayan ve neyi niçin yaptığını bilmeyerek sadece ‘Rab/Efendi’ edindikleri din adamlarını dinleyerek, sorguladıklarını zannedenlerin ise onların külliyatlarında kaybolarak ‘Demek bu böyleymiş, hmm demekki bu harammış, bak onlar öyle yapmışlar…’ diyerek sürü halinde güdülen/yönlendirilen ya da yönlendiren cahil yığının afyonu olan din, bu hoca-alim takımının geçim ve sömürü kaynağıdır ve sömürücü, kan emici sistemlerin iştahını kabartan eşsiz bir fırsat olarak binlerce yıldır diriliğini korumaktadır. Tanrı’ya savaş açan ‘şirk sistemi’ ise bundan başka bir şey değildir.

‘Selamun Aleykum’ diyenler söyledikleri sözün anlamına ne kadar vakıflar? Arap toplumuna Kuran ile giren ve zalimler dışında inanan, inanmayan, alaya alan, saygı duyan herkese verilmesi  istenen bu sosyal mesaj neyi çağrıştırıyordu? ‘Barış sizinle olsun’ anlamında olan ‘selamun aleykum’ de diğer tüm öğretiler gibi içi boşaltılarak Müslüman topluma kalıp halinde bir İslam kültürü olarak sokulmuş, bu selama ‘Allah’ın selamı’ denmiştir. Öyle ki anlamından bihaber olarak Arapça verilen ‘Allah’ın selamı’na Türkçe olarak -gerektiği ve bir adı da ‘selam’ yani barış ve esenlik kaynağı olan Tanrının istediği gibi- karşılık verince ‘takvalı’ arkadaşlarımızın ‘Allah’ın selamını böyle mi alıyorsunuz siz?, Müslüman değil misiniz?, Bizi Müslüman görmüyor musunuz?..’ v.b şekillerde başlayan ve sonu ilk cümlelerini aratan acınası diyaloglarına şahit oluyoruz. Ve bir kez daha anlaşılıyor ki; ‘anlam mücadelesi’ vererek zalim halifelere meydan okuyan direnişçi Önder Hanife‘nin (İmam Hanife) hayatını zindan eden  ve canına kasteden anlam, akıl, anlayış düşmanı müşrik alim-imam takımı ve bağlı oldukları ‘arap cahiliyesi’ akımı karşı devrimlerinde büyük ölçüde başarı elde etmişler ve parolası ‘selamun aleykum’ olan tarihin ilk enternasyonelist hareketi diyebileceğimiz Muhammed’in zincirkırar-şirksavar-barışyayar hareketine tepeden güçlü bir darbe indirmişlerdir. Ancak darbe yiyenin Tanrı’nın dini ve mesajı olmadığına yeryüzü daha önce şahitlik ettiği gibi yine şahitlik edecek, çok yakında zalimler nasıl bir devrimle devrileceklerini bilecekler ve asıl sonu gelenlerin, yok olanların adananlar değil onlara kin ve düşmanlık besleyenler olduğunu göreceklerdir.

‘Üstünlük takvadadır’ derken ‘takva’yı Arapçanın size verdiği anlama göre mi anlıyorsunuz yoksa külliyatlarda, camiilerde, sohbetlerde  hocalarınızın, abilerinizin anlattığı gibi mi anlıyorsunuz? Klasik İslam öğretilerinin hemen hepsinde ‘takva’ imandan sonra gelen, fazla ibadet ederek, namaz kılarak, zikir çekerek, gözleri haramdan sakındırarak, karşı cinsle olabildiğince az muhatap olarak, daha fazla örtünerek, Allah’tan korkarak  erişilebilen yüksek bir mevkidir. Evet üstünlük ‘takva’dadır ancak  takva, Tanrı öğretilerine göre insanın aklıyla, sorgulayarak, önce kendisine karşı olan sorumluluk bilincini kuşanmasıyla yani gerçek manada insan olmasıyla başlar daha sonra ailesine, çevresine, halkına, halklarına-tüm insanlığa karşı olan sorumluluk bilinciyle daha sonra tüm canlılara ve yaşadığı gezegene olan sorumluluğu bilmesi ve daha sonra ‘takva’nın aşkın boyutu olan, insanın, biricik yaratıcısını bilerek, Ona karşı olan sorumluluk/kulluk bilincini idrak etmesi ve her türlü bedeli göze alarak bu sorumluluk bilincini yaşaması ve yaşatmasıdır.  Yani erdem yoludur, ‘takva sahibi / muttaki’ sorumluluk bilincini kuşanan,  erdemli olan demektir, kelime anlamı da tam olarak budur. O yüzden Tanrı, ‘okunup anlaşılması gereken hitap’/ Kuran olan Hayat Kitabımız için ‘takven lil muhtedin’ değil ‘huden lil muttagin’ demiştir. Yani Kuran ‘muttakiler / erdemi kuşananlar için bir hidayet, doğru yol rehberi’ olabilir. Bu önceki kitaplarımızda da aynı ibarelerle altı çizilmiş bir gerçektir. Zira inanmanın/imanın ilk şartı ‘önce insan’ olmaktır. ‘Aklını kullanmayarak kendisine karşı en büyük zulmü işleyen zalimlerin ise ancak yıkımını, tükenişini arttırır’ yani putu olur. Ki o yüzden Kuran  Muhammed ümmetinin putlarından bir put haline gelmiştir ve O elçi Tanrı’ya işte bu yüzden ümmetini ‘Kuran ellerinde olduğu halde mesajını terk ettikleri, yalnız bıraktıkları’  için şikayet etmektedir.

