Arşiv

Archive for Nisan 2010

Çocukların Hamisi Zorba Devlet Değildir!

Nisan 24, 2010 Yorum bırakın

…Ezilip horlanan ve yetim-kimsesiz çocuklar hakkında, Kitap’ta size tebliğ edilen; adalet-eşitlikle doğrulmanız, koruyup kollamanızdır. 4: 127

Çocukların hamisi zorba devlet değil, sokak çocuklarının, yetimlerin başlarını okşayarak ‘yavrum’ diyenler, çocukluğu çalınmış işçi çocukların, bedenleri veya zihinleri tutsak edilen çocukların, başörtülü çocukların ve Kürdistanlı çocukların hakkı için direnenlerdir.

Camilerde 23 Nisan’ın anlam ve önemiyle Cuma Namazını eda eden cemaati müslimin için de diyecek çok bir şey yok;

Dini (ters düz ederek) yalanlayanı/yalancı çıkaranı gördün mü! İşte böyle biridir yetimi-kimsesizi itip kakan ve yoksulu, düşkünü, mahrumu doyurmak için gayret etmeyen. İşte bu yüzden olmaz olsun namaz kılanlar/ibadet edenler! Onlar ibadetin ne olduğundan ve hakiki amacından gafiller. Onlar öyle kimseler ki, ibadeti oyuna, gösteriye dönüştürürler. Ve en küçük yardımı esirger, iyiliğe engel olurlar. 107: 1-7

Reklamlar
Kategoriler:Yazılar

Kutsal Olan Anlamdır!

Nisan 20, 2010 Yorum bırakın

İsimler, Diller, Kimlikler, Sayfalar, Metinler Değil,

Kutsal Olan Anlamdır!

 

İnternet ortamında paylaştığımız yazı ve yorumlarımızdan, özellikle de, çaba ve emeklerinden ötürü tebrik etmeden geçemeyeceğim bir grup genç kardeşimizin hazırladığı Ebrar Fanzin’in ilk sayısında yayımlanan Barış Bildirgesinden sonra farklı ideolojilerden, muhtelif din, meşrep ve mezheplerden bir çok kardeşimizin içten mesajlarını aldık. Tepkilerin çoğu olumluydu ve elbette eleştirel desteklerin/tepkilerin yanısıra olumsuz ve maalesef süpriz olmayan saldırgan, düşmanvari üsluplu pek çok mesaj da geldi.  Ebrar ekibindeki arkadaşların Fanzin’i sadece sokaklara değil Türkiye’de faaliyet gösteren çoğu dini (Yahudi, Hıristiyan, Müslüman) cemaatlere, STK’lara, din adamlarına, siyasi partilere ve liderlerine bizzat ulaştırmış olmalarını göz önüne aldığımızda ‘sorun yok’ diyebiliriz.

Bu yazıda, muhatap alabileceğimiz eleştirel tepkilerde yoğunluk arz eden hususların başında gelen;  neden ‘Allah’, ‘İslam’, ‘Takva’ v.b. kelimelerin yerine  ‘Tanrı’, ‘Barış’, ‘Erdem’ gibi kelimeleri kullandığımız geliyordu. Anlamak ve öğrenmek için soran arkadaşlarımızın yanısıra ‘tehlikenin farkına’ varan kesimlerin ileri gelenlerinden, ‘yeni bir din uydurduğumuz’, ‘Allah’ın koyduğu isimleri kabul etmeyerek küfre düştüğümüz’, ‘dini tahrif ettiğimiz’ ya da ‘dini elden bırakmamak için mantıklı-erdemli bir din ve tanrı  tasarladığımız’, ‘dine uymak yerine dini barışa, erdeme, özgürlüğe uydurduğumuz’ şeklinde ithamlarını  ve suçlayıcı üsluplarını, gerek alenen, gerek dolaylı ve direk yollarla sergilediler.

Barış Bildirgesinde şöyle bir pasaj vardı: “Bu inancın özel ismi yoktur, aslında inancımızda özel isim yoktur, sadece anlam, amaç ve yaşam vardır. Özel isimlere ve Arapça, İbranice gibi insan ürünü dillere yapılan takıntılar, kutsamalar (tanrı ve dinlerin isimleri dahil olmak üzere) doğal olarak sahte kutsallar üretmiş, sömürücü rejimlerin ve satılmış din adamlarının istediği gibi ilahi mesajlar anlamsızlaştırılmış, yozlaştırılmıştır, bir ‘namaz dini’, ‘erkek dini’, ‘sömürge dini’ ‘uyutma dini’ tasarlanmış, Tanrı’nın dinine muhalif bir din üretilmiş ve din, bâtıl, sapkın gelenekler ve kültür haline getirilmiş, teferruatlar asıllaştırılmış ve asıllar teferruatlaştırılmış hatta yok edilmiştir!”

‘Bu pasajı biraz daha açmamız gerekiyor demekki’ diyerek aslında ‘Türkiye halkıyla neden Türkçe konuşuyoruz’un izahını yapmaya çalışacağız.

Neden Türkçe Konuşuyoruz?

Biz her elçiyi yalnızca kendi halkının diliyle göndeririz ki, mesajı onlara açık ve net bir şekilde bildirebilsin.  14: 4

Eğer biz bu (vahyi) yabancı dilde bir Kuran /okunan hitap kılsaydık, kesinlikle (Araplar) ‘Onun ayetleri anlaşılmalı ve açıklanmalı değil miydi? Hayret! Arap’a yabancı bir dil mi?’ / İster yabancı dilde ister Arapça! De ki: ‘ Bu (vahiy), inananlar için (dilleri söz konusu olmaksızın) bir hidayet/doğru yol rehberi ve (gönüllerdeki hastalıklar için) bir şifa kaynağıdır. 41: 44

Tanrı İbrahim’in sahifelerinde Süryanice mesajını iletti insanlığa. Daha sonra Musa ve diğer İsrailoğulları peygamberlerinin elçiliğiyle inen Tevrat’taki kitaplarda da dinimizin öğretileri İbraniceydi. Kuran’daki  din ne ise sahifelerdeki, Tevrat’taki, İncil’deki din de aynı din, aynı mesaj, aynı anlamı taşıyordu ama Tevrat’ta ya da İncil’de ne ‘İslam’ kelimesi vardı ne ‘Müslüman’ ne de ‘Allah’. Tanrı kendisine İbranice ‘tek tanrı’ anlamında olan Eloah diyordu. Tanrı kendisine Yehova da dedi, Teos da dedi. Süryanice, İbranice, Aramice dillerindeki ilahi mesajlarda  ‘tek tanrı’ ve ‘efendi/rab’ ‘sevgi pınarı’ ‘bağışlayıcı’ anlamında bir çok kelime kullanıldı. Tüm bu kelimeler aynı tanrı için kullanılıyordu; evrenlerin efendisi ve yaratıcısı olan Tanrı için.

‘Allah’ kelimesi  ‘El İlah’ın birleşik hali olup Tanrı anlamındadır. Arapçada ‘el’ belirtme/belirlilik ön takısıdır, İngilizcedeki ‘the’ takısı gibi. İlahın Türkçesi ise tanrıdır, İngilizcesi de ‘god’.  Yani Allah’ın İngilizce karşılığı The God’dır.  İlah: tanrı, (ing)god. El İlah/Allah: Tanrı, (ing)The God  anlamındadır.  Mesela ilahlar diyebiliriz, tanrılar diyebildigimiz gibi, ama ‘Allahlar’ diyemeyiz ya da ‘Tanrılar’, ‘tek tanrılar’ diyemeyeceğimiz ya da İngilizce ‘gods’ diyebileceğimiz ama ‘The Gods’ diyemeyeceğimiz gibi.  Tanrının güzel isimleri(esmaül hüsna) önceki kitaplarda da yer alıyor, ama Arapça değil. Tanrı kendi isminde, kendi dininin isminde takıntı yapmazken –ki yapması saçma olurdu- neden Tanrının dinine uyduğunu iddia eden insanlar trajik bir durumda takıntılıdırlar? Tüm elçiler halklarıyla aynı dilde konuşarak mesajlarını beyan ederken, bu elçilerin yolunda olduğunu iddia edenler halklarıyla ne kadar aynı dili konuşuyorlar? Yoksa ilettikleri din değil de yanlışları doğrularını silip süpüren cahili bir Arap kültürü mü? Mevcut dinlerin imamları, mollaları, şeyhleri, papazları, hahamları, din bilginleri, alimleri yani sözde ‘peygamberlerin varisleri’ oldukları  iddia edilen adamlar gibi hangi elçi kendi toplumundan kopuk, yüzyıllar öncesine ait farklı kültürlere özel, çağdışı bir şekilde giyinerek, yobazlıkla, yabancı dilleri, kavramları kullanarak, sınıfını ayırarak, Tanrı ayetleri üzerinden halkın parasını boğazına geçirerek, din işinden geçimini sağlayarak mesajını iletmiş? Bu mevcut dinlerin ve ona uyan dindar ve dincilerin, halkının sıradan insanları gibi giyinen, onların dilinde konuşan, kendi dilinde tapınan, hatasını doğrusunu bilen/bilmeye çalışan, çarşı-pazar dolaşan, Tanrı adına ezilenlerin ve kölelerin özgürlüğü için düzene meydan okuyarak Tanrı’ya çağıran  ve tüm insanlığı ailesi bilen devrimci elçilerin diniyle alakasız hatta muhalif olduklarına bu en küçük örnek bile yeterlidir.

‘Madem anlam diyorsunuz, tamam biz de aynı anlamı kastediyoruz zaten, o yüzden anlamını bilerek Arapça /İbranice kullanmamızda ne sorun olacak?’ şeklinde –kendilerini kandırarak- soru yönelten kardeşlerimiz var. Biz kimseye inancımızın şartı olarak isimler, kimlikler, şekiller dayatmıyor ve bunlara takılmıyoruz. Anlatmak istediğimiz de bu, ‘takıntı’lı değil anlamlı konuşalım, anlamı tartışalım diyoruz. Ancak iki nokta var: Birincisi; bizden mantıksız ve anlamsız takıntıları takınmamızı beklemeyin, çünkü yoldaşı olduğumuz elçilerin yolu ve biricik tanrımızın bizden istediği budur. İkincisi ise; o kullandığınız ve anlamını bildiğini iddia ettiğiniz kelimelerin/kavramların anlamlarını bildiğinizden ve aynı şeyleri kastettiğimizden pek emin olmayın.

Arapça olarak ‘islam’ doğrudan ve sadece tek olan tanrıya boyun eğerek insanlığı gerçek saadete ulaştıran barış sistemidir. Ancak siz ‘İslam’ derken ‘selam’ın yani ‘barış’ın sistematiğine mi yoksa klasik bir yutturma operasyonu olan ‘barış kökünden gelen -(!)genellikle bu da zikredilmez- ‘İslam’ kayıtsız şartsız teslim olmak demektir’ aldatmacasına mı inanıyorsunuz? Aldatmaca diyoruz, çünkü anlamı barış olan dine üstü örtülü ‘teslim olmak’anlamını veren din adamları işi profesyonelce insanların kendi öğretilerine kayıtsız şartsız teslim olmasına götürürler. Nitekim dindar çoğunluk ‘Allah’a itaat ediyoruz’ deyip kendilerini kandırarak din adamlarını ‘rab/efendi’ edinirler, din diye onların öğretilerini uygularlar. O çoğunluğun dışında kalan ve kendini ‘uyanmış’,  ‘gelenekçi olmayan’, ‘Kuran merkezli’  olarak görenlerin beyinlerinde ise temizlenmesi gereken yüzlerce kutsal virüs vardır. Sorulacak birkaç soruyla ne kadar ‘anlayarak’ ve ‘bilinçli’ yaşadıkları gün gibi aşikar olur ve genellikle verecekleri cevap ‘O kadar da olmaz yahu!’ demekten öteye geçmez veya  eziklik psikolojisiyle  kendini savunmak için basit sözlü saldırılara ya da bir kaçış yolu aramaya başlarlar. Çünkü büyüğüyle küçüğüyle sürülere uymak kolaydır, hakikatı kabul ise bedel ister. Hakikatın öncülüğünü üstlenmek ise bugüne kadar yaşanmış ve yaşanacak olan en büyük bedellere hazır olmaktır.

Müslümanların büyük çoğunluğunun  yaşadığı din, Yahudilerin, Budistlerin, Hıristiyanların, Hinduların çoğunluğunun yaşadığı din olan ataizmdir. Büyüklerinin, atalarının, ailenin, toplumun, din adamlarının, çoğunluğun, geleneğin dinidir. Sorgulamayan ve neyi niçin yaptığını bilmeyerek sadece ‘Rab/Efendi’ edindikleri din adamlarını dinleyerek, sorguladıklarını zannedenlerin ise onların külliyatlarında kaybolarak ‘Demek bu böyleymiş, hmm demekki bu harammış, bak onlar öyle yapmışlar…’ diyerek sürü halinde güdülen/yönlendirilen ya da yönlendiren cahil yığının afyonu olan din, bu hoca-alim takımının geçim ve sömürü kaynağıdır ve sömürücü, kan emici sistemlerin iştahını kabartan eşsiz bir fırsat olarak binlerce yıldır diriliğini korumaktadır. Tanrı’ya savaş açan ‘şirk sistemi’ ise bundan başka bir şey değildir.