Konumuza dönecek olursak, mesela;  Sosyalizm bir hayat sistemi ve bir ideolojidir. Adı üstünde sosyalciliktir, ‘sosyal’ kelimesi, anlamıyla Türkçe’ye katılana kadar ‘Toplumculuk’, ‘Halkçılık’, ‘Katılımcılık’ olarak isimlendirilirdi. İngilizcesi ‘Socialism’, Arapçası da ‘el iştirakiyye’dir.  Diğer dillerde de kalıp olarak değil anlamıyla isimlendirilir. Ya da ‘sol’ kavramı aynı şekilde her dilde kendi dilinde ‘sol’ ne demekse ‘sol’ için ya da ‘solcu’ için o kelime kullanılır. Sol-solcu ing: left, leftist, ar: yesar, yesari gibi. Çünkü önemli olan anlamdır ve anlamın sembol ettiği hayat biçimidir. Ben -sahtesi, çakması, gerçeğiyle- hiçbir sosyalist örgütün Rusça sloganlarla eyleme gittiklerini, Rusça bayraklar açıp, konuşmalarına, bildirilerine Marks’ın Rusça sözlerini okuyarak başladıklarına şahit olmadım, olmak da istemem. Aklını en minumum düzeyde kullanan bir insanın da bu anlamsız hal ve hareketler içinde bulunması düşünülemez zaten.

Eğer savınız ‘biz yabancı kavramları terim anlamlarını bilerek kullanıyoruz’ ise;  neden ‘kahrolsun İsrail’ [1] diye slogan atıyorsunuz? Ya da neden ‘Hıristiyanız’ demekten kaçıyorsunuz. Mevzu bu şekilde sığlaştırılacaksa eğer  tezinizi şöyle savabiliriz: Biz müslüman olmakla beraber, aynı zamanda museviyiz, çünkü ezilen ve sömürülen halkı olan İsrailoğullarını kahramanca savunan, sömürü düzenine meydan okuyan, Firavuna karşı dahi imhayı değil inşayı meslek edinerek erdemli duruşunu koruyan, güzide kitaplarımız olan Tevrat’ın öncü elçilerinden, peygamberimiz Musa’nın yoldaşı olmamız bizler için şeref kaynağıdır. Biz aynı zamanda hıristiyanız/iseviyiz, çünkü annesi Meryem ile insanlığa kutlu bir örneklik kılınan, Tanrı’nın sesi, köleliğe mahkum edilmiş insanlığın kurtarıcısı (mesih), zalim rejimlere ve dinci sömürüye karşı ‘kevser’in[2] hakkını vererek  en devrimci duruşuyla çarmıhını sırtlamış ve kendini adak olarak sunmuş olan barış elçisinin yolundan gitmemiz  dinimizin en yüce mesajlarındandır.  Aynı zamanda humanistiz, çünkü hayat sistemini insan merkezli bir düzene dayandırarak ‘önce insan’ diyen , insana tabiat içinde istisna bir değer veren inancın mensuplarıyız. Bizler sosyalistiz. Nitekim evrenlerin efendisi olan Tanrımız, bize herşeyden önce  köleliğin ve sömürgenin zincirlerini darmadağın etmiş sınıfsız bir toplumu inşa etme görevini yüklemiş, halklara üretimden kazancı teşfik etmiştir.  Erdemli insanların misyonu, malı ve canıyla, bedeli ne olursa olsun  tüm halklara adil ve eşit bir barış – esenlik yurdu sunmak; yani yeryüzünü cennete çevirmektir, ki cennet işte bu emeğin ve ödenen bedelin ödülü olacaktır. Nitekim barış yolcuları bu yolda çarmıhlarını sırtlamaları gerektiğini bilirler ve Efendilerinden sabır/direnme iradesi ve zorlu yolda sebat etme bilinci talep(dua) ederler. Bizler aynı zamanda yahudiyiz, islamcıyız, aleviyiz, Ali şiasıyız, Budistiz ve hanifiyiz…  (Bu kelime/kavramların terim anlamlarını bir bir açıklayarak konudan sapmak ve uzatmak istemiyoruz, isteyen arkadaşlar  araştırabilir ve mevzu  terimsel anlamlarla sığlaştırılacaksa bizlerin bu saydığımız kimliklere sahip olmamız gerektiğini görebilirler) İtirazı olanlara sorunun aslında ne olduğunu söyleyelim: Farklı kimliklere sahip ama birbirlerinden farkı olmayan ‘önce insan’ olamamış sürüler sorunu. İnancımız elbette bu isimleri kimlik edinenlerin çoğundan  beridir.