‘Selamun Aleykum’ diyenler söyledikleri sözün anlamına ne kadar vakıflar? Arap toplumuna Kuran ile giren ve zalimler dışında inanan, inanmayan, alaya alan, saygı duyan herkese verilmesi  istenen bu sosyal mesaj neyi çağrıştırıyordu? ‘Barış sizinle olsun’ anlamında olan ‘selamun aleykum’ de diğer tüm öğretiler gibi içi boşaltılarak Müslüman topluma kalıp halinde bir İslam kültürü olarak sokulmuş, bu selama ‘Allah’ın selamı’ denmiştir. Öyle ki anlamından bihaber olarak Arapça verilen ‘Allah’ın selamı’na Türkçe olarak -gerektiği ve bir adı da ‘selam’ yani barış ve esenlik kaynağı olan Tanrının istediği gibi- karşılık verince ‘takvalı’ arkadaşlarımızın ‘Allah’ın selamını böyle mi alıyorsunuz siz?, Müslüman değil misiniz?, Bizi Müslüman görmüyor musunuz?..’ v.b şekillerde başlayan ve sonu ilk cümlelerini aratan acınası diyaloglarına şahit oluyoruz. Ve bir kez daha anlaşılıyor ki; ‘anlam mücadelesi’ vererek zalim halifelere meydan okuyan direnişçi Önder Hanife‘nin (İmam Hanife) hayatını zindan eden  ve canına kasteden anlam, akıl, anlayış düşmanı müşrik alim-imam takımı ve bağlı oldukları ‘arap cahiliyesi’ akımı karşı devrimlerinde büyük ölçüde başarı elde etmişler ve parolası ‘selamun aleykum’ olan tarihin ilk enternasyonelist hareketi diyebileceğimiz Muhammed’in zincirkırar-şirksavar-barışyayar hareketine tepeden güçlü bir darbe indirmişlerdir. Ancak darbe yiyenin Tanrı’nın dini ve mesajı olmadığına yeryüzü daha önce şahitlik ettiği gibi yine şahitlik edecek, çok yakında zalimler nasıl bir devrimle devrileceklerini bilecekler ve asıl sonu gelenlerin, yok olanların adananlar değil onlara kin ve düşmanlık besleyenler olduğunu göreceklerdir.

‘Üstünlük takvadadır’ derken ‘takva’yı Arapçanın size verdiği anlama göre mi anlıyorsunuz yoksa külliyatlarda, camiilerde, sohbetlerde  hocalarınızın, abilerinizin anlattığı gibi mi anlıyorsunuz? Klasik İslam öğretilerinin hemen hepsinde ‘takva’ imandan sonra gelen, fazla ibadet ederek, namaz kılarak, zikir çekerek, gözleri haramdan sakındırarak, karşı cinsle olabildiğince az muhatap olarak, daha fazla örtünerek, Allah’tan korkarak  erişilebilen yüksek bir mevkidir. Evet üstünlük ‘takva’dadır ancak  takva, Tanrı öğretilerine göre insanın aklıyla, sorgulayarak, önce kendisine karşı olan sorumluluk bilincini kuşanmasıyla yani gerçek manada insan olmasıyla başlar daha sonra ailesine, çevresine, halkına, halklarına-tüm insanlığa karşı olan sorumluluk bilinciyle daha sonra tüm canlılara ve yaşadığı gezegene olan sorumluluğu bilmesi ve daha sonra ‘takva’nın aşkın boyutu olan, insanın, biricik yaratıcısını bilerek, Ona karşı olan sorumluluk/kulluk bilincini idrak etmesi ve her türlü bedeli göze alarak bu sorumluluk bilincini yaşaması ve yaşatmasıdır.  Yani erdem yoludur, ‘takva sahibi / muttaki’ sorumluluk bilincini kuşanan,  erdemli olan demektir, kelime anlamı da tam olarak budur. O yüzden Tanrı, ‘okunup anlaşılması gereken hitap’/ Kuran olan Hayat Kitabımız için ‘takven lil muhtedin’ değil ‘huden lil muttagin’ demiştir. Yani Kuran ‘muttakiler / erdemi kuşananlar için bir hidayet, doğru yol rehberi’ olabilir. Bu önceki kitaplarımızda da aynı ibarelerle altı çizilmiş bir gerçektir. Zira inanmanın/imanın ilk şartı ‘önce insan’ olmaktır. ‘Aklını kullanmayarak kendisine karşı en büyük zulmü işleyen zalimlerin ise ancak yıkımını, tükenişini arttırır’ yani putu olur. Ki o yüzden Kuran  Muhammed ümmetinin putlarından bir put haline gelmiştir ve O elçi Tanrı’ya işte bu yüzden ümmetini ‘Kuran ellerinde olduğu halde mesajını terk ettikleri, yalnız bıraktıkları’  için şikayet etmektedir.

Konumuza dönecek olursak, mesela;  Sosyalizm bir hayat sistemi ve bir ideolojidir. Adı üstünde sosyalciliktir, ‘sosyal’ kelimesi, anlamıyla Türkçe’ye katılana kadar ‘Toplumculuk’, ‘Halkçılık’, ‘Katılımcılık’ olarak isimlendirilirdi. İngilizcesi ‘Socialism’, Arapçası da ‘el iştirakiyye’dir.  Diğer dillerde de kalıp olarak değil anlamıyla isimlendirilir. Ya da ‘sol’ kavramı aynı şekilde her dilde kendi dilinde ‘sol’ ne demekse ‘sol’ için ya da ‘solcu’ için o kelime kullanılır. Sol-solcu ing: left, leftist, ar: yesar, yesari gibi. Çünkü önemli olan anlamdır ve anlamın sembol ettiği hayat biçimidir. Ben -sahtesi, çakması, gerçeğiyle- hiçbir sosyalist örgütün Rusça sloganlarla eyleme gittiklerini, Rusça bayraklar açıp, konuşmalarına, bildirilerine Marks’ın Rusça sözlerini okuyarak başladıklarına şahit olmadım, olmak da istemem. Aklını en minumum düzeyde kullanan bir insanın da bu anlamsız hal ve hareketler içinde bulunması düşünülemez zaten.

Eğer savınız ‘biz yabancı kavramları terim anlamlarını bilerek kullanıyoruz’ ise;  neden ‘kahrolsun İsrail’ [1] diye slogan atıyorsunuz? Ya da neden ‘Hıristiyanız’ demekten kaçıyorsunuz. Mevzu bu şekilde sığlaştırılacaksa eğer  tezinizi şöyle savabiliriz: Biz müslüman olmakla beraber, aynı zamanda museviyiz, çünkü ezilen ve sömürülen halkı olan İsrailoğullarını kahramanca savunan, sömürü düzenine meydan okuyan, Firavuna karşı dahi imhayı değil inşayı meslek edinerek erdemli duruşunu koruyan, güzide kitaplarımız olan Tevrat’ın öncü elçilerinden, peygamberimiz Musa’nın yoldaşı olmamız bizler için şeref kaynağıdır. Biz aynı zamanda hıristiyanız/iseviyiz, çünkü annesi Meryem ile insanlığa kutlu bir örneklik kılınan, Tanrı’nın sesi, köleliğe mahkum edilmiş insanlığın kurtarıcısı (mesih), zalim rejimlere ve dinci sömürüye karşı ‘kevser’in[2] hakkını vererek  en devrimci duruşuyla çarmıhını sırtlamış ve kendini adak olarak sunmuş olan barış elçisinin yolundan gitmemiz  dinimizin en yüce mesajlarındandır.  Aynı zamanda humanistiz, çünkü hayat sistemini insan merkezli bir düzene dayandırarak ‘önce insan’ diyen , insana tabiat içinde istisna bir değer veren inancın mensuplarıyız. Bizler sosyalistiz. Nitekim evrenlerin efendisi olan Tanrımız, bize herşeyden önce  köleliğin ve sömürgenin zincirlerini darmadağın etmiş sınıfsız bir toplumu inşa etme görevini yüklemiş, halklara üretimden kazancı teşfik etmiştir.  Erdemli insanların misyonu, malı ve canıyla, bedeli ne olursa olsun  tüm halklara adil ve eşit bir barış – esenlik yurdu sunmak; yani yeryüzünü cennete çevirmektir, ki cennet işte bu emeğin ve ödenen bedelin ödülü olacaktır. Nitekim barış yolcuları bu yolda çarmıhlarını sırtlamaları gerektiğini bilirler ve Efendilerinden sabır/direnme iradesi ve zorlu yolda sebat etme bilinci talep(dua) ederler. Bizler aynı zamanda yahudiyiz, islamcıyız, aleviyiz, Ali şiasıyız, Budistiz ve hanifiyiz…  (Bu kelime/kavramların terim anlamlarını bir bir açıklayarak konudan sapmak ve uzatmak istemiyoruz, isteyen arkadaşlar  araştırabilir ve mevzu  terimsel anlamlarla sığlaştırılacaksa bizlerin bu saydığımız kimliklere sahip olmamız gerektiğini görebilirler) İtirazı olanlara sorunun aslında ne olduğunu söyleyelim: Farklı kimliklere sahip ama birbirlerinden farkı olmayan ‘önce insan’ olamamış sürüler sorunu. İnancımız elbette bu isimleri kimlik edinenlerin çoğundan  beridir.

Yolumuz ‘muttakilerin/erdemlilerin öncüsü’ olan İbrahim’in erdem ve vicdan yoludur. Tanrının sorumlu tuttuğu her insana bahşettiği temiz fıtrat, duyular, şuur ve akılla sorgulanarak idrak edilen bu yol ‘sonu cennet olan zorlu bir yokuştur/akabe’, ‘ancak meşakkatlere dayanıklı yaratılan insanların çoğu bu yolun bedelini ödemeye yanaşmazlar’ ‘bu yolun nasıl bir yol olduğunu merak edenler! Bu yol insanlığın boynuna vurulmuş kölelik ve sömürü zincirlerini kırmak, darmadağın etmektir.  Ya da açlık, kıtlık zamanında muhtaçlarla, mahrumlarla dayanışmak ve onları doyurmak, ya da yakınlarındaki bir yetime, sahipsize, evsiz barksız, yurtsuz yuvasız düşkünlere kol kanat germektir. Ve daha sonra inananlardan olmaktır. Zorluklara karşı direnmeyi ve içten sevgi, merhamet beslemeyi tavsiye etmektir.  Vicdan sahipleri işte bu yolun yolcularıdır.’  [3]Bu yolun her kademesi Tanrı için makbul olmakla birlikte sakinlerine bir ileri kademenin sorumluluğunu da yüklemektedir.

Kuran’da bir çok ayette gerek Tanrı tarafından gerekse elçilerin kendi ağızlarından Nuh’un, İbrahim’in, Musa’nın, Meryem oğlu İsa’nın ‘müslüman’ oldukları ve ‘İslam’ın peygamberleri oldukları belirtilir. Muhammed’in onlara uyması ve onların dinine tabi olması istenir. Peki, Kuran’dan önce ‘İslam’ ‘Müslüman’ kavramları var mıydı? Elbette yoktu, dinin özü, gayesi vardı yani anlamı… Muhammed bir Arap’tı  ve Arap toplumuna  Arapça bir hitap olan Kuran ile mesajını iletiyor, Arapça konuşuyor, tartışıyordu.  Türk ya da İngiliz toplumuna bir peygamber gelmiş olsaydı ne ‘İslam’a çağıracaktı, ne de kitabında ‘Allah katında din İslamdır’ gibi ya da ‘O sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi’ gibi ‘ayetler’ olmayacak, ya da Tanrı kendisini Fars bir topluma ‘Allah, Rahman, Rahim’ isimleriyle nitelemeyecekti  -ki nitelemedi de-  ya da önceki kitapların ve  peygamberlerin takipçisi olan elçiler Tanrı’nın ayetlerini bu şekilde yabancı kavramlarla açıklamayacaklar ve Arap bir tanrıya çağırmayacaklardı. Çünkü din, akılla sorgulamayla başlar ve insan ürünü dilleri, sayfaları, isimleri, kimliği değil, insanlığı, tek bir tanrıya özgülünen hayatla, efendilerin, din adamlarının, paranın,  sultanların, halifelerin rejimlerinin tiranlığından özgürleştiren adil ve eşit bir düzenle kurtuluşa çağıran mesajını, anlamı kutsar.  Nitekim bu dinin direği ve en büyük ibadeti ezilenlerin hakkını müdafaa etmek ve tek tanrıya boyun eğerek kullara kulluk etmemek yani ‘şirk koşmamaktır’tır.  Elçilerin takipçisi olduğunu iddia edenlerin  kutsaması  gereken de budur.  Zira insan, sonraki ve gerçek hayat yerine dünya odaklı bir hayatla, burjuvanın denetlenen bir aracı olmakta, evrenlerin efendisi olan tek tanrıya boyun eğmek yerine kendisi gibi insan olan efendilere, patronlara, mollalara, paşalara, padişahlara boyun eğmektedir, ki yok edilmesi gereken ‘şirk düzeni’ tam olarak budur. İşte bu yüzden tüm elçiler dinsizlikle değil mevcut dinle, düzenle ve din adamlarıyla çatışmış ve her zaman elitlerin saldırılarına maruz kalmışlardır.

Üzerinde durduğumuz konu basit bir konu görünebilir ancak Tanrı’nın barışa ve esenliğe çağıran diniyle mevcut dinlerin –kasten- Tanrının dinine muhalif bir din haline getirilmesinde önemli bir rolü vardır.  İbrahim’in ümmeti, Musa’nın ve İsa’nın ümmeti nasıl peygamberleri aralarından ayrılır ayrılmaz -hayattayken dahi- eski sapkınlıklarına, zulümlerine devam etmiş ve bunları yamuk tanrı tasavvurları adına, o peygamberler ve kitapları adına uygulamaya koyulmuşlarsa Muhammed ümmeti de Muhammed peygamber aralarından ayrılır ayrılmaz Muhammed’in yerle bir ettiği çok tanrılı, baskıcı, erkekçi, sömürgeci  şirk sistemini ‘İslam’ bayrağı altında ve Muhammed adına yeniden diriltmişler ve Muhammed’in bir avuç yoldaşını Muhammed ümmeti olarak türlü baskılarla ve katliamlarla yok etmeye çalışmışlardır. Muhammed’in mesajını tahrif etmek isteyenlerin işi öncekilere göre biraz daha kolaydır. Zalim halifelerin büyük yatırımları ve öncekilerin sistemleşen örneklikleriyle profesyonelleşen din adamları ‘Muhammed’in dini’ni kısa bir zamanda Yahudileştirmiş ve Hıristiyanlaştırmışlardır. Tanrı’nın mesajı üzerinde oynanan bu şeytani oyundan Kuran da Tevrat ve İncil gibi nasibini almıştır. Ancak hakikatle savaşmayı tabiat haline getiren inkârcılar istemese de, hoşlarına gitmese de Tanrı ışığını/mesajını koruyacaktır.

Muhammed Cihad Ebrari  /  Ebrar Fanzin


1İsrail, Yakup peygamberin diğer bir adıdır. Kuran’da bu ismiyle iki yerde anılır. Ki ‘Beni İsrail’(İsrail’in Çocukları) Yakup’un çocuklarıdır. ‘Isra’ (yürüyüş, gece yürüyüşü) ve  ‘İl’ (Tanrı) kelimelerinden oluşan ‘İsrail’in terimsel anlamı ise; ‘Tanrıya doğru (geceleyin yani dünya hayatında) yürüyen’ demektir. Kitaplarımızda Tanrıya doğru yürüyenlere evrensel düzlemde, Barış Yurdu / Kudüs rotası verildiği için İsrailoğulları –çarpık bir tasavvurla da olsa- binlerce yıldır birbirlerine ‘Bir dahaki sefere Kudüs’te’ diyerek ayrılırlardı. İsra için bknz:  ‘Kudüs Tüm İnsanlığa Açılan Barış Kapısıdır’

2 Kevser Suresi / 108: Gerçek şu ki; biz sana iyiliklerin ve aydınlığın tükenmez kaynaklarını (aklı-hikmet ve vahyi) verdik. O halde Efendin için dimdik dur , tüm çabanla duruşunu koru ve (bu yolda) kurban ol  / kendini ada / adak olarak sun. Bir başka gerçek de şu ki; asıl yok olan  / mahfolan  sana düşmanlık besleyendir.

3 Bknz: Kuran’ın 90. suresi  (Beled/Diyar Suresi)

İnanç Bildirimiz: ‘BARIŞ’a İnanıyoruz!

Nisan 20, 2010 Yorum bırakın

Özünde sevgi dolu, işinde merhametli olan biricik Tanrı adına

Barış, monoteizmi ve din alanında tanrıdan başka bir hüküm koyucu, otorite tanımamayı, dini, tanrıya; yani onun mesajına has kılmayı, tüm halkları aile kabul etmeyi, din, dil, ırk, cinsiyet, dost-düşman ayrımı yapmadan tüm insanlığa eşit ve adil yaklaşmayı, köleliğin zincirlerini kırmış sınıfsız bir toplumu, temiz ve ortak aklın adaletini, tüm yeryüzünde, -tepeden inme, darbeyle, işgalle, sömürüyle, zorla, zorbalıkla, dayatmayla değil- akleden yürekleri fethederek tesis etmeyi, dîni bir rejimi değil, dini sadece adalet olan bir sistemi, üstünlüğün tek ölçüsünün erdem/sorumluluk bilinci olduğunu ve barışın, huzurun ancak bu hayat tarzına yani Tanrı’nın yoluna yani Tanrı’ya adanarak -hem bireysel hem toplumsal düzlemde- yaşanabileceğini ve yaşatılabileceğini öngörür.

Yaratıcının barış ve adanış dini Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık veya başka herhangi bir din değildir. Hatta bu inanç, sömürgeciliğin, ayrımcılığın, uyuşturmanın, kandırmanın, mantıksızlığın, anlamsızlığın, kısacası her türlü kötülüğün aracı haline getirilmiş olan ‘din’ ile mücadele eder, -nitekim bu inanç ve ilahi mesajın elçileri binlerce yıllık tarihi boyunca dinsizlikle değil her zaman dine karşı mücadele etmiştir- ama inancımız, Tevratın, İncil’in ve Kuran’ın haykırdığı, dincilerin, sömürücü din adamlarının ve aklını kullanmayan, neyi niçin yaptığını bilmeyen, sorgulamayan sürülerin, her ne kadar sesini kısmaya ve tahrif etmeye çalışsa da hiçbir zaman sesi kısılamayan adanış dinidir. Bu inancın özel ismi yoktur, aslında inancımızda özel isim yoktur, sadece anlam, amaç ve yaşam vardır. Özel isimlere ve Arapça, İbranice gibi insan ürünü dillere yapılan takıntılar, kutsamalar (tanrı ve dinlerin isimleri dahil olmak üzere) doğal olarak sahte kutsallar üretmiş, sömürücü rejimlerin ve satılmış din adamlarının istediği gibi ilahi mesajlar anlamsızlaştırılmış, yozlaştırılmıştır, bir ‘namaz dini’, ‘erkek dini’, ‘sömürge dini’ ‘uyutma dini’ tasarlanmış, Tanrı’nın dinine muhalif bir din üretilmiş ve din, bâtıl, sapkın gelenekler ve kültür haline getirilmiş, teferruatlar asıllaştırılmış ve asıllar teferruatlaştırılmış hatta yok edilmiştir! Ancak inkar edip, gerçeklerin üstünü örterek, Tanrı ile din kisvesi altında savaşanlar istemese de Tanrı dinini koruyacak ve nurunu tamamlayacaktır. Barış ve tek tanrıya adanış, özgür aklın varacağı tek adrestir ve ilahı mesajların özüdür. Muhammed’in, İsa Mesih’in, Musa’nın ve İbrahim’in mücadelesidir.

Barış dininin evrensel düzlemde rotası Barış Yurdu/Jerusalem/Darus Selam/Kudüs’tür.

İnancımız, düşüncelerimiz, yorumlarımızla ilgili elbette daha söyleyecek çok sözümüz olacak.

ANCAK; vurgulamak istediğimiz önemli bir nokta var: Lütfen Müslümanların, Hıristiyanların veya Yahudilerin geleneksel inançlarıyla ilgili ama vahiyle/akılla birebir çelişen öğretileri burda bizlere karşı ‘siz böyle diyorsunuz ama bu iş böyle’ ya da ‘siz bunları yapıyorsunuz ama İslam böyle’, ‘şu papaz böyle söylüyor’, ‘bu mezhep böyle yapıyor’ v.b. gibi gereksiz ithamlarda bulunmakta kaçının. ‘Ehli kitap’ olarak nitelenen (yani bir kitaba inanma ve kabul etme iddiasında bulunup inandığı kitapla hiçbir alakası olmayan kitleler) üç ilahi menşeli dinin dindar ve dinci mensuplarının tasavvurlarını, içinde yetiştiği toplumun, çoğunluğun, genel kabullerin, atalarının, din adamlarının, ciltlerce külliyatların, saptırılmış ve yutturulmuş tarihin oluşturduğunu unutmayın. Bu kişilerin genel kabul görülen (icma) ve doğru olduğundan şüphe etmedikleri yargıları vardır, ancak ‘neye dayandırıyorsun bunu’ diye bir soru geldiğinde tökezlerler -çünkü hiç sorgulamamışlardır neyi, niçin yaptıklarını- ve savunmalarında başvurdukları kaynakları ‘hayat kitabı’ olarak niteledikleri Kitap’tan başka herşey olur, Kitap’a müracaat ettiklerinde ise niyetleri şeytanidir ve kitabı tahrif etmekten başka bir işleri olmaz. Hakikatin tüm belgeleri önlerine geldiklerinde, üstünü örtmekte, duymazlıktan gelmekte mahirdirler. Adalet anlayışları sadece kendileri içindir, ayrımcıların, kayırmacıların önde gidenleridirler ama dillerinden ‘her mazlumun yanındayız’ ‘mazlumun dini sorulmaz’ ‘en büyük ibadet hakkı müdafaa etmektir’ sözleri eksik olmaz. Oysa çıkarları yoksa bir kere bile başkalarının hakkını savundukları görülmemiştir. Dini kimlik olarak eğer onlardansa biri, ne kadar yamuk olursa olsun, ne kadar zalim, gaspçı, işgalci, sömürgeci, tecavüzcü, eli kanlı katil olsa da, o onlardandır ve ‘hakkını yememek lazım gelir’ Çok önemli gördükleri ve kutsadıkları şeyler aslında bir hiçtir genellikle. Önemsiz gördükleri şeyler ise vahye göre en kutsallardandır. Birazcık aklını kullanmış ve vahiyle muhatap olmuş ‘alim’ ‘hoca’ ‘üstad’ kişilerin ise yine kafasına daha önce yerleşmiş olan kutsal virüslerden tamamıyla kurtulamadığını ve genel kitleye karşı, örnek aldığımız elçiler gibi devrimci ve net bir duruş alamayacakları(!) için ikiyüzlü davranmak zorunda(!) kaldıklarını da acıyarak izliyoruz. Çünkü bedeli göze alamazlar. Sürülerden ayrılıp erdemli ve devrimci bir kişilikle biricik Efendimizin/Rabbimizin yoluna, yani monoteizme/tevhide/tektanrcılığa yani insanların boynuna vurulan kölelik zincirlerini kırma yoluna, yani insanları tanrıdan başka hiç kimseye boyun eğmemeye, kulluk kölelik yapmamaya davet etme yoluna, adalete yani tüm insanlığa yani BARIŞ’a adanmak isteyenleri ve mutluluktan geçerek, gerçek saadet olan hakikati yaşamanın huzurunu tatmak isteyenleri, imhayı değil inşayı meslek edinenleri bir kez daha selamlıyor ve ‘kutlu olsun’ diyoruz.

Yaşadığımız şu günler ve bulunduğumuz mekanlar İbrahim’in yaşadığı zaman ve mekanlardan farksızdır. Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in içinde bulunduğu toplumdan farksız bir toplumda, aynı zamanda, aynı ortamlarda yaşıyoruz. Yani İbrahim olmak, Musa olmak, eşimiz olsa da Firavun’a başkaldıran bir kadın olmak, erkekçi ve dinci adamlara karşı Meryem olmak, çarmıhını sırtlayarak İsa Mesih olmak, dinci sömürüye ve despotizme karşı Yahya olmak ve Son Ahit’in mesajını tüm insanlığa saçan Muhammed olmak elimizde. Biz Barışa inananlar olarak belirtiyoruz ki; bizi ne dünya, ne kitleler, ne çoğunluk, ne sahte tarih, ne elçilere yamanan yalan ve iftiralar, ne kahramanlar, ne alimler, ne atalar bağlar. Bizi sadece ve sadece akıl ve/veya vahiy bağlar. Katıksız vahiy tasavvurunu, erdemli akıllarla sılasını vuslat kılmaktır amaç. Gelin hep beraber aklın ve vahyin rehberliğiyle, bilgi, inanç ve eylem bütünlüğüyle omuz omuza Tanrı’ya/Barış’a yürüyelim…

Tanrı tarafından onaylanan biricik din/sistem/hayat tarzı barış ve adanıştır. Kendilerine kitap verilenler (ve o kitaba inanma iddiasında olanlar) başka değil, yalnızca kıskançlıklarından dolayı, kendilerine gerçeğin işareti/bilgisi geldiği halde (Kitap’ta olmayan) farklı görüşlere saptılar… 3: 19

• …Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim ve size olan nimetimi tamamladım. Barışı ve (Tanrı yoluna) adanmayı sizin için bir hayat tarzı olarak benimsedim…” 5: 3

Ey bu vahyin muhatabı! Senin hayatına Kur’an’ın kuşatıcı mesajıyla istikamet tayin eden Efendin elbet seni yepyeni bir hayata kavuşturacaktır. 28: 85

Ebedi gerçek (gündeme) gelmiştir: Artık sahte ve yalan ne yeni bir şey ortaya koyabilir, ne de geçmişi getirebilir.34: 49

Hakikat bu iken (ey insanlar) nereye bu gidiyorsunuz? Bu vahiy tüm insanlığın (iyiliği) için bir uyarı ve öğütten ibarettir. İçinizden doğru yolda olmayı dileyenler için… 81: 26-28

Halklara bir uyarıdır. İçinizden ilerlemeyi yahut geride kalmayı dileyen herkes için… 74: 36-37

Ebrar Dergisi

Kudüs, Tüm İnsanlığa Açılan Barış Kapısıdır

Nisan 20, 2010 3 yorum
Kulunu, ayetlerimizden / mesajlarımızdan / işaretlerimizden / belirleyici alametlerimizden (bazılarını) göstermek için, Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız / mübarek kıldığımız / kutlu kıldığımız Mescid-i Aksa’ya / o en uzak mabede (Süleyman Mabedine) doğru geceleyin yürüyüşe çıkartan / yol aldıran (Tanrı) mutlak aşkındır / yüceliğinde sınır bulunmayandır. Zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip gören. 17: 1

Müslümanlar ne zaman Filistin’i, Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı konuşur olsa sözlerine, yazılarına hep bu meşhur ayetle başlarlar. Bu; ayetin vermek istediği mesajdan ve Kur’an’ın Kudüs’e yüklediği misyondan çok, vahyin inşa etmediği, ilahi boyutundan tamamen kopuk Kudüs ve Mescid-i Aksa olgularını desteklendirmek içindir ve Müslümanlara ‘Kudüs’ ve ‘Mescid-i Aksa’ ile ilgili salt ‘kudsiyet’ anlayışını empoze eder. Bu anlayışa göre; Kudüs kutsal topraklardır ve Müslümanlarındır. Mescid-i Aksa ise ilk kıble ve ‘Miraç’ bölgesidir. Nitekim Yahudiler ve Hıristiyanlara göre de Jerusalem/Yeruşalim/Kudüs kutsal bölgedir. Kutsal mabedleri Kudüs’tedir. Kudüs’te hüküm sahibi olması gereken onlardır. Zira tarihi olarak da bölgede daha eskidirler. Eski ve Yeni Ahit’te de Kudüs ile ilgili ya da Kudüs’ün adı geçen ayet sayısı Kur’an’dan çok daha fazladır -ve Kur’an ayetleri gibi amacından saptırılarak- sık sık kullanılır. Peki İsra Suresi’nin ilk ayetinde anlatılmak istenen bu mudur? Tanrı neye işaret ediyor? Müslümanlar Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya / Süleyman Mabedi’ne vahyin penceresinden bakabiliyorlar mı? ‘Kul’, gösterilen ayetler, Mescidi Haram’ın ve istikamet tayin edilen, çevresi bereketli ve kutlu kılınmış Mescid-i Aksa’nın / Süleyman Tapınağının misyonu, niteliği, ‘gece’ , ‘yürüyüş’ ve ‘yürüten’, ‘mutlak aşkın olan Tanrı’ insanlara ne mesaj vermeyi murat ediyor..?

Adı ‘Barış Yurdu’ olan Kudüs, Barış yolcularına Tanrı tarafından verilen rotadır. Evrensel barış için pilot bölge konumunda olan Kudüs, geceleyin yani dünya hayatında, vahyin ışığıyla barışa yürüyenlerin isrası/yürüyüşüdür. Bu yürüyüşte Tanrı hakikatın apaçık ayetlerini bir bir Kudüs yolcusuna gösterecektir…

Bu ayet, Muhammed’in elçisi olduğu risaletin yani Mescid-i Haram’dan, insanlığı barışa, kurtuluşa çağıran son ahit, ilahi mesajın yürüyüş rotasını tevhid/tektanrıcılık ve adaletin üssüne, yani Kudüs’e doğru olduğunu açıkça ifade etmekte ve bu misyon bizzat vahiy, tarih, günümüz sosyopolitik realitesi tarafından desteklenmektedir. Zira kutlu olmasının, kutsal olmasının, bereketli olmasının tezahürü budur. Bu toprakların bereketli / kutlu / kutsal kılındığı sadece bu ayette zikredilmez. 21: 71 ayetinde, İbrahim zamanında yani Muhammed, İsa ve Musa’dan çok önce tüm insanlık / tüm milletler-halklar için kutlu ve bereketli kılındığı belirtilir. 21: 81 ayetinde de aynı şekilde ‘kendisini bereketli /kutlu kıldığımız ülke’ şeklinde anılır ve bölgeyi işaret eden başka ayetlerde vardır.

Vahyin mesajının ve onu kendine rehber edinen ‘kul’un, Kur’an’a şahitlik eden tarihin, hikmeti yoldaş edinen aklın, barışseverlerin ve varlıklarını ayırım gözetmeden bütün insanlığa, iyiliğe, hakikate adayan direnişçilerin, erdemi esas alan ebrar topluluğunun yürüyüş rotası, sılası ve yolu evrensel düzlemde Kudüs yani Darus Selam/Barış Yurdu olarak tayin edilmiştir. Ve belirleyici alametlerden/ayetlerden bazıları bu yolun yolcularının gözlerinin önüne serilir. Kudüs, kutlu bir bölgedir, mübarek bir bölgedir, bereketli bir bölgedir. Bereketinden kasıt elbette topraklarının verimli olması değil yolunun ve misyonunun kutlu olması, mübarek olması ve bereketli olmasıdır. Adananların, adayanların, tevhid ve adalet için gözyaşı, ter ve kan döken şehitlerin, yani hala yaşayan ve hep yaşayacak olan Yahya’nın[1], tüm insanlığa bir örnek bırakılan Meryem’in [2], öldürülemeyen[3] çünkü Allah’ın sesi (Kelimullah) olan İsa Mesih’in ve daha nicelerinin davasının bereketidir.

İsra aydınlığa aşık olanların gece yürüyüşüdür ve bu yolculuk yolcuya ilahi ayetler yani belirleyici alametler, sözlük anlamıyla ‘bir amacın varlığını belirleyen işaretler’ göstermek ve ‘kul’u şahit kılmak içindir. İnsanın dünya hayatı gecedir. Vahiy ‘insanları karanlıklardan aydınlığa çıkartmak için’ bir yol gösterici ‘nur’dur. ‘Nur’ geceyi aydınlatan ayın ışığıdır, Kur’an’da da güneşin değil ayın ışığı olarak kullanılır. Yani vahiy geceleyin/dünya hayatında bir dolunaydır, buna göre de ahiret gündüze tekabül eder. Orda her şey apaçık bir şekilde, gün gibi, yakînen ortaya çıkacaktır. Nitekim Kur’an ‘ barış, esenlik ve kurtuluş reçetesidir, ta fecr doğana / şafak atana kadar.’ İsra yürüyüşümüz, vahiy pusulamız, Kudüs sılamız, gece yoldaşımız olacak ki şafağa şahit olanlardan olalım. ‘Sabah yakın değil mi?’

Kudüs ata peygamber İbrahim’in tektanrıcı hanif dininin tüm insanlığa selam ederek kucak açtığı barış şehridir. Evrensel tevhid ailesinin yani Tanrı’yı birleyenlerin ortak mekanıdır. Tevhidin başkenti olan Kudüs, üç monoteistik asla sahip din(ler) için çok önemli ve vazgeçilmezdir. Bu yolda hayatlarını adayan, bu topraklara kanlarını ve canlarını veren peygamberlerin misyonunun mirasçısı olmak, ıslahı meslek edinmektir. Tüm insanlığa ‘ümmetim’, ‘ailem’ demektir. Nitekim bu peygamberlerin hepsi İslam’ın yani ‘Barışın ve tüm varlığınla Allah’a adanmanın’ yılmaz savunucuları ve Müslümanların yani ‘barışa ve tek tanrıya adananların’ Muhammed peygamberi örnek aldıkları kadar -aynı ölçüde- örnek almaları ve takipçileri olmaları gereken insanlardır. Hepsine selam olsun…

Kudüs aynı zamanda vahdetin/birliğin, direnişin, mücadelenin sembolü olagelmiştir. Müslümanların her zaman, hep beraber ittifak ettiği, yolunda omuz omuza olduğu, ortak hedeflere kilitlendiği bir dava olmuştur Kudüs. Sadece Müslümanlarda değil, aynı şekilde Yahudi ve Hıristiyanların da kendi içlerinde toplu olarak etrafında birleştikleri, sahiplendikleri ve omuz omuza oldukları bir olgudur Jerusalem-Yeruşalayim. Kudüs’ü ele geçirmek için sürekli hesaplar yapan Yahudiler her dini toplantılarının ardından birbirlerine ‘bir dahaki sefer Kudüs’te buluşmak üzere’ diyerek ayrılırlardı. Kudüs, İbrahim peygamberin fıtrat dinini ve vahiy kültürünün temeli olan Monoteist inancı temsil ettiğinden dolayı bu asıldan kopan ehli kitabın (Yahudiler, Hıristyanlar ve Müslümanlar) ortak bir platformudur. Zira Kudüs tüm kitap ehline ortak yönleri olan tevhidde ittifaka, ittihada davet ederek adeta İbrahimi bir eda ile kitaba iman iddiasında bulunanlara Kur’an’ın 3: 64 ayetini [4] hatırlatır, hepsini kanatlarının altına alarak barışla kucaklamak için bekleşir bu yönüyle de.

Kudüs, Jerusalem / Darusselam yani selam/barış yurdudur. Süleyman peygamber kurduğu ülkenin başkenti olan Kudüs’e bu ismi vermiş, Tanrı da bu isimle anmıştır. Vahyin ve tarihin bu gerçekliği gözler önüne sermesi bizlere Kudüs’ün evrensel barış için ilahi bir pilot bölge olarak atandığını bir kez daha gösterir. Kudüs bu kutlu görev için adeta her yönden donatılmıştır. Kudüs, dini adalet olan bir yönetimin/sistemin/ülkenin başkenti olarak Müslümanlara, Hıristiyanlara ve Yahudilere özgür olarak kucak açmayı ve ata İbrahim’in o topraklara ve insanlığın fıtratına nakşedilen tek geçerli dininin kuşatıcı mesajını, önce ‘kitaba iman’ iddiasında bulunanlara sonra tüm dünya halklarına aklın ve vahyin rehberliğiyle taşımayı beklemektedir.

Böylelikle Allah (insanlığı) Daru’s-selam’a / Jerusalem’e / barış, adalet ve güvenlik yurduna çağırmakta ve isteyeni dosdoğru bir yola yöneltmeyi dilemektedir. 10: 25

Adaletin egemen güç olup olmadığını anlamak için laboratuardır Kudüs. Kudüs’e bakın eğer zorba/baskıcı/dayatmacı bir egemenlik altındaysa bilin ki dünyada zorbalık, sömürü egemendir ve halklar ezilmektedir, esirdir. Kudüs özgürse – bu ancak dini adalet ve eşitlik olan bir sistem hakimiyetiyle olur- o zaman kitaplı, kitapsız, tek tanrılı, çok tanrılı, tanrıtanımaz tüm halkların özgür olduğuna karar verebilirsiniz. Bu özgürlük insanların sadece bedenlerinin, mallarının ve düşüncelerinin değil, zihinlerin ve akledecek kalplerin tabulardan, ön kabullerden, yargılardan, rab edinilen sömürücü din(ci) adamlarının zehirli virüslerinden, modernizmin, kapitalizmin ve adı günümüzde ‘din’ olan sapkın kültür ve geleneğin -afyon olduğu için hissedilmeyen- sömürüsünden ve dayatmalarından kurtuluştur. Kur’an’ın özgürleşmesidir. Aklın vahiyle vuslatıdır. İnsanlık, fıtratına işlenen tevhid, adalet ve özgürlük özüne kapılarını sonuna kadar açacak ve vaat edilen fetih –ki fetih elbetteki toprakların işgali, insanların öldürülmesi değil aksine diriltilmesi ve akleden yüreklerinin özgürleştirilmesidir- o zaman gerçekleşecektir.

Kudüs’ü/Barış Yurdunu bu duygu ve düşüncelerle özlemle selamlıyor ve böyle selamlanmasını, Kudüs’e vahyin sahip çıktığı gibi sahiplenilmesini temenni ediyoruz. ‘Zulüm bizdense ben bizden değilim’ diyebilmek yüce bir takvadır/erdemdir. Ve Tanrı katında üstünlük takvada/sorumluluk bilincinde/erdemdedir. Kudüs’ü ilahi misyonuna daha çok hasret bırakmayalım ve Özgür Kudüs yolunda yani Tanrının yolunda, adaletin, barışın, özgürlüğün yolunda omuz omuza ilerleyelim.

İlahi din(ler)in ve tevhidin atası olan İbrahim’in şehri Kudüs… Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in yürüyüşü Kudüs… Tevhid ve adalet mücadelesinin üssü Kudüs… Vahyin sılası Kudüs… Herkes için adalettir Kudüs… Birliğin sembolüdür Kudüs… Direnişin mektebidir Kudüs… Hoşgörünün kalbidir Kudüs… Tanrı’ya adamanın ve adanmanın sahnesidir Kudüs. Evrensel barış için ilahi pilot bölge Kudüs. Varlığını, adalete ve barışa yani Tanrıya armağan edenlerin yoludur Kudüs…

Özgür Kudüs’te Buluşmak Üzere…

Muhammed Cihad Ebrari

Daha fazlasını oku…