Yolumuz ‘muttakilerin/erdemlilerin öncüsü’ olan İbrahim’in erdem ve vicdan yoludur. Tanrının sorumlu tuttuğu her insana bahşettiği temiz fıtrat, duyular, şuur ve akılla sorgulanarak idrak edilen bu yol ‘sonu cennet olan zorlu bir yokuştur/akabe’, ‘ancak meşakkatlere dayanıklı yaratılan insanların çoğu bu yolun bedelini ödemeye yanaşmazlar’ ‘bu yolun nasıl bir yol olduğunu merak edenler! Bu yol insanlığın boynuna vurulmuş kölelik ve sömürü zincirlerini kırmak, darmadağın etmektir.  Ya da açlık, kıtlık zamanında muhtaçlarla, mahrumlarla dayanışmak ve onları doyurmak, ya da yakınlarındaki bir yetime, sahipsize, evsiz barksız, yurtsuz yuvasız düşkünlere kol kanat germektir. Ve daha sonra inananlardan olmaktır. Zorluklara karşı direnmeyi ve içten sevgi, merhamet beslemeyi tavsiye etmektir.  Vicdan sahipleri işte bu yolun yolcularıdır.’  [3]Bu yolun her kademesi Tanrı için makbul olmakla birlikte sakinlerine bir ileri kademenin sorumluluğunu da yüklemektedir.

Kuran’da bir çok ayette gerek Tanrı tarafından gerekse elçilerin kendi ağızlarından Nuh’un, İbrahim’in, Musa’nın, Meryem oğlu İsa’nın ‘müslüman’ oldukları ve ‘İslam’ın peygamberleri oldukları belirtilir. Muhammed’in onlara uyması ve onların dinine tabi olması istenir. Peki, Kuran’dan önce ‘İslam’ ‘Müslüman’ kavramları var mıydı? Elbette yoktu, dinin özü, gayesi vardı yani anlamı… Muhammed bir Arap’tı  ve Arap toplumuna  Arapça bir hitap olan Kuran ile mesajını iletiyor, Arapça konuşuyor, tartışıyordu.  Türk ya da İngiliz toplumuna bir peygamber gelmiş olsaydı ne ‘İslam’a çağıracaktı, ne de kitabında ‘Allah katında din İslamdır’ gibi ya da ‘O sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi’ gibi ‘ayetler’ olmayacak, ya da Tanrı kendisini Fars bir topluma ‘Allah, Rahman, Rahim’ isimleriyle nitelemeyecekti  -ki nitelemedi de-  ya da önceki kitapların ve  peygamberlerin takipçisi olan elçiler Tanrı’nın ayetlerini bu şekilde yabancı kavramlarla açıklamayacaklar ve Arap bir tanrıya çağırmayacaklardı. Çünkü din, akılla sorgulamayla başlar ve insan ürünü dilleri, sayfaları, isimleri, kimliği değil, insanlığı, tek bir tanrıya özgülünen hayatla, efendilerin, din adamlarının, paranın,  sultanların, halifelerin rejimlerinin tiranlığından özgürleştiren adil ve eşit bir düzenle kurtuluşa çağıran mesajını, anlamı kutsar.  Nitekim bu dinin direği ve en büyük ibadeti ezilenlerin hakkını müdafaa etmek ve tek tanrıya boyun eğerek kullara kulluk etmemek yani ‘şirk koşmamaktır’tır.  Elçilerin takipçisi olduğunu iddia edenlerin  kutsaması  gereken de budur.  Zira insan, sonraki ve gerçek hayat yerine dünya odaklı bir hayatla, burjuvanın denetlenen bir aracı olmakta, evrenlerin efendisi olan tek tanrıya boyun eğmek yerine kendisi gibi insan olan efendilere, patronlara, mollalara, paşalara, padişahlara boyun eğmektedir, ki yok edilmesi gereken ‘şirk düzeni’ tam olarak budur. İşte bu yüzden tüm elçiler dinsizlikle değil mevcut dinle, düzenle ve din adamlarıyla çatışmış ve her zaman elitlerin saldırılarına maruz kalmışlardır.

Üzerinde durduğumuz konu basit bir konu görünebilir ancak Tanrı’nın barışa ve esenliğe çağıran diniyle mevcut dinlerin –kasten- Tanrının dinine muhalif bir din haline getirilmesinde önemli bir rolü vardır.  İbrahim’in ümmeti, Musa’nın ve İsa’nın ümmeti nasıl peygamberleri aralarından ayrılır ayrılmaz -hayattayken dahi- eski sapkınlıklarına, zulümlerine devam etmiş ve bunları yamuk tanrı tasavvurları adına, o peygamberler ve kitapları adına uygulamaya koyulmuşlarsa Muhammed ümmeti de Muhammed peygamber aralarından ayrılır ayrılmaz Muhammed’in yerle bir ettiği çok tanrılı, baskıcı, erkekçi, sömürgeci  şirk sistemini ‘İslam’ bayrağı altında ve Muhammed adına yeniden diriltmişler ve Muhammed’in bir avuç yoldaşını Muhammed ümmeti olarak türlü baskılarla ve katliamlarla yok etmeye çalışmışlardır. Muhammed’in mesajını tahrif etmek isteyenlerin işi öncekilere göre biraz daha kolaydır. Zalim halifelerin büyük yatırımları ve öncekilerin sistemleşen örneklikleriyle profesyonelleşen din adamları ‘Muhammed’in dini’ni kısa bir zamanda Yahudileştirmiş ve Hıristiyanlaştırmışlardır. Tanrı’nın mesajı üzerinde oynanan bu şeytani oyundan Kuran da Tevrat ve İncil gibi nasibini almıştır. Ancak hakikatle savaşmayı tabiat haline getiren inkârcılar istemese de, hoşlarına gitmese de Tanrı ışığını/mesajını koruyacaktır.

Muhammed Cihad Ebrari  /  Ebrar Fanzin


1İsrail, Yakup peygamberin diğer bir adıdır. Kuran’da bu ismiyle iki yerde anılır. Ki ‘Beni İsrail’(İsrail’in Çocukları) Yakup’un çocuklarıdır. ‘Isra’ (yürüyüş, gece yürüyüşü) ve  ‘İl’ (Tanrı) kelimelerinden oluşan ‘İsrail’in terimsel anlamı ise; ‘Tanrıya doğru (geceleyin yani dünya hayatında) yürüyen’ demektir. Kitaplarımızda Tanrıya doğru yürüyenlere evrensel düzlemde, Barış Yurdu / Kudüs rotası verildiği için İsrailoğulları –çarpık bir tasavvurla da olsa- binlerce yıldır birbirlerine ‘Bir dahaki sefere Kudüs’te’ diyerek ayrılırlardı. İsra için bknz:  ‘Kudüs Tüm İnsanlığa Açılan Barış Kapısıdır’

2 Kevser Suresi / 108: Gerçek şu ki; biz sana iyiliklerin ve aydınlığın tükenmez kaynaklarını (aklı-hikmet ve vahyi) verdik. O halde Efendin için dimdik dur , tüm çabanla duruşunu koru ve (bu yolda) kurban ol  / kendini ada / adak olarak sun. Bir başka gerçek de şu ki; asıl yok olan  / mahfolan  sana düşmanlık besleyendir.

3 Bknz: Kuran’ın 90. suresi  (Beled/Diyar Suresi)

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: